Bilincim, binlerce iğnenin zihnime saplanmasıyla değil, damarlarımda akan buz gibi bir nehrin yarattığı sızlamayla yerine geldi. Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey, üzerime çöken yoğun, zifiri karanlıktı. Nefes almakta zorlanıyordum; sanki ciğerlerim oksijen yerine tozlu bir tarihin ağırlığını soluyordu.
Doğrulmaya çalıştım, ancak parmak uçlarımda hissettiğim o yabancı karıncalanma beni durdurdu. Derimin altında bir şeyler hareket ediyordu. Mühür. Selim’in ruhunu tutan, şimdi de benim kanıma karışmış olan o lanetli işaret, vücudumun her hücresinde bir atım gibi zonkluyordu.
"Uyanman gerekiyordu, Azra. Ama bu kadar hızlı olacağını düşünmemiştim."
Ses, karanlığın içinden, tam arkamdan geldi. Selim. Sesi, zindanın soğuk taşlarına vuran yankılardan daha tekinsizdi. Artık sadece bir adamın sesi değildi; içinde, ruhunun derinliklerinden gelen o eski, karanlık güçlerin hırıltısı vardı.
Yavaşça arkama döndüm. Selim, aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi hiç bozmadan, sanki bir gölge gibi ayakta duruyordu. Gözleri… O her zaman buz mavisi olan gözleri şimdi karanlıkta parlıyordu. Bir avcı, avını köşeye sıkıştırdığında nasıl bakarsa, öyle bakıyordu bana. Fakat bu bakışta sadece öldürme arzusu yoktu; tuhaf, boğucu bir sahiplenme vardı.
"Neredeyiz?" dedim. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı, titrek ve kısıktı.
Selim bir adım attı. Hareketleri o kadar sessizdi ki, adeta zemine değmiyordu. Yanıma ulaştığında, elini hafifçe havaya kaldırdı; parmakları tenime dokunmadan önce duraksadı. O an, aramızdaki o görünmez enerji hattı bir fırtına gibi patladı. Mühür, göğsümün tam ortasında bir ateş gibi yandı. Acıdan inleyerek yere kapandım.
Selim dizlerinin üzerine çöktü ve çenemi sertçe kavrayıp yüzümü kendine çevirdi. "Zindanı yıktık, Azra. Artık hiçbir yere bağlı değiliz. Sadece sana… ve bana."
"Seni kurtardım," diye fısıldadım, gözlerinden kaçmaya çalışarak. "Seni o lanetten kurtardım ama sen… sen hala aynı karanlığın içindesin."
Selim acı bir gülüşle karşılık verdi. Parmakları çenemi biraz daha sıktı, baskısı hem bir tehdit hem de saplantılı bir arzu barındırıyordu. "Kurtardın mı? Yoksa beni kendi zincirlerine mi mahkum ettin? Artık ruhlarımız birbirine öyle bir düğümlendi ki, senin her nefesin benim zihnimi bir bıçak gibi kesiyor. Sen benim karanlığımsın, Azra. Ve ben, bu karanlıkta senin yok oluşunu izlemeye dayanamam."
Sözleri hem ürkütücü bir vaat hem de itiraftı. Ona doğru bir adım atma isteğiyle, ondan sonsuza kadar kaçma isteği arasında paramparçaydım. Mühür, beni ona doğru çekiyordu; sanki ruhum, onun gölgesine sığınmak için yalvarıyordu. İrademe ihanet eden bu duyguyu bastırmak için yumruklarımı sıktım.
"Bana dokunma," dedim, sesimdeki otoriteyi korumaya çalışarak.
Selim, bu tepkime karşı dudaklarının kenarında çarpık bir gülümsemeyle cevap verdi. "Dokunmamam mı gerekiyor? Mühür aksini söylüyor, sevgilim. Kanın, benim varlığıma hükmediyor. Artık sen bensin, ben de senim."
Ayağa kalktı ve beni de kolumdan tutarak yukarı çekti. Gücü, insanüstü bir boyuta ulaşmıştı. Beni kendine doğru çektiğinde, aramızdaki boşluk tamamen kapandı. Kalbinin atışını hissedebiliyordum; normal, ölümlü bir kalbin atışı gibi değildi. Hızlı, ritmik ama doğaüstü bir hızla çarpan bir mekanizma gibiydi.
"Seninle ne yapacağım Selim?" diye sordum, gözlerine doğrudan bakarak. "Beni kendi karanlığında bir süs eşyası gibi mi tutacaksın, yoksa bu mührün gerçek amacını mı açıklayacaksın?"
Selim’in bakışları bir anlığına değişti. O saf karanlığın altında bir yerlerde, derin bir acı parladı. Elini yüzüme götürdü, bu sefer dokunuşu yumuşaktı, neredeyse bir sevgili şefkatiyle… ama dokunduğu yerlerde sanki tenim yanıyordu.
"Seni bu karanlıktan korumam gerekiyor," diye fısıldadı. "Dışarıdaki dünya bizi avlamaya gelecek. Mührün gücünü hissettiklerinde, senin peşine düşecekler. O zaman anlayacaksın; benimle kalman sadece bir tercih değil, tek kurtuluşun."
"Kurtuluşum senin yanınsa, ben ölmeyi tercih ederim."
Selim’in yüzündeki şefkat anında buharlaştı. Gözleri tekrar o buz gibi, uçsuz bucaksız karanlığa büründü. Beni duvara doğru savurdu, sırtım sert taşa çarptı. Üzerime eğildi, ellerini başımın iki yanına yaslayarak çıkış yolumu kapattı.
"Ölüm mü?" dedi, sesi bir zehir gibi kulaklarımda çınladı. "Sen artık ölemezsin, Azra. Ben ölmedikçe, senin ruhun bu dünyadan gidemez. Biz birbirimize mühürlendik. Seni bu karanlığa hapsetmek niyetim değil, senin o karanlığın kraliçesi olmanı istiyorum."
"Ben senin oyuncağın değilim!" diye bağırdım, korkumu öfkeyle gizlemeye çalışarak.
"Oyuncak mı?" Selim yüzünü boynuma gömdü, soluğu tenimi yakıyordu. "Sen benim tek gerçeğimsin. Ve eğer bu karanlıkta boğulmam gerekiyorsa, senin elinden boğulmaya razıyım."
Tam o sırada, boşluğun derinliklerinden, zindanın yıkıntılarının çok ötesinden gelen bir ses yankılandı. Bu, ne rüzgardı ne de bir insan sesi. Sanki toprağın altından gelen, kadim bir çığlıktı. Selim aniden geri çekildi, gözlerini boşluğun karanlığına dikti. Vücudu gerilmişti, sanki bir saldırıya hazırlanıyor gibiydi.
"Geldiler," dedi Selim, sesi her zamankinden daha soğuktu.
"Kim?"
Bana bakmadı. Sadece elini uzatıp parmaklarını benimkilerle kenetledi. "Mührün bekçileri. Senin benimle olan bağını koparmaya geldiler, Azra. Ama seni onlara vermeyeceğim. Eğer seni alacaklarsa, seninle birlikte tüm dünyayı yakarım."
Karanlığın içinden onlarca gölge figür, bir sis dalgası gibi üzerimize doğru akmaya başladı. Selim, bir eliyle beni arkasına alırken, diğer eliyle boşlukta bir enerji kalkanı oluşturmaya başladı. Mühür, göğsümde o kadar şiddetli yanıyordu ki, acıdan bayılmamak için dişlerimi sıktım.
Tam o an, gölgelerden biri form kazandı. Yüzü olmayan, simsiyah bir zırhla kaplı, devasa bir figürdü. Selim’e doğru yavaş adımlarla ilerlerken, sesi zihnimin içinde yankılandı: *“Mühürlenecek olan ruh, artık ait olduğu yere dönmeli. Kadın, Selim Kara ile birlikte son bulmalı.”*
Selim kalkanı ileri doğru fırlattı, ancak gölge figür tek hamlede kalkanı parçaladı. Sarsıldık. Selim beni arkasında tutmaya çalışırken, gözleri benimkilerle buluştu. O an, bu mührün sadece ikimizi bağlamadığını, bizi büyük bir yıkımın merkezine koyduğunu anladım.
"Bana güven," dedi Selim, sesi bir anlık bir savunmasızlıkla titredi. "Ne olursa olsun, elini bırakma."
O an, zemin ayağımızın altından kaymaya başladı. Yer, sanki devasa bir ağız gibi açılıyor, bizi karanlığın daha da derinlerine, belki de hiçliğin merkezine doğru çekiyordu. Gölge figürler üzerimize atılırken, Selim kolumu öyle sert kavradı ki, canım yandı ama acıdan çok korku içimi kapladı.
Karanlık üzerimize bir dalga gibi çökerken, son gördüğüm şey Selim’in gözlerindeki o mutlak, yıkıcı tutku oldu. Sonra, zemin tamamen kayboldu ve kendimizi boşluğun, bilinmezliğin içinde düşerken bulduk.