Zindan, bildiğimiz dünyanın sınırlarından çoktan taşmış, kendine has, uğultulu bir hiçliğe evrilmişti. Duvarlar artık taştan değil, sanki yoğunlaşmış gölgelerden oluşuyordu. Havanın tadı metalik, teni yakan bir soğuklukla yüklüydü. Azra, ayaklarının altındaki zeminin artık bir katı madde olmadığını, aksine derin bir boşluğa açılan ince bir zar olduğunu hissetti.
Selim, birkaç adım ötesinde dizlerinin üzerine çökmüştü. O mağrur, dokunulmaz duruşu gitmiş; yerini, ruhunu parçalara ayıran bir infazın sessiz çığlığı almıştı. Elleri kendi boğazına kenetlenmişti ama kimse onu boğmuyordu. O, kendi karanlığının prangalarıyla dövüşüyordu.
"Bırak beni, Azra," dedi Selim. Sesi, sanki bin yıllık bir toz tabakasının altından geliyor gibi boğuk ve çatallıydı. "Mühür kırıldı. Artık kanımdaki o kadim lanetle yüzleşme vakti. Sen sadece bir kurbansın, celladınla dans etmeyi bırak."
Azra, adımlarını tereddütle attı. Attığı her adımda zeminde siyah halkalar oluşuyor, gerçeklik bükülüyordu. "Kurban değilim," dedi Azra, sesi kendi kulaklarına bile yabancı gelen bir kararlılıkla. "Senin koruyucum olduğunu sanıyordum. Ama infazcı olduğunu öğrendiğim an, her şeyin bir yalandan ibaret olduğunu düşündüm. Yanılmışım. Yalan değilmiş, sadece... bir sınavmış."
Selim başını kaldırdı. Gözleri, alışık olduğu o kehribar rengini yitirmişti; yerine, dipsiz, zifiri karanlık bir boşluk çökmüştü. Azra, o gözlerde kendi sonunu değil, Selim’in ruhunun en karanlık dehlizlerini gördü. Selim’in elleri artık kendi boğazını değil, havayı pençeliyordu. Acı, fiziksel bir dalga gibi odaya yayıldı.
Azra ona ulaştığında dizlerinin üzerine çöktü. Selim’in soğuk, buz kesmiş yüzünü avuçlarının arasına aldı. Dokunduğu an, zihninde bir patlama yaşandı. Görüntüler yağmaya başladı: Selim’in elinde tuttuğu bir kılıç, gümüşi bir ışıkla parlayan bir infaz anı, ve o kılıcın aslında sadece düşmanları değil, kendi ruhunu da biçtiği o kadim tören.
"Neden?" diye fısıldadı Azra. Nefesi, Selim’in dudaklarına çarptı. Aralarındaki o meşum çekim, bu ölümcül atmosferin içinde bile bir mıknatıs etkisiyle birbirine kenetlendi. Selim’in bedeni, Azra’nın sıcaklığıyla irkildi. O kadar uzun süredir buz tutmuştu ki, Azra’nın varlığı ona bir işkence gibi geliyordu ama aynı zamanda tek kurtuluşuydu.
"Çünkü," dedi Selim, sesi titreyerek. Elini kaldırıp Azra’nın yanağına, o yaralı parmaklarıyla dokundu. "Yeminim buydu. Benim görevim, krallıkları devirmek değil, onları karanlığın elinden korumak için... kendimi tüketmekti. Ve sen, Azra... sen bu karanlığın anahtarıydın. Benim infazcılığım bittiğinde, sıra sende başlayacak."
Azra’nın kalbi göğüs kafesini zorladı. "Benden ne istiyorsun? Ruhumun ne kadarını alırsan seni bu ızdıraptan çekip çıkarabilirim?"
Selim acı bir şekilde gülümsedi. Bu gülümseme, Azra’nın içini ürperten o karanlık ihtişamın bir parçasıydı. "Ruhunun tamamını vermen yetmez, Azra. Fedakarlık dediğin şey, varlığını tamamen yok etmektir. Eğer beni kurtarırsan, senin yerine ben yaşamaya devam edeceğim ama sen... sen sadece bu zindanın duvarlarındaki bir yansıma olacaksın. İnfazcının gölgesi."
Azra geri çekilmedi. Aksine, Selim’e daha fazla sokuldu. Aralarındaki mesafe öyle kısaydı ki, Selim’in düzensiz nefesi Azra’nın boynuna ılık bir esinti gibi çarpıyordu. Selim’in elleri Azra’nın beline dolandı; bir koruma isteğiyle değil, bir uçuruma düşerken tutunma arzusuyla.
"O zaman gölgen olayım," dedi Azra. Gözleri, Selim’in karanlık gözlerinin içine kilitlenmişti. "Seninle burada, bu hiçliğin içinde kalmaya razıyım. Yeter ki o kılıç artık ruhunu kanatmasın."
Selim, Azra’yı kendine doğru sertçe çekti. Aralarındaki o çekim, artık bastırılamayacak bir enerji patlamasına dönüştü. Selim, Azra’nın boynunda hafif bir sızı bırakan dişlerini geçirmeden önce duraksadı. Bu sadece bir temas değil, bir mühürleme töreniydi.
"Eğer bunu yaparsan," diye fısıldadı Selim, sesi artık tamamen vahşi ve kontrolsüz bir tona bürünmüştü, "geri dönüşü yok. Kendi yansımanla yüzleşeceksin. O yansıma, sana neden aslında senin infazcın olduğumu gösterecek. Gerçek, düşündüğünden daha acımasız olacak."
Azra korkmuyordu. Bu karanlığın içinde, Selim’in teninin sıcaklığında, kendi varlığının eriyip gittiğini hissetti. "Yüzleşmekten korkmuyorum. Bu krallığı, bu zindanı ve seni... her şeyi kabulleniyorum."
Tam o anda, zindanın duvarları sarsılmaya başladı. Boşluktan gelen sesler, bir kadının çığlığına dönüştü. Ancak bu çığlık Azra’ya ait değildi; bu, geçmişin ve geleceğin tek bir noktada birleştiği o korkunç yankıydı. Selim, Azra’nın üzerine eğildi ve Azra, kendi yansımasının zindanın tam merkezinde, aynadan fırlamış gibi karşısında belirdiğini gördü. Yansıması, Azra’nın aynısıydı ama gözleri gümüş gibi parlıyor ve elinde Selim’in o lanetli kılıcını tutuyordu.
Yansıma, yavaşça elini kaldırdı ve kılıcın ucunu tam Azra’nın kalbine doğru doğrulttu. Selim, Azra’nın kulağına eğildi, sesi sadece bir fısıltıydı ama her kelimesi Azra’nın zihnine bir hançer gibi saplandı:
"Şimdi, Azra. Şimdi ruhunu bana teslim et. O kılıcı tutan sadece yansımaların değil, senin gerçekliğin. Eğer devam edersen, hem katilin hem de kurtarıcın olacağım. Hazır mısın?"
Azra yansımasının gözlerine baktı. O gözlerdeki derin kederi ve nefreti gördü. Elini uzattı, Selim’in göğsündeki yara izine bastırdı ve kendi kanını, Selim’in karanlığıyla birleştirmek üzere hareket etti. Ancak tam o anda, zindanın tavanından kopan devasa bir gölge parçası, onların üzerine doğru düşmeye başladı.