İçeriğe geç

Gece Kanı

Bölüm 9 · 4 dk okuma

Gece Kanı

Bölüm 9

Bölüm 9

Zindan, kendi mezarını kazan bir devin iniltileriyle sarsılıyordu. Taşlar, sanki yerçekimi yasasını reddediyormuş gibi tavandan kopup Azra’nın ayaklarının dibine büyük bir gürültüyle düşüyor, toz bulutları havayı solunması imkansız bir sis tabakasına çeviriyordu. Ancak Azra’nın dikkati ne yıkılan duvarlarda ne de ciğerlerine dolan tozdaydı. Onun tek bir odak noktası vardı: Karşısında duran, kendi yüzünü taşıyan, ama gözlerinde cehennemin tüm soğukluğunu barındıran o yansıma.

Yansıma, Azra’nın yarım adım önünde duruyordu. Hareketleri, sanki bir gölgenin suyun üzerinde dağılması kadar akışkan ve doğaüstüydü. Azra’nın elinde tuttuğu antik hançer, titreyen parmakları arasında sanki ağırlaşıyordu.

"Ona dokunursan," dedi yansıma. Sesi, Azra’nın kendi sesinin aynısıydı ama içinde sanki binlerce kırık camın sürtünmesi gibi bir tını vardı. "Ona dokunduğun an, kendi sonunun mührünü de imzalamış olacaksın, Azra. Selim’in ruhu temiz değil. O, bir kurtarıcı değil; o, senin mahvoluşunun mimarı."

Azra, dişlerini sıktı. Çenesindeki kaslar gerildi. Birkaç metre gerisinde, taş yığınlarının arasında hareketsiz yatan Selim’in göğsünün hafifçe inip kalktığını gördü. Hâlâ nefes alıyordu. Yaşıyordu. Ve bu, Azra’nın zihnindeki tek hakikatti.

"Çekil önümden," dedi Azra, sesi kararlı ama boğuktu.

Yansıma, şeytani bir zarafetle gülümsedi. O an, zindanın duvarları bir kez daha sarsıldı ve devasa bir sütun, tam aralarındaki boşluğa gürültüyle çöktü. Toz dumanı dağıldığında, yansıma artık karşısında değil, bir adım sağında, sanki havada asılı kalmış gibi duruyordu. Azra, yansımanın yanından geçip Selim’in yanına çöktü. Selim’in yüzü solgundu, dudakları soğuktan morarmaya başlamıştı. Azra parmaklarını Selim’in şakağına koyduğunda, parmak uçlarında bir elektriklenme hissetti.

Selim aniden gözlerini araladı. O koyu, neredeyse siyah gözler, bir an için Azra’nın gözlerine kilitlendi. Selim’in gözlerindeki o yabancı, tehlikeli ışıltı, Azra’nın ruhunda derin bir yara açtı. Selim, Azra’nın elini tuttu. Parmakları buz gibiydi ama tutuşunda öyle bir şiddet vardı ki, Azra kendi damarlarındaki kanın çekildiğini hissetti.

"Git buradan," diye fısıldadı Selim. Sesi, zindanın yıkılış gürültüsünü bastıracak kadar keskin ve otoriterdi. "Beni burada bırak, Azra. Bu bedel... senin ödeyebileceğin bir şey değil."

"Sessiz ol," dedi Azra, gözlerinden süzülen bir damla yaş, yanağındaki tozla birleşip çamurlu bir iz bıraktı. "Seni ölüme terk etmeyeceğim. Kaderim neyse, o mühür zaten benim tenimde yazılıydı."

Tam o sırada, zindanın en karanlık köşesinden bir uğultu yükseldi. Yansıma, elinde sanki ışığı yutan bir bıçakla belirdi. "Ölümlü mühür," dedi yansıma, sesindeki alaycı tını yükselerek. "Onu mühürlemek için kanına ihtiyacın var, Azra. Ama kendi kanın yetmeyecek. Onun günahlarını kendi ruhuna kazımak zorundasın. Bunu yaparsan, artık asla özgür olamayacaksın. Benim bir parçam olacaksın."

Azra, Selim’e baktı. Adamın yüzündeki o karmakarışık ifadeyi çözmeye çalıştı. Selim, acı mı çekiyordu yoksa korkuyor muydu? Yoksa tüm bu olanlar bir oyunun parçası mıydı? Selim’in eli, Azra’nın bileğini kavradı. Parmakları, sanki mührü kabul etmesi için ona rehberlik ediyordu. Bu bir teslimiyet miydi, yoksa bir tuzağın tamamlayıcısı mı?

"Azra," dedi Selim, sesi bir yakarış gibi tınladı. "Eğer yaparsan, artık geriye dönüş yok. Ben senin karanlığın olacağım, sen ise benim tek ışığım. Ama bu ışık, yavaş yavaş sönecek."

Zindanın tavanı tamamen çökmeye başladı. Dev taş blokları, üzerine düşmeye hazır bir şekilde havada asılı gibi duruyor, zaman sanki donuyordu. Azra, hançerin kabzasını daha sıkı tuttu. Avuç içi acıyla kasıldı. Yansıma ona doğru yaklaştı, yüzü artık Azra’nın yüzüyle birebir örtüşüyordu. İkisi tek bir varlık gibi birbirlerine karışmaya başladılar.

Azra, hançerin ucunu kendi sol bileğine doğrulttu. O an, zindanın soğukluğu bileklerindeki kanın sıcaklığıyla yarışmaya başladı. "Seni kurtarmanın bedeli buysa," dedi Azra, gözlerini Selim’den ayırmadan. "Ruhumu o mührün içine gömmeye hazırım."

Hançeri keskin bir hamleyle derisine bastırdığında, zindanda sanki zaman durdu. Bir çığlık duyuldu ama bu Azra’nın değildi; bu zindanın duvarlarının, taşların ve hatta yansımanın ortak çığlığıydı. Mavi bir ışık, yaranın etrafından yayılmaya başladı ve Azra’nın derisinin altına, tıpkı bir ağaç kökü gibi siyah mürekkepli damarlar işlemeye başladı.

Selim, acıyla inleyerek doğruldu. Gözleri, Azra’nın bileğindeki o parlayan mührün üzerine kilitlendi. Bir an için, Selim’in gözlerinde Azra’nın daha önce hiç görmediği bir ifade belirdi: Kibir. Saf, bozulmamış bir zafer duygusu.

Azra, mührün soğukluğunu iliklerine kadar hissetti. Mühür, tenini yakarak içine işliyordu. Yansıma, Azra’nın kulağına doğru eğildi. Sesi artık sadece bir fısıltıydı, ama bu fısıltı, gelecekte yaşayacağı tüm kabusların fragmanı gibiydi.

"Bitti, Azra," dedi yansıma, geri çekilirken. "Artık mühürlendi. Artık, onun günahları senin nefesin. Ve o... o artık senin üzerinde mutlak bir hakka sahip."

Zemin tamamen çöktü. Azra ve Selim, dipsiz bir karanlığa, yıkıntıların arasına doğru düşmeye başladılar. Azra, düşerken Selim’in ona sarılmadığını, aksine geri çekilip düşüşünü izlediğini fark etti. Bir an için, Selim’in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme gördü.

Karanlık onları tamamen yuttuğunda, Azra’nın bileğindeki mühür, kor gibi yanmaya devam ediyordu. Selim, karanlığın içinden Azra’nın kulağına doğru fısıldadı:

"Hoş geldin, karanlığıma."

Azra, son bir çabayla elini uzattı ama boşluğu tuttu. Düşüşün hızıyla bilinci bulanırken, bileğindeki mührün Selim’in kalbinin ritmiyle aynı tempoda çarptığını hissetti.

Her şey karardı, sadece o acı baki kaldı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.