Haziran
2009
Ankara
"Bu ay elimizde kalanın sonuncusu bu."
Bir düzine parayı masanın üzerine çarparak koydu. Yuvarlak yer masasının etrafına dizilmiş üç çift göz paraya bakarken kimseden çıt çıkmıyordu. Sanki konuşurlarsa ellerinde kalan bu son paraları da buhar olup uçacaktı. Her şeyi aldıkları gibi bunu da alacaklardı ellerinden.
"Ne yapacağız biz? Bir paket peynir bile zor alınır bununla." Diye fısıldadı kız abisine doğru. Birisinin onları duyup yakalayacağı korkusu üzerinden kalkmamıştı bir türlü. Babasının cinayetinden sonra hep fısıldayarak konuşmaya başlamıştı. Çoğu zaman söyledikleri anlaşılmaz birkaç kelime grubundan ibaret olsa da şuan söyledikleri hem anlaşılır hem de acı verici de olsa açıkça doğruydu.
"Bilmiyorum." Elleriyle yüzünü sıkıntı içinde ovuşturdu. Aklından tek bir şey geçiyordu o anda.
Ah Amerika'da çar çur ettiğim para bir elimde olsaydı!
Pişmanlığın fayda etmeyeceğini en çok da kendisi biliyordu, bizzat yaşamıştı bunu. Fakat elinde olmadan eskiye dönüyor, bazı şeyleri yapmamış olmayı diliyordu. Çünkü şuan elinden gelen tek şey buydu. Ailesiyle bu çukurda açlıktan çürürken bundan önceki hayatında yaptığı yanlışlar olmasaydı ailesinin böyle yaşamak zorunda olmayacağını düşünerek kendisine eziyet etmek.
Her şeyin tek suçlusu benim.
Ağlamak üzere kızaran gözleri bile içini boşaltamıyor, gözyaşlarının dökülmesine izin vermiyordu. Ağlamaya hakkın yok, diyordu ona. Böylece kendisiyle savaş içinde kıvranıp duruyor, aradığı o kutsal yardım eli ise hiçbir yerden uzanmıyordu.
Belki bu kaderlerine yazılıydı belki de yaptıklarının cezasını çekiyordu. Ama anlamıyordu gerçekten, şu ikisinin günahı neydi de peşinden onlar da gelmişti? Neden bütün aile birlikte batmışlardı bataklığa?
"Zaten bu mağarada yaşamak yeterince kötü." Kız bacaklarına sarılarak etrafına iğrenir gibi bakışlar attı. Küçük, harabe apartman dairesinin kapısı ona cevap verircesine rüzgarın kuvvetiyle gıcırdadı. "Bir de aç kaldık. Daha kötü ne olabilir ki?"
Küçük kız gözünden bir damla yaş pantolonuna düşerken annesine baktı umutla. Belki cebinden bir altın çıkaracak, "Zor durumlar için saklamıştım çocuklar." Diyecekti. Üç ay bu sayede hayata tutunmamışlar mıydı? Yeniden bir mucize olsa... Sadece bir kez daha... Ama iki çocuğu da onu izlerken çaresiz yüzlerinde bir parça umutla, o yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgide tek ayak üzerinde ilerliyordu.
Yüzü tebeşir gibi bembeyaz olmuş kadın mum ışığının altında yaşlı bir hortlağa benziyordu. Bir zamanlar parıl parıl parlayan limon sarısı saçları yerini beyaz ve kahverengi tutamlara bırakmıştı. Gözleri yorgun, dünyanın yükünü üzerinde taşıyormuşçasına bezgindi. Altlarında oluşan halka halka morluklar da bu ifadesini güçlendiriyor, onu yıllardır hasta olan bir kadına çeviriyordu. Oysa sadece üç aydır bu haldeydi. Uzun yılları sadece üç aya sığdırmıştı.
"Okulu bırakacağım."
Ses evde yankılandıktan sonra yok oldu gitti. Mumun alevi kelimelerin etkisiyle parladı, yükseldi. Annesinin yüzü alev kırmızısına büründü.
Şaşkınlıkla açılan gözlerini annesine doğrultan kız da, kararlı yüzünde tek bir hareket bile sezilmeyen çocuk da kadının vereceği cevabı heyecanla bekliyordu. Dudaklarının arasından çıkacak birkaç kelime belki de kaderlerini sonsuza dek değişime mahkum edecekti.
Kadın donuk gözlerini kırpıştırdı. "Oğlum..." Dedi. Sustu. Çatlamış dudakları biri onu tutuyormuş da konuşmasını engelliyormuş gibi bir açılıp bir kapanıyordu.
"Özür dilerim." Diyebildi sonunda. Hırıltılı sesi oğlunun canını yaktı. "Özür dilerim oğlum..."
Cevabını almıştı. Yapacağı belliydi. Sebep olduğu bu sefaleti bitirecek, annesini de, kardeşini de kendisi kurtaracaktı.