Karanlık, sadece görme yetimizi elimizden alan bir yokluk değildi; burada, yeraltı dehlizlerinin rutubetli ve ağır havasında, karanlık yaşayan bir varlıktı. Nefes aldıkça ciğerlerimize doluyor, tenimizin üzerinde bir gölge gibi sürünüyordu. Azra, sırtını soğuk taş duvara yasladı. Kalp atışları, göğüs kafesini bir kafes gibi zorlarken, avuç içleri ter içindeydi. Hemen yanında, Selim’in varlığı bir uçurumun kenarında durmak gibiydi; tehlikeli, kaçınılmaz ve insanın başını döndüren bir yükseklik.
"Dur," dedi Selim kısık bir sesle. Sesi, bu sessiz mezarlıkta bir kırbaç gibi yankılandı. Elini Azra’nın koluna koydu. Parmaklarının sıcaklığı, kumaşın üzerinden bile tenini yakıyordu. Mührün etkisi altındalardı; tenleri birbirine değdiği an, aralarındaki o kadim ve lanetli bağ titremeye başlıyordu. Azra, Selim’in parmaklarının altındaki nabzının hızlandığını hissetti. Bu sadece korku değildi. Bu, birbirlerini tüketmeye meyilli iki ruhun birbirine duyduğu bastırılamaz bir açlıktı.
"Bekçiler," diye fısıldadı Azra, gözlerini karanlığın içine dikerek. "Daha yakınlar. Bunu hissedebiliyorum. Zihnimin içinde, kemiklerimin çatırtısında hissediyorum onları."
Selim bir adım yaklaştı. Aralarındaki mesafe artık bir nefeslikten ibaretti. Gözleri, karanlığın içinde bile tehlikeli bir parıltıyla parlıyordu. "Bana bak," diye emretti, sesi hem otoriter hem de şaşırtıcı bir şekilde savunmasızdı. Azra başını kaldırdığında, Selim’in yüzündeki ifadeyi gördü: Acı, arzu ve yaklaşan bir sonun kaçınılmazlığı. "Mühür… seni benden çekip alacaklarını sanıyorlar. Ama bilmiyorlar ki, bu mühür bizi birleştiren değil, bizi birbirimizin infazcısı yapan şey."
Azra elini Selim’in çenesine koydu, baş parmağıyla dudaklarının hemen altındaki o sert çizgiyi okşadı. "Beni öldüreceklerini mi sanıyorsun?"
"Seni öldürmek için değil," dedi Selim, başını Azra’nın eline yaslayarak. "Ruhunu, senin o zayıf, parlayan ruhunu, Bekçiler’in karanlığına kurban etmek için buradalar. Eğer bunu yaparlarsa, bu lanet sonsuza dek mühürlenir. Ve ben… ben geride kalan boşlukta yok olurum."
Azra’nın dudaklarından bir hıçkırık koptu. Bu bir zayıflık anı değildi; bu, kaderin ağırlığı altındaki bir kabullenişti. Selim’in dudakları, Azra’nınkine doğru yaklaştı. Aralarındaki mesafe kapandıkça hava ağırlaştı, statik bir elektrik yükü odayı doldurdu. Öpüşleri, bir barış antlaşması gibi değil, bir savaşın son hamlesi gibiydi. Selim, ellerini Azra’nın beline doladı, onu kendine çekti, neredeyse bedenlerini birleştirip aralarındaki o lanetli çizgiyi yok etmek istercesine. Azra, Selim’in saçlarına tutundu, tırnaklarını onun ensesine geçirdi. O an, Bekçiler’in yaklaştığına dair duydukları tüm uyarılar, tüm korkular silinmişti. Sadece ikisi vardı; karanlığın içinde birbirini yok etmeye yeminli iki tutsak.
Ancak aniden, zemin şiddetle sarsıldı. Taş duvarların arasından gelen o uğursuz fısıltılar, bir çığlığa dönüştü. Mührün yarattığı o görünmez bağ, Azra’nın göğsünde kor bir ateş gibi parladı. Genç kadın acıyla geri çekildi, eli göğsüne gitti. Derisinin altında, sanki bir yazı kazınıyormuş gibi hissetti.
"Selim!" diye bağırdı, acıdan nefesi kesilerek.
Selim, Azra’yı bırakmak zorunda kaldı ama gözlerini ondan ayırmadı. Karanlığın içinde, koridorun sonundaki meşaleler birer birer sönerken, siluetler belirmeye başladı. Uzun, yüzsüz, sadece kadim bir nefretin soğukluğunu taşıyan figürler… Bekçiler gelmişti. Ve en korkuncu, Azra’nın kendi kanının bu figürlere doğru, bir mıknatıs tarafından çekilir gibi süzüldüğünü görmesiydi.
"Mühür…" dedi Selim, kendi ellerine bakarak. Kendi bileklerinde de aynı damarların karardığını gördü. "Bu sadece bir bağ değil, Azra. Bu bir yol haritası. Biz, kendi ölümümüze giden yolu bizzat taşıyoruz."
Bekçiler’in başındaki figür, ileri doğru bir adım attı. Hareketleri o kadar kusursuz ve doğal dışıydı ki, Azra’nın zihni bunu işlemekten aciz kaldı. Figür, parmağını Azra’ya doğrulttu. O anda Azra, mührün gerçek doğasını gördü: Bu bir koruma kalkanı değildi; bu, kendilerini kurban etmek için tasarlanmış bir mühürdü. Birbirlerine olan arzuları, bu mühür sayesinde Bekçiler’in beslendiği ana enerji kaynağına dönüşüyordu. Ne kadar çok yakınlaşırlarsa, Bekçiler o kadar güçleniyordu.
"Bizi kullanıyorlar," diye fısıldadı Azra, sesi titreyerek. "Aşkımızı, ruhumuzu birbirimize bağlayan bu şeyi, kendi dünyalarını beslemek için bir bataryaya dönüştürüyorlar. Eğer seni öpersem… eğer sana daha yakın olursam, onlara aradıkları o son kıvılcımı veriyorum."
Selim, dişlerini sıktı. Öfkesi, odadaki her şeyi titretmeye başladı. "O halde ölmeyeceğiz," dedi, bir hançer çekip kendi elini kesti. Akan kan, yere düştüğü anda zemindeki eski rünlerle birleşti. "Bizi birbirimize bağlayan bu kan, aynı zamanda onları yakan ateş olacak."
Ancak tam o anda, Bekçiler’in arasından biri, sanki Selim’in zihnini okuyormuş gibi ellerini havaya kaldırdı. Azra, vücudunun kontrolünü kaybettiğini hissetti. Selim ona doğru bir adım attığında, görünmez bir el onu geri püskürttü. Azra’nın ayakları yerden kesildi ve duvara doğru, sanki bir kuklaymış gibi savruldu.
"Selim, hayır!" diye çığlık attı Azra, havada asılı kalırken.
Selim, Azra’ya ulaşmak için ileri atıldı ama Bekçiler’in oluşturduğu o görünmez duvar, ona acı verici bir elektrik akımıyla cevap verdi. Azra’nın gözlerinin önünde, mührün damgaları, bileklerinden dirseklerine kadar siyah birer sarmaşık gibi yayılmaya başladı. Bu, sonun başlangıcıydı. Mühür, taşıyıcılarını ele geçiriyordu.
Bekçiler’in lideri, Azra’ya doğru süzülerek yaklaştı. Azra, başını yana çevirdiğinde Selim’in çaresizliğini gördü. Selim, duvarı kırmak için son gücüyle saldırıyordu ama her darbesinde kendi ruhundan bir parça kaybediyordu. Azra’nın bilinci bulanıklaşırken, Bekçi’nin soğuk eli çenesini kavradı.
"Kurban, ruhunu teslim etmeye hazır," dedi Bekçi, sesi binlerce yılın ağırlığını taşıyordu.
Azra son bir gayretle Selim’e baktı. "Seni seviyorum," dedi, sesi bir fısıltıdan ibaretti. "Ama bizi bu bağdan kurtarmanın tek yolu…"
Tam o sırada, Selim’in elindeki hançer, Azra’nın kalbine doğru fırlatıldı.