"Allahu ekber Allahu ekber... "
Ezan sesiyle gözlerini açtı. Üşümüştü ve çişi gelmişti. Aceleyle yatağından çıkıp banyoya yöneldi. Hava daha tam aydınlanmamış olduğundan ışığı açtı. İşi bittiğinde ellerini yıkayıp abisinin odasına yöneldi. Yorganını bacağının arasına sıkıştırıp uyuyan Tarık'a gülümseyerek baktı. Eskiden, kışın birlikte yer yatağında yatarlardı. Gece abisi üzerini açtığında yorganı çekiştirir üstünü örtmeye çalışırdı. Tarık'ın uykusu o kadar ağır olurdu ki bazı zamanlarda annesini uyandırır, "Abim üstümüzü açtı yine, " derdi.
O günleri hatırlamanın etkisiyle usul adımlarla yatağa yaklaştı. Yorganı çekiştirerek abisinin üstünü örtmeyi başardı. Yeniden odasına gidecekken kapıya yönelmiş ayaklarını gerisin geri döndürdü ve Tarık'ın yanına girdi. Tarık hafifçe mırıldanarak gözlerini açtı. Buğra'nın yanına sığmaya çalıştığını görünce gülümseyerek kenara çekildi ve kollarını ona sardı.
Yeniden uykuya dalan Tarık telefonunun çalışıyla uyandı. Buğra'yı uyandırmadan onun üstünden atlayarak yataktan çıktı. Masaya uzanıp telefonunu eline aldı ve son çalışında Figen'e cevap vermeyi başardı.
"Efendim aşkım. "
"Hâlâ uyuyor musun sen? "
"Sayende uyandım canım, saat... " Kaç diyecekken kulağından ayırdığı telefona baktı ve 8:40 olduğunu gördü.
"baya geç olmuş be, " dedi.
"Ne sandın? Sabahın köründe seni niye arayayım? "
"Öyle tabii, dün yorulunca sızmış kalmışım. Gerçi gece tuhaf bir olay da yaşadım. "
"Ne gibi? " dedi Figen. Sesi endişeli ve meraklı geliyordu.
"Boş ver ya, sanırım yeni bir yere yerleşmenin etkisi. Hırsız girdiğini sandım ama kimse yoktu evde. "
Tarık dudağını ısırdı. Böyle saçma bir olayı Figen'e neden anlatmıştı ki?
"Aşkım hırsız nasıl girecek oraya? "
"Girmemiş zaten canım, ben öyle sandım. Hayal gördüm galiba. "
"İyisin şimdi değil mi? "
Figen iyiden iyiye endişelenmişti.
"İyiyim iyiyiz, merak etme, " dedi güven veren rahatlatıcı ses tonuyla.
"Peki; ee n’apacaksınız bu gün? "
Tarık mutfağa yöneldi bir yandan Figen'le konuşurken çaydanlığı doldurup ocağa koydu.
"Önce kahvaltı yapacağız, tabii bunun için önce hazırlamam lâzım, " dedi gülerek ve demliği çaydanlığın üzerine oturttu. Ocağı yaktı.
"Hazırlarsın canım, kahvaltı hazırlamakta ne var. "
"Tabii ki hazırlarım. Çayı koydum bile. "
"Aferin benim hamarat aşkıma, öpüyorum yanacıklarından benim çıkmam gerekiyor. "
Tarık omzuyla kulağı arasına telefonu sıkıştırmış, buzdolabından peyniri çıkarıyordu. Aklına gelen fikirle, "Bir kere de yanaktan değil de dudaktan öpsen ne var? " deyip kıs kıs gülerken, "Tarık ya, gıcıksın gıcık, " diyen Figen'e bastı kahkahayı. Onun kızaran yüzü gözlerinin önüne gelmişti. O gülerken telefonun dıt eden sesi Figen'in gittiğini anlatıyordu. Telefonu kapattığında su kaynamıştı.
Çay paketini açıp demliğe çayı döktü, kaynayan suyu da çayın üzerinde gezdirdi. Demliği çaydanlığın üstüne yeniden oturtup çay demlenirken peynir, zeytin çıkardı kaselere koydu. Domates, salatalık dildi bir tabağa. Çayın demini aldığını tahmin edip ocağı kapattı. Ekmek yoktu, odaya yönelip Buğra'ya baktı, hâlâ uyuyordu. "Buğra uyan artık hadi kahvaltı yapacağız, " diyerek yatağa yaklaştı. Yorganı üzerinden aldığında Buğra gözlerini kırpıştırarak uyandı.
"Sen elini yüzünü yıka, ben ekmek alıp geliyorum, " diyen Tarık çoktan kapıya yönelmişti. Anahtarı kapının kilidinden ayırıp yanına aldı ve evden çıktı. Ayakkabılarını giyerken, "Günaydın delikanlı, " diyen sesle başını kaldırdı. Lacivert pantolon, gri çizgili mavi gömlek giyinmiş, saçı sakalı bakımlı, ellili yaşlarda bir adam yanı başında duruyordu.
"Günaydın amca, " dedi Tarık.
"Yeni geldin galiba sen, daha önce görmedim seni. "
Adamın buğulu, bariton bir sesi vardı. Tarık içten içe, tam dublör sesi olabileceğini düşündü. "Evet amca, dün yerleştim. "
Adam elini tırabzanlara koyup, etrafı şöyle bir inceledi, bakışlarını yeniden Tarık'a çevirdi.
"İsmim Muhsin, yıllardır buradayım. Bir ihtiyacın olursa sekizinci kat yetmiş üç numaraya gel, komşuyuz artık. Yardımcı olmamız gerekiyor birbirimize. " Tarık gülümsedi, buraya geleli düzgün birisini görmüştü çok şükür.
"Sağ ol Muhsin Amca, ben de Tarık. Sende bir sıkıntın olursa gelebilirsin. Komşu komşunun külüne muhtaçtır. "
Muhsin güldü, hoşuna gitmişti Tarık'ın tavrı.
"Eyvallah Tarık oğlum, gelirim elbet. Haydi Allah'a emanet, " dedi ve merdivenleri çevik adımlarla inmeye başladı. Tarık, adamın enerjisine hayran kalarak bir iki saniye izleyip o da merdivenlere yöneldi.
Aparttan çıkınca karşıya, sağa ve sola ayrılan üç yoldan sağdakine döndü. Karşıdaki yol, çarşıya giden dolmuşun durağına, soldaki yol ise kampüse gidiyordu. Sağdaki yolda ise, marketler, fırın, kırtasiye gibi dükkanlar bulunuyordu. Köşedeki fırından iki ekmek alıp oyalanmadan geri döndü. Sabah saatlerinde sokaklar tenhaydı. Aparta geldiğinde kapıdan çıkan iki genç kenara çekilerek yol verdi. Gençlerden birisi kot pantolon ve tişört giymişken birisi henüz eşofmanıyla geziyordu. Hızlı adımlarla merdivenleri çıkıp kapıyı açtığında Buğra'yı telefonla konuşurken buldu. Eve giren Tarık'ı gören Buğra,
"Şimdi geldi dayı veriyorum, " diyerek Tarık'ın evde bıraktığı telefonunu ona uzattı. Tarık, telefonu alıp kulağına götürdüğünde, ne zaman duysa huzursuzluk hissettiren hırıltılı sesi işitti.
"Selamünaleyküm yeğenim. "
"Aleykümselam dayı, buyur bir haber mi var? "
Elindeki ekmeği masaya bırakırken iyice gerilmişti. İç çekti derince. Süleyman Dayısı aramışsa mutlaka ondan bir haber var demekti.
"Mahkemesi var bu gün. Öğleden sonra saat üç de. "
"İyi, peki sonuç ne çıkacak belli bir şey var mı? "
Çaydanlığı ocaktan alıp masaya bıraktı. Dolabı açıp sütü çıkardı. Sütü cezveye boşaltırken,
"Avukat müebbet istemiyle yargılanır dedi ama karşı tarafın avukatı akli dengesinin yerinde olmadığını öne sürecekmiş. Hakim muhtemelen rapor ister akıl ve ruh hastalıkları hastanesinden diyor. "
Tarık cezveyi hırsla tezgaha vurdu. İçindeki süt sıçrayıp etrafa dağıldı. Buğra oturduğu sandalyede yerinden zıpladı.
"Ne demek akli dengesi yerinde değil dayı? O canavar benim anamı babamı öldürdü. Bizi sahipsiz kimsesiz bıraktı. Öyle bir caninin hakkı hastanede yatmak mı dayı? "
Yüksek çıkan sesi sonlara doğru titredi. Buğra'ya baktı arkasını dönüp. Oturduğu yere iyice sinmiş, çakmak çakmak olan gözleri ağlama sinyalleri veriyordu. Elini yumruk yapıp iyice sıktı. Parmak boğumları beyazlarken tırnakları etine geçmişti. Cezveye biraz daha süt koyup ocağın altını yaktı, sütü ısınmaya bıraktı.
"Avukatın dediği bu yeğenim. Elden gelir bir şey yok. O şerefsiz de avukat tutmuş, hem ağır tahrik vardı hem de akli dengesi bozuk diyormuş bunun avukatı. "
Tarık, her duyduğu cümleyle kızarıyor, öfkeden deliye dönüyordu ama bağırmamak için çaba göstermesi gerekiyordu. Buğra'nın bu şeylerle karşı karşıya kalmasını istemiyordu. İşin aslı bir nevi kendini suçlu hissediyordu.
"Ağır tahrikmiş, evimizi bastı, annemi katletti. Onu durdurmaya çalışan babamı öldürdü ve ağır tahrik ha! Haneye tecavüz nereye gitmiş dayı? "
"Yeğenim, biliyorsun annen... " O sıra ses kesildi.
"Dayı... Dayı, " diye birkaç kez seslendi Tarık.
"İşim çıktı yeğenim, seni sonra ararım ben, " diyen adam telefonu kapattığında süt kaynamış taşıyordu.
**********
Apartın iki sokak arkasındaki ilkokulun bahçesi çocuk sesleriyle çınlıyordu. Tarık Buğra'nın elinden sıkı sıkı tutarak çocukların arasından okul binasına doğru yürüdü. Muhtarlıktan aldığı ikametgah belgesiyle okula gelmiş, kaydı yaptırmak için müdüriyete girecekti. Kapıdaki nöbetçi öğrenciye,
"Müdür odası nerede acaba? " dedi. Yeşil yelek altına krem rengi gömlek, altına gri pantolon giyinmiş öğrenci, Tarık ve Buğra'yı baştan aşağı süzdü. Kısa kesilmiş kumral saçlarını eliyle karıştırarak, " Şu taraftan gidin, koridorun sonunda, " dedi boştaki elinin işaret parmağını göstermek istediği yöne doğru uzatarak.
"Sağ ol, " diyen Tarık öğrencinin gösterdiği koridora yöneldi. "Müdür odası" yazan odanın kapısını tıklattı.
"Girin! " diyen otoriter sesle birlikte kapıyı açtı. Masasında kemik çerçeveli gözlükleri burnunun kemerine yerleşmiş, kulak diplerindeki kır saçlarının alın ve tepe bölgesini terk ettiği, sinek kaydı traşlı, başındaki eksik kılları bıyığında yaşatmak ister gibi gür bıyıklı müdür çipil gözlerini kapıya çevirdi.
Buyurun delikanlı, " dedi.
"Kardeşimi okula kaydetmek için geldim, " diyen Tarık, Buğra'nın elini bırakmadan kapıyı içerden kapatıp müdüre doğru yürüdü.
"Demek kayıt için geldiniz, peki niye geç kaldınız? Yerimiz var mı bakalım önce de; oturun siz şöyle.”
Müdür masanın önünde dizili deri koltukları eliyle şöyle bir gösterip önündeki defteri açtı. Lacivert kaplı defterin neredeyse bütün sayfaları dolmuştu. Sonlara yakın bir sayfayı bulan müdür, parmağıyla yukardan aşağı yazıları takip ederken bir yerde durdurdu parmağını ve, "Neyse ki "C" sınıfında bir kişilik yerimiz varmış. Ver kimliğini kardeşinin, ismin nedir senin küçük delikanlı? "
Gözlüklerinin üstünden Buğra'ya bakarak gülümsedi. Buğra, utangaçça, "Buğra öğretmenim, " dedi ama sesi fısıltı gibi çıkmıştı. Tarık kimliği müdüre uzattı. Müdür önce deftere, ardından bilgisayara bilgileri girerken, "Artık deftere yazan pek kalmadı ama yılların alışkanlığı ve teknolojik aletlerin bozulabileceği gerçeğini göz önünde tutarak her şeyi deftere yazarım. "
Tarık sessizce müdürü dinliyor, Buğra ise heyecandan kalp atışlarını kulaklarında duyuyordu.
"İşte oldu, hayırlı olsun delikanlı, artık Buğra öğrencimiz. "
Tarık hafifçe yerinde kıpırdadı, "Peki hocam ders saatleri nasıl olacak, sabahçı mı, öğlenci mi? "
"Sabahçı olabilir ancak, öğlede yer yok. "
"Peki hocam, neler alınacak? "
"Formayı alın öncelikle, diğer gerekli olanları öğretmenimiz liste halinde verir. "
"Oldu hocam, yarın getiririm kardeşimi, iyi günler kolay gelsin size. " Tarık ayağa kalkınca müdür de kalktı, el sıkışıp ayrıldılar. Buğra artık öğrenciydi.
*********
Eve girdiklerinde neredeyse akşam olacaktı. Bütün gün dolaşmışlar ve forma, çanta, suluk, beslenme çantası, ayakkabı alınmış, Buğra da tıraş olmuştu. Ellerinde malzemelerle eve girdiler. Tarık, Buğra'yı banyo yaptırdı. Tırnaklarını kesti. Buğra sol elinin tırnaklarını kesebiliyordu ama sağ elinin tırnaklarını henüz kesemiyordu. Buğra'nın hazırlığı bittiğinde yemek saati gelmişti.
Buz dolabını açtı. Sebzelikteki sebzeler albenisi ile duruyordu. "Ne pişirsem acaba? " diye düşündü. Yeşil fasulye vardı ama nasıl pişireceği hakkında en ufak fikri yoktu. "O olmaz, " dedi sesli düşünüyordu. Patlıcana kaydı gözleri, "neyini pişirsem ki? " dedi. Aklı bomboştu, alnını kırıştırdı. "Ne zor bir iş bu ne pişireceğini düşünmek, " deyip dolabı kapattığında, "Tabii ya! Mis gibi menemen dururken niye düşünüyorsam?" diyerek dolabı kararla açtı.
Üç tane en kırmızısından domates, bir acı, bir tatlı yeşil biberi alıp dolabı kapattı. Dolabın yanına sıkıştırdıkları dörtlü şifonyerden bir tane küçük baş kuru soğan aldı. Tavayı çekmeden çıkarıp ocağın üstüne koydu. Soğanı doğrama tahtasında ince ince kıydı, tavaya boşalttı. Biberleri de küçük küçük doğrayıp soğana ekledi. Domatesleri soydu, tavaya az miktar yağı katıp ocağı yaktı. Tava ısınıp soğan ve biber kavrulana kadar domatesleri doğradı. Kavrulan soğana domatesleri ilave ettiğinde yükselen kokuyu içine çekti. Domates pişerken tezgahın üstünü toplayıp kabukları çöpe attı, oluşan bulaşığı yıkayıp seleye koydu. Arada karıştırdığı domatesler pişince iki tane yumurtayı dolaptan alıp kırdı. Üzerine pul biber gezdirdi. Son anda aklına gelen, tuz ayrıntısıyla elini kafasına vurduğunda onu izleyen Buğra kıkırdadı. Üzerine ekelediği tuzu mecburen karıştırdı. Yumurta dağılmıştı ama neyseydi; böyle de lezzetli oluyordu.
Pişen menemeni masaya tavayla koydu. Yoğurt çıkardı, kaseye koydu. Zeytin peynir... Dolapta kahvaltılık ne varsa masaya koydu. Gelirken aldığı ekmeği de çıkarıp sofraya oturdukları sırada kapı çaldı. Buğra, yerinden hareketlenip kapıyı açmaya gideceği sırada, "Kim o demeden açma! " diyen abisine başını aşağı yukarı sallayarak cevap verdi.
"Kim o? " dedi kapının önünde beklerken.
"Benim evlat, Muhsin. "
Buğra abisine, 'açayım mı? ' bakışı atarken Tarık çoktan ayağa kalkıp kapıya gelmişti. Buğra'yı kenara çekip usulca kapıyı açtı. Muhsin elinde tabak, gülümsedi.
"Yemek getirdim size, yemeğinizi yememişsinizdir umarım. "
"Teşekkür ederim Muhsin Amca, ne zahmet ettin, yeni oturmuştuk sofraya. Buyurmaz mısın? " dedi kapının kanadını biraz daha açarak Muhsin'e yol gösterirken. Aslında girmesini pek istediği söylenemezdi ama nezaketi de elden bırakmak istemiyordu.
"Rahatsızlık vermeyeyim evlat, afiyet olsun size. Başka bir gün çayınızı içmeye gelirim, " dedi arkada sessizce duran Buğra'ya gülümseyerek. Tabağı aldı Tarık ve adamın çekilip gitmesiyle kapıyı kapattı. Tabakta taze fasulye vardı.
Tarık bulaşıkları yıkarken televizyonu açan Buğra, Aslan Koruyucuları çizgi dizisini izliyordu. Hayvanların renkli çizimleri, hareketleri, yaşadıkları maceralar bütün ilgisini çekmişti. Az olan bulaşığı bitiren abisi de yanına gelip oturdu. Evde televizyonun sesinden başka ses yoktu. Tarık biraz çizgi diziyi seyretti ama sıkılmıştı. Odasına yönelip birkaçı geçmeyen kitaplarından birisini aldı. Korku, gizem gerilim, polisiye ve analitik düşünce yapısını geliştiren kurgular dikkatini çekerdi. Geçen gün aldığı, adı henüz duyulmamış yazarın kitabını okumaya karar verip salona, Buğra'nın yanına geçip oturdu.
"Kayıp ruhlar ormanı" isim ve arka kapaktaki tanıtım ilgisini çektiği için almıştı. Birkaç sayfa okumuştu ki dışardan gelen sesle yerinde zıpladı. Kitabın gerilimine o kadar dalmıştı ki duyduğu ses korkmasına neden olmuştu. Kitabı kenara bıraktı.
"Kadın bu kitabı hangi kafayla yazdıysa? " diye söylenerek balkonun açık kapısını kapattı. Buğra'nın diziyi izleyen gözleri iyice küçülmüştü. "Hadi yatağına gidip yat, " diyen abisine uyuşuk gözlerle baktı. Hımbıl adımlarla yerinden kalkıp odasına yöneldi. Tarık da televizyonu kapatıp Buğra'nın üstünü değiştirmesini ve tuvalete girip çıkmasını bekledi. O yatağına girdiğinde mutfağın ışığını kapatıp kendi odasına yöneldi. Üzerini değiştirdi, tuvalete girip çıktı, dişlerini fırçaladı. Kitaba devam etmeyi düşündü ama iyiden iyiye uykusu gelmişti. "Boş ver, sonra okurum, " diyerek yatağına girdi. Figen'e mesaj atmayı düşündü bir an ama ardından vazgeçti. Gün içinde defalarca konuşmuşlardı. Sessizlik evin içinde hakimiyetini kurmuş, sönen ışıkların ortaya çıkardığı karanlıkla kol kola girmişti. Açık pencereden içeri dolan hafif hava akımı perdeyi dalgalandırıyordu. Koridorun yanan ışığı Tarık'ın odasını alacakaranlığa sevk etmişti.
Tak, tak, tak...
Uykuyla uyanıklık arasında yine ayakkabı sesini duydu. Tak, tak, tak... Aldırış etmedi ama her gece bu sesi duyma ihtimali huzursuzca kıpırdamasına neden oldu. Dalgalanan perdenin arasından buz gibi bir hava akımı bedenine değdiğinde yorganı iyice üstüne çekti. Gözlerini hafifçe araladı, ağzından çıkan sıcak karbondioksit buğulanıyordu. Yorganı kafasına çekti. Pencereyi kapatmasını söyleyen aklına bedeni karşı geliyordu. Kendi nefesiyle ısınmaya başlarken gözleri yeniden kapandı. Uyumak üzereydi. Ayakkabı sesi düzenli aralıklarla, tak, tak, tak ediyordu.
"Işıkları kapat! "





