Duyduğu fısıltıyla gözlerini açtı. Yorganın altında kendi nefes alış verişini dinledi. Kalbi gümbürdüyordu. Aldırmayacaktı; dün gece de aynısı olmuştu. Yutkundu; "yatağın altına saklan! " Yorganı kafasından ayırıp ayağa fırladı. Koridorun ışığı aniden söndü, ayakkabı sesi hâlâ duyuluyordu. Tak, tak, tak... Işığın sönmesiyle zifiri karanlıkta kalan gözleri karanlığın içinde seçilen koyu gölgeye takıldı. "Kim var orada? " dedi. Nefesi karanlıkta buğulanıyor, kalbi gümbürdüyor, tüm vücudu soğuktan titriyordu. "Hişt, sakın ses çıkarma! " Aklı evini terk ederken ellerini kulaklarına kapatamadan son kez fısıltıyı işitti. "Gardiyan geliyor! "
Gözlerini sımsıkı kapatmış, elleriyle başını kavramıştı. Derin nefesler alıyor, çığlık atmamak için dudağını dişliyordu. Karanlıktaki gölge ileri geri yürüyordu. Perde dalgalanıyor, ayakkabı sesi duyuluyordu. Tak, tak, tak... Ayakkabı sesine kapı gıcırtısı karıştı. Kapattığı gözlerini zoraki açtı. Gölge şimdi ikiye çıkmıştı. Karanlıkta dalga dalga görünüp kayboluyorlardı. Ayağa kalkmak, ışığı açmak istedi. Bütün bedeni uyuşmuş gibi beyninin komutunu dinlemiyordu. Çöküp kaldığı yerde iyice büzüldü, kocaman bedeni minicik kalana dek dertop oldu. Dizlerine sardığı ellerine ıslaklık değdiğinde ağladığını fark etti. Yüreğine simsiyah bir keder gelip oturdu. Bir kapı gıcırtıyla açıldı. Gölge fısıldadı, "Çıkma sakın! Geldi. "
Usulca başını kaldırdı dizinden. Gözlerini açtı, bakışları kapıya kaydı. Zebellah gibi birisi kapıda durmuş bakıyordu. Ayakkabılarını görüyordu sadece, gözlerini yukarı çevirmeye, adamın yüzünü görmeye cesareti yoktu. Gölge hıçkırdı, "Lütfen git, "
Ayakkabılar yürümeye başladı. Tak, tak, tak...
Odası değişti, yatağı ranzaya evrildi. Yerdeki fayanslar yerini betona bırakırken yeniden kapıya baktı. Ahşap, beyaz boyalı kapının yerinde paslı, çelik kapı duruyordu. Yüzünü göremediği adam yaklaşıyordu.
Tak, tak, tak...
"Yeter! "
Bağırdı, tahammülü kalmamıştı. Kimse bu gölgeler, yaptıklarının hesabını verecekti. İçine dolan deli cesaretiyle ayağa kalktı. Yer, ayaklarının altından kayar gibi oldu. Koşarcasına kapıya koştu. Ayakkabılı adam kaybolmuştu. Gölge tam karşısındaydı, durdu. Başını iki yana salladı, gerçek olamazdı. Yürüdü, bedenine buz gibi hava dokundu, parmakları ışığı açacak, bu kabusu bitirecek alete dokundu. Bir kere denedi, iki kere... Işık olması gerektiği gibi odayı aydınlatmadı. Arkasına bakmadan Buğra'nın odasına koştu. Karanlıkta, pencereden dışarı bakan gölgeyi gördü. Haykırdı! "Rahat bırak kardeşimi! " Gölge usulca ona döndü. Yüzü yoktu, kara bir siluetten ibaretti. Fısıldadı;
"Artık çok geç! " dedi ve kayboldu. Arkasından ışık yansıdığında korkuyla ardına döndü, az önce yanmayan odasının ışığı yanıyordu. Buğra, her şeyden habersiz huzurla uyuyordu. Usulca pencereye doğru yürüdü. Gölgenin durduğu yerde durup sokağı izledi. İki tane boş salıncak ileri geri salınıyor, eskimiş zincirlerinden çıkan gıcırtı odaya ulaşıyordu. Bir kedi çöp kutusunda yiyecek arıyordu. Sokak lambaları yanıyordu.
Pencereden ayrılırken bir terslik olduğunu hissetmişti. Sokakta bir şeyler olması gerektiği gibi değildi. Bir eksiklik, veyahut fazlalık vardı. Buğra'nın açık omuzlarını yorganla örterken hatırladı. Orada salıncak yoktu. "Deliriyorum, " dedi. Evet olan buydu. Başka açıklaması yoktu. Tekrar pencereye gitti, sokağa baktı. Salıncak kaybolmuştu. "Allah'ım! " dedi, "onun gibi mi oluyorum? " dudakları uçukladı bu ihtimalden. Buğra'ya baktı, "Ya onun gibi olur ve ona zarar verirsem? " Kalbine bıçak saplanmış gibi nefesi kesildi. Bu olmamalıydı, ne olursa olsun buna izin vermeyecekti. Hızla odadan çıktı, kendi odasına girdiğinde yere düşen yorganına baktı. Odası eski haline dönmüştü. Ne ranzadan, ne de çelik kapıdan eser yoktu. Perdesi dalgalanıyordu. Oda boştu, gölgeler gitmişti. Yorganı alıp yatağın üstüne serdi.
Kitaplarının arasındaki Kur'an'ı Kerim'i alıp baş ucuna koydu. Eğer onlarsa gelen uzak tutardı. Annesinin küçükken boynuna astığı ama büyüdükten sonra takmadığı, sadece hatıra diye sakladığı cevşeni eşyalarının arasından çıkarıp boynuna taktı. Korkuyordu; deli gibi korkuyordu. En çok ona benzemekten, onun gibi olmaktan... Işığı kapatmadan yatağına girdi. Titriyordu, mantıklı bir açıklama bulamıyordu. Kesinlikle onlar olmalıydı ama neden? Neden ona sarmışlar, musallat olmuşlardı? O hazine ararken lanetlenmişti. Tarık hiç bulaşmazdı ki onlara.
"Allah'ım yardım et, bizi koru! " dedi gözleri uykunun o kaygısız derinliğine batarken.
Buğra, ilk okul gününün heyecanıyla erkenden uyanmış, abisini uyandırmak için yanına gelmişti. Yanan floresanı fark ettiğinde anahtara uzanıp ışığı kapattı. Tarık'ın yüzü sıkıntıyla gerilmiş ve terlemişti. Abisinin omzuna dokundu. "Abi uyan. "
Tarık, "Uzak dur bizden! " diye çığırarak yerinden sıçrarken Buğra korkup geriye çekildi. "Abi, rüya mı gördün? " Derin nefesler alırken eliyle alnındaki teri sildi. Gözlerini birkaç kez açıp kapattı. Sabah olduğunun bilincine varırken zoraki gülümsedi. " Evet abim, rüya gördüm ama şimdi geçti. Seni gördüm ya geçti. " Kollarını iki yana açıp Buğra'nın ona gelmesini bekledi. Buğra, abisinin kollarına bütün korkusunu dışarda bırakarak koştu. Sarıldılar, Tarık kardeşinin sarı saçlarını koklayıp öptü. O anda çalan telefonla birbirlerinden ayrıldılar. Tarık telefona uzanırken Buğra da banyoya yöneldi.
"Günaydın aşkım, " dedi Figen'in günaydınına karşılık olarak.
"Sana gün aymamış sanki Tarık Bey? "
"Yeni uyandım, Buğra uyandırdı. "
"Oh, maşallah! Ne zamana hazırlanıp yetişeceksin derse canım benim? Alarmını kursana. "
"Hiç aklıma gelmedi, bu akşam kurarım. "
"Canım sen iyi misin? " dedi Figen. Tarık'ın konuşmasından işkillenmişti.
"İyiyim canım, yeni uyandım ya, ondandır. "
"Öyle olsun bakalım. Bu arada Buğra'yı Ayhan alacak okul çıkışı. Biz kızlarla sözleştik bu gün çarşıya gideceğiz. "
"Olur canım sorun değil, zaten haftanın iki günü onu alamıyorum, diğer günler dersim erken bitiyor. "
"Biliyorum canım, ben önceden haber vereyim de, neyse; ben çıkıyorum sonra görüşürüz. "
"Görüşürüz aşkım. "
Figen telefon kapanmadan hemen önce, "Çabuk hazırlanın, " dedi.
Tarık telefonu masaya bırakıp mutfağa geçti. Fazla zaman yoktu ve Buğra'yı okula aç gönderemezdi. Çabucak süt ısıttı. Sucuklu yumurta pişirdi. Akşamdan ekmek vardı. Buğra elini yüzünü yıkamış, kahvaltı bekliyordu. "Sen kahvaltını yap abim ben hazırlanayım, "
Buğra ivedilikle lokmalarını yutarken Tarık hızla kot pantolon ve göz rengine uyumlu yeşil gömleğini giyindi. Saçlarına şekil vermek için banyoya yöneldiğinde, "Ben doydum, " diyen Buğra'ya, "öyleyse kıyafetini çıkar ben geliyorum, " dedi. Zamanla yarışarak Buğra'yı da giydirmeyi bitirdiğinde masayı toplamayı boş vererek evden çıktılar. Merdivenleri ikişer ikişer inerken Muhsin'i gördüler. Kısacık selamlaşmalarının ardından apartın ağır, demir kapısından çıktılar. Apartın arka tarafına dönen yolda, "Çabuk abim çabuk! " diyerek Buğra'yı çekiştirdi. Çöp kutusunun yanından geçerken aklına geceki yaşadığı olay geldi. Burada salıncak gördüğüne yemin edebilirdi. Adımları yavaşladı, salıncağı gördüğü yerde durdu. Buğra, onun neden durduğuna anlam veremezken Tarık başını kaldırıp evinin penceresine baktı. Gördüğü manzarayla korkuyla yutkundu. Hızla Buğra'yı çekiştirerek yürümeye devam etti. İçinden, "Bu gerçek değil, bu gerçek değil, pencerede kimse yoktu, " diye tekrar ediyordu.
Onlar köşeyi dönüp okulun sokağına girdiklerinde penceredeki gölge usulca geri çekildi. Yanında duran diğerine fısıldadı. "Gittiler. "
Diğer gölge, kendinden küçük olanı yanına çekti, "merak etme, geri gelecekler. "
Buğra'yı sınıfına bırakıp kampüs yoluna girdiğinde aklında penceredeki gölge vardı. Kaldırımda yürüyordu ama bastığı yeri görmüyordu. Ayağı, kaldırımdan kopan taşın boşluğuna düşünce sendeledi.
"Dikkat et delikanlı, az daha düşecektin, " diyen arkasındaki sese baktı. Altmış yaşının üstündeki yaşlı kadın elinde pazar çantasıyla duruyordu. "Tamam teyze, dalmışım bir an, " dedi. Kendini hesap vermek zorunda gibi hissetmişti.
"Siz gençler böylesiniz, hayatı hep bir acele içinde yaşıyor, gözünüzün önündeki iyilikleri, güzellikleri göremediğiniz gibi engelleri ve kötülükleri de göremiyorsunuz. Dikkatli bakmayı öğren evlat, nice şeyler göründüğü gibi değildir. "
Tarık yürümek için birkaç adım attı, teyze konuşkan çıkmıştı ama onun dinleyecek vakti yoktu. Az ilerledi ki içine vicdan azabı doldu. Yaşlı kadına saygısızlık etmiş gibi olmuştu. "Acelem var teyze, " diyerek arkasını dönmüştü ki cümlesi ağzında yarım kaldı. Yaşlı kadın gitmişti. Etrafa baktı belki görürüm umuduyla; etrafta sapılacak ne bir yol, ne girilecek bir ev vardı. Dehşete düştü. Kadın nereye kaybolmuştu?
Gün boyu kafasında sorular döndü durdu. Girdiği derslerden hiçbir şey anlamamıştı. Figen'le bu günkü ders saatleri farklıydı. Ayhan zaten başka bölümde, ziraat mühendisliği okuyordu ve çoktan dersi bitmişti. Son derse girmek için sınıfa giderken sabahki penceredeki silueti hatırladı. Aklında dönüp duran, "Ya gerçekse? " ihtimaliydi. Ayhan Buğra'yı alıp eve gidecek ve o gelene dek yanında kalacaktı. Ayhan'a olaydan bahsetmemişti. Arkadaşının huzurunu kaçırmak, aklını karıştırmak istemiyordu. Sınıfın kapısına gelince durdu, kalbine bir ağırlık gelip çökmüştü. İçi rahat değildi ve bir şeyler olacak duygusu yüreğini gümbürdetiyordu. Sınıfa girmekten vazgeçip arkasını döndüğünde daha önce görüp görmediğini hatırlamadığı kıza çarptı. Omuz omuza çarpıştığı kıza, "Özür dilerim! " diye bağırarak koştu. Bir an önce eve ulaşmalıydı. Biliyordu, hissediyordu bir şey olacaktı. Gölgeler gerçekti.
Kampüste gezinen, sınıflarına yetişmeye çalışan öğrencilere çarpa çarpa, ayakları tökezleye tökezleye kampüsün dışına çıkmayı başardı. Koşuyordu, ter içinde kalmıştı. Sanki koşmazsa olacak şeye yetişemeyecek, durduramayacaktı. Ne olacağını bilmemesi ise ironiydi. Fakat hissi kalben vuku bulmuştu bir kere. Tarık hissediyordu. Apartın sokağına geldiğinde dizlerinde derman kalmamıştı. Sırtından ter akıyordu. Saçları dağılmış, elindeki kitap ve defteri düşecek gibiydi. Köşeyi döndü, apartın demir kapısı görüşüne girdi. Korkusu on katına çıktı. Neydi bu içini kemiren korkunun nedeni? Kapıya geldiğinde bütün bedeni titriyor, her an yere yığılacak gibi hissediyordu. Kapıdan geçti, adımları buraya kadar koşan onlar değilmiş gibi ağır ağır yürüyordu. Kalbi koş dese de ayaklar itaatsizdi. "Tarık! " diyen Ayhan'ın şaşkınlık belirten sözcüğüyle arkasını döndü. Ayhan elinde iki ekmek, şaşkınca ona bakıyordu. "Buğra nerede? " dedi. Dudakları kurumuştu. Ayhan'dan gelecek kötü haberi duymaya kendini hazırladı.
"Evde, az önce onu alıp geldim. Yemek yiyecektik de ekmek yokmuş, onu almaya çıktım ben. "
Tarık bir an rahatlar gibi oldu ama ardından gölgeleri hatırladı. Ayhan'a hiçbir şey demeden merdivenleri koşar adım tırmanmaya başladı. Ayhan, Tarık'ın beyaza kesen suratından endişelenip merdivenleri onun arkasından tırmandı. Tarık elleri titreyerek kapıyı açmayı başardığında, "Abi ne oluyor, ne bu telaş? " diyen Ayhan'a aldırış etmedi. "Buğra! " diye çığırdı. Ses yoktu. Odasına koştu, kapısı açık odada, yatağın üstünde çantası ve forması atılı duruyordu. Kalbi titredi. Kendi odasına koştu, sabah bıraktığı gibiydi. Banyoya baktı, boştu. Ayhan anlamsız gözlerle, olanı kabullenmek istemeyerek ona bakıyordu. Boş olduğunu gördüğü balkona çıktı, aşağı baktı. Onu yerde, bedeni çarpılmış bir şekilde göreceğini düşündü. Yoldan geçen birkaç çocuktan başka kimse yoktu. Ağlıyordu; nereye gitmişti kardeşi? Ayhan hem vicdan azabı hem de suçluluk hissiyle dolmuştu.
"Hiç oyalanmadım, fırına gittim geldim. En fazla on dakika, " Tarık yaşlı gözlerini elini omzuna yerleştiren Ayhan'a çevirdi. Dudakları titreyerek, "Polisi ara, " diyebildi. Sonrası onun için karanlık, Ayhan için ayıkken gördüğü bir kabustu.





