İçeriğe geç

Gece Ortası

Bölüm 20 · 6 dk okuma

Gece Ortası

Bölüm 20

10

"Sahte maskelerin altına saklanmış birçok yüz.

Ölümsüzmüş gibi hayat süren insanlar.

Sahi, insan nedir?

Hayatını kendini kandırmaya adayarak nefes alan memeli hayvanlar. Gerçekten inandığı şeylerden bile şüphe ederek düşünen ve düşündükçe bir o kadar da dibe batan hayatlar. Bir gün yok olacağını en içten bilse bile bir şeyleri sevmeyi, sahiplenmeyi bırakamayan kalpler. Kalem oynatan narin eller, bahçe süren nasırlı eklemler... Ve hatta kesilse bile uzamayı bırakmayan tırnaklar, kıllar.

Hepsi insanın tanımı, hepsi insanın kendisi. Peki bunların kaçı gerçek? Kaçı gerçekten bizi anlatıyor?

Ben artık yaşamın kısa bir tiyatro oyunundan ibaret olduğuna inanıyorum. Ölünce insan perde arkasına geçer, doğunca anasının karnından parlak bir ışık yanar üzerine, alkışlarla sahneye çıkar. Rolünü oynar ve perdenin arkasına geçer. Bu böyle sürekli devam eder..."

Gözlerim her bir kelimenin üzerinden tekrar tekrar geçti. Biraz olsun bakmayı bırakırsam harfler uçacakmış gibi zarifçe kondurulmuştu kağıdın üzerine. Acı ve pişmanlıkla dolup taşan bir kalemle. Hüzün dolu, kendini müzmin bir acıya teslim etmiş bir ruhla.

Hepsi de ürkek bakan, içinde üç rengin buluştuğu, baktıkça kendimi derinlerinde bulduğum güzel gözlü kız tarafından yazılmıştı. Dün tesadüf eseri karların arasında rastladığım gözü yaşlı kız tarafından. Eğer ismini sormasaydım ona, belki de asla öğrenemezdim bu sihirli cümlelerin sahibini. Arar durur fakat bulamazdım.

Mehir yazıyordu kağıdın en köşesinde, harfler sağa yatırılmış halde. Fark etmem uzun zamanımı almıştı lakin alelade bir günde kitaplığın bir ucunda terk edilmiş bir çocuk gibi bulduğum bu sayfalar uzun zamandır aklımı meşgul ediyor, gariptir ki kalbimi onu saran zincirlerinden kurtarıyordu. Evet, yeniden nefes almamı sağlıyordu sadece kağıt üstüne karalanmış bu cümleler.

Ama biliyordum ki, aslında cümleler değil o cümlelerin sahibiydi ruhumu besleyen. Yaşadığı tüm o acılarla, ruhunu boşaltan tüm o anılarla büyüyen; bana yalnız olmadığımı hissettiren ve 'Dünyanın bir yerinde, hem de benimle aynı şehirde aynı duyguları paylaştığım bir insan varmış' diye düşündüren o kişi.

Mehir.

Dün gece ismini duyduğumda yaşadığım şaşkınlığı fark etmiş miydi bilmiyorum. Belki etmişti, belki etmemişti. Belki de etmişti ama etmemiş gibi davranmıştı. Ama ister fark etsin ister fark etmesin yaşanan son olaydan sonra bunun bir önemi kalmamıştı. Hiç beklemediğim bir anda çıkıp gidince yanımdan, gece boyu onu düşünmeden edememiştim. Ve sabah da. Ve şimdi de.

Önümde açık duran ve okunmayı bekleyen kitabın üstüne yığdığım buruşuk kağıtlar Mehir'in yüzüne dönüşüyor; yanağından ilerleyip çenesinden düşen gözyaşlarıyla "Özür dilerim." Diye fısıldıyordu. Ve beni yeniden vicdan azabı içinde bırakarak buhar olup uçuyordu.

Her şey benim suçumdu değil mi? Onu üzmüş ve ağlatmıştım. Ben gerçekten berbat bir insanım.

"Günaydın yeni güne, sıkıcı kitaplara, cama sıçan güzel kuşlara ve kaşlarını çatmış kendi kendine bir şeyler fısıldayan uykulu adama! Günaydın Reha'cığım!"

Bora'nın gür sesi aniden açılan kapıdan içeri süzülüp tüm dükkanda yankılandı. Raflardaki kitapların hep bir ağızdan 'Yine mi geldi şu?' Dediğini duyar gibi olan kulaklarım ve yorgun gözlerim dağılan dikkatlerini ona çevirdi. Gözlerimi acıtan renkli kazağı ve yırtık sökük-sözde tarz-pantolonu ile dükkanı aydınlatıyordu. Bu haliyle zengin, saygın bir ailenin tek çocuğuna değil de çöpte bulduğu kıyafetleri giyen bir evsize benziyordu.

"Hı hı, sana da günaydın."

Üzerinde çince bir şeyler yazan beresini başından çıkarıp önüme attı ve dağılan uzun saçlarını düzeltti. "Ohooo ne olmuş sana böyle, gece beşik mi salladın?" Cevap almak gibi bir amacı olmadığını belli eder bir halde konuşmaya devam etti. "Ay şimdi lise anılarım canlandı gözümde. Ne zaman derste uyuyakalsam gece beşik mi salladın diye soran hoca özellikle." Yüzünü ekşitti. "Ne kötü günlermiş be! İyi ki artık okula gitmiyorum."

Sonra gülümseyerek ellerini bana uzattı. Alışık olduğum bir hamleydi, hemencecik yana kaçtım. "Neyse ki burada Reha'cığımla güzel güzel kitaplar satıyoruz! Tabi işin kitap kısmı pek güzel olmasa da... Senin olduğun kısım yeterince heyecan verici! Gelsene buraya bir yanaklarını sıkayım."

"Her bayram ziyaretine gittiğimde 'Ne kadar zayıflamışsın, evde yemek vermiyorlar mı sana?' Diyen teyzeler gibi gelme üzerime Bora."

Bora aniden asılan suratıyla bana işaret parmağını tehdit edercesine salladı. "O teyzelere laf ettirmem bak! Biz çok iyi anlaşıyoruz onlarla. Komik kadınlar doğrusu. Geçen Ayşe ablanın oğlunun doktor olduğunu konuşurken yaptıkları esprileri duysaydın böyle konuşamaya cesaret edemezdin!"

"Haklısın."

"Haklıyım tabi ki. Babamın adı Hakkı, annemin adı Hakkiye."

Bora kendi kendine konuşarak içeri gittiğinde kendimi yeniden önümdeki kağıda odaklanmış halde buldum. Düşünmekten kafayı sıyıracaktım neredeyse. Ya benimle konuşmak istemiyorsa ve bir daha buraya gelmezse? Ona ulaşmamın imkanı da yok. Bu da demek olur ki onu bir daha asla göremeyeceğim. Hem de yeni bulmuşken...

Önümdeki kağıtları iki kez katladıktan sonra pantolonumun cebine sıkıştırdım. Abartıyordum belki de. Bu çok da önemli bir şey değildi değil mi? Yani başına en fazla ne gelmiş olabilirdi ki? Karlı havada, gece yarısında, izbe bir sokakta koşarak kaçtığını göz önüne alırsam...

"Tamam, yeter artık." Yanaklarıma birkaç şaplak indirdim. "Aklını başına toplama vakti geldi de geçiyor. Boş işlerle başını şişiriyorsun sonra neden param yok diye şikayet ediyorsun. Olmaz tabi. Artık çalışman lazım. Çalışman-"

Kollarını göğsünde birleştirmiş beni izleyen Bora'nın alaylı gülümsemesini görünce olduğum yerde kalakaldım. Ağzımdan çıkan sözcükleri yakalayıp çıktıkları yere geri sokabilseydim keşke.

"Hayrola? Aşık mı oldun ne?"

Başından aşağı kaynar sular dökülmek deyimini bizzat deneyimledim o anda. "Ne? N- Ne alakası var? Ben mi? Aşık mı? Saçmalama lütfen. Benim öyle şeylerle işim olmaz. O kadar derdin arasında bir de aşkla mı uğraşacağım? Yok kalsın. Aşksız bir dünya benim için gayet güzel. Hatta tüm dünyalardan daha güzel. İşte o kadar."

"Reha."

"Hı?"

"İyi misin sen kardeşim?"

Ciğerlerimden gelen uzun bir nefes koyverdim. "Değilim. Ben biraz hava almaya çıkacağım. Burası sana emanet."

Düne göre hava ısınmış ve bulutların ardından belli belirsiz kendini gösteren güneş yerdeki karları eritmeye başlamıştı. Hafif bir meltem ortalıkta dolaşıyor ve boynuma sarılı atkının iplerini yüzüme vuruyordu. Pazar günü olması sebebiyle bomboş kalan yollarda işsizce dolaşırken hava almaktan çok bana hava aldırmayan düşünceler ile boğuşuyordum.

Aşık olmak ha? Saçmalık. Hayatımda bir kez bile bu duyguyu tatmamış olan benim için aşk demek oyun demekti. Kitaplarda yazan, dizilerde oynanan sahte bir duygu demekti. Bir pazarlama stratejisiydi. Gerçek hayatta aşk, hayatının baharında birkaç gencin vücudundaki eşeysel hormonlar sonucunda şiddetli fakat kısa süren hazlar yaşamasıydı. İnsanlara anlatılan aşk gerçek değil, olmasını istedikleri hayallerin bir yansımasıydı.

Uzun lafın kısası, aşk denen şey bir avuç idealizm tutkunlarının peşinde koştukları bir uydurmaydı.

Cebimde titreyen telefon başımın üstünde uçuşan düşünce bulutlarını bir ok gibi deldi geçti. Arayan kişinin kardeşim olduğunu görünce istemeden gülümsedim. Normalde beni pek sık aramazdı. Bu özel anın tadını çıkarsam iyi ederdim.

"Alo? Abi sensin değil mi?"

"Benim telefonumu aradığına göre benim. Beni arayıp annemin falan mı açmasını bekliyordun?"

"Geçen sefer aradığımda o değerli telefonun arkadaşının elindeydi hatırlatırım. O günden sonra sana güvenemiyorum. Bence sen de kendine dikkat etsen iyi olur, o adamın yanında hiç güvende değilsin."

"Sadede gel Bade, ne istiyorsun?"

"Hah anca konuyu değiştir zaten. Neyse... Sana önemli bir şey söylemem gerek."

"Dinliyorum."

Telefonda kısa bir sessizlik oluştu ve bu kadarı bile bana kardeşimin ne söyleyeceği hakkında büyük bir ipucu verdi.

"Biliyorsun, diş hekimliği okuyorum."

"Kardeşimin hangi bölümü okuduğunu biliyorum evet."

"Heh işte... Ders için gerekli malzemeler var. Bunu da biliyorsundur?"

Konunun nereye varacağını bildiğim için sıkıntıyla alnımı ovuşturdum. Bankadaki bomboş bakiye, boş cüzdan ve pantolonlarımın boş cepleri tek tek gözlerimin önünden geçti.

Benden cevap alamayan Bade süklüm püklüm bir sesle konuşmasını sürdürdü. "Tam tutar henüz belli değil ama şuanlık peşin ödemem gereken bir miktar var. Yani... Sana yük olduğumun farkındayım ama buna gerçekten ihtiyacım var. Bak işimi bir elime alayım tüm parayı eline eksiksiz teslim edeceğim, söz veriyorum."

"Senden bir kuruş bile istemiyorum ve hayır bana yük olmuyorsun. Ne kadar istiyorsan hemen hesabına aktaracağım tamam mı?"

Birkaç dakikalık bir sessizlik. Ve ardından Bade'nin minnettarlık dolu zarif sesi.

"Teşekkür ederim..."

Abilik görevini yapmış olduğum için kendimle gurur duyarken bir yandan da Bora'dan yeniden borç alma düşüncesinin verdiği utançla yüzümü bunaltıcı bir sıcaklık kapladı. Bu yaptığım doğru bir şey değildi fakat benden yardım bekleyen kardeşimi yarı yolda bırakamazdım. Bir defa o hataya düşmüşken bir kez daha bunu yapamazdım.

Pişmanlıklarla dolu hayat kitabıma bir sayfa pişmanlık daha ekleyemezdim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.