İçeriğe geç

GARDİYAN

Bölüm 24 · 12 dk okuma

GARDİYAN

Bölüm 24

Ömer iz peşinde

“Ona söyleyin, gardiyandan selam getirdim,” dedi. Dudağı yukarı doğru kıvrılmış, sırıtıyordu. Sırtındaki sert nesne baskısını hafifletti, adam cebinden telefonunu çıkarıyor olmalıydı ki çok geçmeden haklı olduğunu anladı.

“Reis, polisin birisi sana gardiyandan selam getirmiş,” dediğini duydu.

“Tamam reis, geliyoruz,” dedi ve kapattı telefonu. Ömer’i sert nesneyle dürtüp, “ Yürü gidiyoruz, “ dedi.

Ömer tek hamlede adamı yere serebilir, derdest edebilirdi fakat bu işine gelmezdi. Onun istediği olay çıkarmak değil Cenk’i görmekti. Ondan alacağı bilgiye göre hareket edecekti sonrasında. Az önce köpeğin çıktığı sokağa girdiler. Her yer çöp ve pislik doluydu. İğrenç bir koku sokağı sarmıştı. Başka bir sokakta yanan lastik, gökyüzünü karartmış ve yanık kokusu her yere sinmişti. Üstlerine kurum yağıyordu.

Sokakta, ayakları çöplere dolanarak yürümeye devam ettiler. Köpek de onlarla birlikte yürüyordu lâkin az önceki saldırganlığı yok olmuştu. “Dur! “ dedi adam, Ömer durdu. Sokağın ortasında yalı kazığı gibi dikildiler bir müddet ve yan yana dizilmiş harabe evlerden birinin kapısı açıldı. Evden çıkan iki kişi yanlarına gelip Ömer’in birer koluna girdiler.

“Sen gidebilirsin, “ dedi iki adamdan kısa olanı ve Ömer’i getiren adam, Ömer yüzünü görmeden çekip gitti. Kısa olan, “ Yürü, “dedi Ömer’e ve eve doğru çekiştirdi.

Ömer itirazsız itaat etti. İçten içe diş biliyordu lâkin köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyecekti. Eve ilk adımı attığında boğucu hava yüzünü yaladı, etraf sigara veya esrar dumanına boğulmuştu. Umarım sigaradır, diye diledi Ömer, dumanı bile kafa yapabilirdi esrarın ki bu isteyeceği bir şey değildi. Hele ki çakalların arasında savunmasız bir kuzudan farksızken.

Köhne evin dar koridoruna çekildi kollarından, adım attığı parke zemin gıcırdıyordu. Duvarların saman sarısı rengi iyice koyulaşmış ve yer yer dökülmüştü. Koridorun sonundaki odaya kadar sürüklendi ve açılan kapıdan içeri iteklendi. Ömer, birkaç adım sendeledi fakat toparlanması uzun sürmedi. Eve yayılan dumanın kaynağı bu oda olmalıydı. Ömer öksürmemek için kendini zorladı. Boğazına gelip yerleşen gıcık işini zorlaştırıyordu. Oda loş ışığın içinde duman altıyken dumanların arasında oturan bir gövde belli belirsizdi.

“Beni görmek için gelen ilk polissin, bu şerefi neye borçluyum? “

Ömer yüzünü seçemediği adamın siluetine baktı. Dimdik duruşunu kollarını göğsünde kavuşturarak taçlandırdı. Başı dik, kendinden emin duruyordu. Atletik vücudu geçit vermez dağ gibiydi.

“Gardiyana borçlusun Cenk Solak,” dedi.

Cenk’in silueti yavaşça ayağa kalktı, gölgesine bakılırsa en az Ömer kadar yapılı birisiydi.

“Siz çıkın çocuklar! “ dedi kendi ekibine.

Birbirlerine bakan uzun ve kısa adam Cenk’in lafını ikiletmeden odadan çıktılar. Kapının biraz da olsa açık kalması dumanı azaltmıştı. Ömer’e yaklaşırken, “Gardiyan yıllar önce öldü, bana nasıl selam getirmiş olabilirsin? “ dedi.

Ömer de ona doğru yürüdü. İki beden odanın ortasında buluştu.

“Onun ölmediğini sen de benim gibi biliyorsun, maval okumayı bırak da o nerede onu söyle. “

Şimdi net görüyordu yüzünü. Gözleri küçük ve hafif çekikti. Yuvarlak ve küçük burnu yüzünü bebeksi bir görünüme bürüse de gür sakalları bunu ört bas etmişti. Uzun saçları kulaklarını kapatmıştı.

“Yangının üzerinden yirmi yıl geçti komiser, sokakta görsem tanımam, sen bana nerede diye soruyorsun.”

“Onun yaşadığını biliyorsun yani! “ Ömer avını kıstıran avcı gibi baktı muhatabına. Cenk kendinden ödün vermeden susuyordu. Burun buruna, birbirlerinin gözlerine kilitlemişlerdi bakışlarını. Birisi galip çıkacaktı bu odadan.

“Ben öyle bir şey demedim komiser. “

“Dört yüz doksan üç kişi, kişi demek yanlış, çocuk; o gece öldü Cenk. Senin sağ çıktığın, korkudan ağladığın yangında onlar can verdi. Kim yaktı yetimhaneyi? “

“Nerden bileyim ben! “ Bağırdı, bağırışı kızgınlıktan çok gerçeğin hatırlatılmasınaydı.

“Çocuktum, bende çocuktum. Bende korkmuştum, gardiyanı o gece görmedim, bilmiyorum. “

“Onun yandaşlığını yaptın, onun isteğiyle çocukları dövdün, sana hiçbir şey söylemediğine inandıramazsın beni! “

Ömer de Cenk’in ses tonuna uyum sağlamış bağırıyordu.

“Yaşamak için, dayak yememek için yaptım, dövdüm evet, ne derse yaptım evet, çünkü ben yapmasam başkası yapacaktı ve ben dayak yiyen olacaktım. Ben miyim suçlu? “

“İnsan yaptığı hataya çeşitli bahaneler üretmeye çalışır Cenk, senin yaptığın da bu. Diğer çocuklar gibi olabilirdin, temiz çocuklar gibi. Şimdi geçmişin defterini tamamen kapatabilir, vicdanındaki yükü hafifletebilirsin, ayağına bir şans geldi bunu geri çevirme, söyle gardiyan nerede? “

“Bilmiyorum, dedim sana! “

Ağzından çıkan sözcükler diliyle dişinin arasından tıslayarak çıktı. Yüzü kızarmış, bütün bedeni gerilmişti.

Ömer bir adım geri çekildi, şimdi Cenk’in sadece gözlerini değil yüzünü net görüyordu.

“Onun yaşadığını biliyorsun ama! “

“Bilmiyorum, öldü dediler bize! “

Cenk’in gözünden koyu bir korku gölgesi gelip geçti. Yalan söylüyordu ve Ömer bunun farkındaydı. Ömer göğsünde kavuşturduğu kollarını çözüp ellerini cebine koydu.

“Sen bilirsin, dosyayı yeniden açtım, kundaklama suçundan seni attırırım içeri, elimdeki tek şüpheli sensin, gardiyan da öldü zaten, değil mi? “

Cenk Ömer’in ciddi mi yoksa yem mi attığını anlamaya çalışarak baktı yüzüne. Ömer’in yüzünde en ufak bir mimik işareti yoktu. Kaya gibi tepkisizdi yüzü. Onun soğukkanlı duruşu Cenk’i tedirgin etmeye yetmişti.

“Ben yakmadım, bunu herkes biliyor, yüzden fazla şahidim var. “

Ömer’e yaptığı açıklama aslında kendineydi, kafası o kadar çok karışmıştı ki geçmiş flu bir hale bürünmüştü. Yıllardır ne yetimhaneyi ne de gardiyanı düşünmüştü. Geçmişi eskimiş çamaşırlar gibi çöp kutusuna atmıştı. Bu gün Ömer’in gelişi onun için dejavu yaşamak gibiydi, hatırlıyordu ve çöp kutusu zihnine kusuyordu.

“Senin o şahit dediklerinin hiçbiri seni sevmiyor, nefret ediyorlar senden. Diğer arkadaşlarının da senden farkı olmayacak, işin bitti Cenk.”

Cenk’in benzi atmaya başladı, haklı olduğunu biliyordu. Hiçbiri Cenk masum demezdi, geçmişin hesabını sorma fırsatını bulmuşken kim onu affederdi ki? Yutkundu.

“Kanıtlayamazsın,” dedi, sonra kafasında bir ışık belirdi. Hafifçe gülümsedi, gözleri umutla parladı. “Muhsin Baba var, o doğruyu söyler, biz odadaydık gelip bizi çağırdığında, o kesinlikle doğruyu söyler. “

Ömer karşısında çaresizce çıkış arayan adama acıyarak baktı. Nasıl da her şeyden habersizdi. Hâlâ o acemi, kendini bir halt sanan küçük çocuktu.

“Cenk, “ ismini fısıldadı Ömer ve az önceki gibi yüzünü yüzüne yaklaştırdı. Burun buruna geldiler önce ve Ömer dudağını onun kulağına yaklaştırdı.

“Muhsin öldü, onu gardiyan öldürdü! “ dedi fısıltıyla. Cenk göğsünü boşaltır gibi nefesini koyverdi.

“Tanrım! “ dedi yalvarırcasına. Dizlerinin titrediğini hissediyordu. Yaşadığı travma Ömer’in gözünden kaçacak gibi değildi.

“Hepinizi sırayla öldürmek gibi bir niyeti de olabilir tabii ama eminim sana dokunmaz, ne de olsa sen seçilmiş çocuğusun. Hatta Muhsin’i de birlikte öldürmüş olabilirsiniz. Bence bu çok mantıklı. “

Ömer’in her sözü Cenk’i renkten renge salıyordu. Gardiyan geri dönmüştü ve yetmezmiş gibi bu polis de başına bela olmuştu.

“O değildir belki, insan abisini neden öldürür ki? “ diyebildi, sesi kurumuş boğazından zoraki çıktı.

Ömer o an anladı ki Cenk, gardiyanı sandığından daha çok tanıyordu.

“Abisi olduğunu da biliyorsun, demek tahminimde haklıyım. “

Cenk konuştukça battığını tüm varlığıyla hissetti. Söylediği her kelime bu polis tarafından cımbızla alınıp farklı anlamlar yükleniyordu. Köşeye sıkıştığını hiç bu kadar net hissetmemişti.

“Abi derdi ona, oradan biliyorum ben, bana o söylemedi.” Çaresizlikle çırpınıyor, düştüğü durumdan kurtulmaya çalışıyordu.

“Boşuna uğraşma Cenk, benim elimden kurtulamazsın, ne biliyorsan anlat. “

“Bilmiyorum, gerçekten onu yangından sonra hiç görmedim. “

Ömer, Cenk’in doğru söylediğine ikna olmuştu neredeyse. Son kozunu da kullanacak ve bu işi burada bitirecekti. Hislerinde şimdiye dek yanıldığı vaki değildi ve hisleri Cenk’in bir şeyler bildiğini söylüyordu.

“Peki, sen bilirsin ne diyorsan o olsun. Fakat şunu bil, ben daha buradan çıkmadan ekipler kapınıza dayanacak. Gardiyan ve şu içtiğin zıkkım seni yakacak Cenk, “ dedi ve göz kırptı. Elleri ceplerinde rahatça arkasını Cenk’e döndü ve kapıya yürüdü. Cenk öylece ardından bakıyordu ki telefonu çaldı. Telaşla telefonu kulağına götürdü, dinledi ve tek kelime söylemeden telefonu kapattı. Ömer kapıya ulaşmış odadan çıkıyordu ki, “Dur! “ dedi. “anlatacaklarım var. “

Ömer, Cenk’in onu görmediğinden emin, zaferle sırıttı. Durdu, önüne dönmeden, sertliğinden ödün vermeden, “Konuş, “ dedi ve Cenk’e döndü.

Cenk, Ömer geldiğinde oturduğu koltuğa yeniden oturdu. Hafızasındaki sis perdesini aralama vakti gelmişti.

“Aşağı atladık pencereden, Muhsin Baba ve bir sürü çocuk daha vardı. Benim bileğim burkuldu, diğerlerinin başka yerleri kırıldı veya incindi. Deli gibi yağmur yağıyordu ve biz sürekli ağlıyorduk. Yurtta kalan çocukların sesini duyuyordum, bağırıyorlar, yardım istiyorlardı. O dehşet bir andı ve ben pişman olmuştum, gardiyanın yanında yer alıp çocuklara yaptıklarım öyle mantıksız ve gereksizdi ki, ne yazık ki bunu ölüm korkusuyla anlamıştım. Yüzüm gözüm is içinde seke seke binanın diğer tarafına yürüdüm. Yangın hâlâ devam ediyor yağmur ise durmamasına rağmen ateşi söndürmüyordu. Belki birilerini kurtarabilirim diye düşündüm. Mutfak tarafına gelince patlayan camları gördüm ve camdan çıkan onu, yanıyordu. Yanına koştum ama yaklaşmak imkansızdı. Dönüyor, yere yatıyor yeniden ayağa kalkıyordu. Yağmur olmasa diri diri yanacaktı fakat yağmur onu söndürdü. Simsiyahtı her yanı, saçları yanmıştı ve yüzü ; kıyafetleri yanmıştı. Yardım çağırmak için bağırdım, bana baktı, sus der gibi parmağını dudaklarına götürdü ve ormana doğru koştu. Sustum, onu gördüğümü kimseye söylemedim. “

“Bir daha görmedin mi onu? “

“Hayır, hiç görmedim. Hepimiz başka yurtlara gönderildik sonrasında, diğer çocukları da görmedim. “

Cenk sustu, Ömer sustu...

Sözün bittiği yerdi geçmiş ve acılar. Faysal’ın dediği gibi tek suçlu vardı, gardiyan.

Ömer mahallenin pis sokaklarını arşınlarken Cenk başını ellerinin arasına almış düşünüyordu. O gece başka bir şey daha olmuştu ama bir türlü hatırlayamıyordu.

Ömer mahalleden çıkınca köşede bekleyen ekip aracına yöneldi. Onu gören üniformalı memurlar kapıyı açıp dışarı çıkacaklardı ki Ömer çıkmayın diye işaret etti ve araca yaklaştı. Genç memurlar, Ömer’in çağrısıyla buraya gelmişlerdi ve bir saattir burada bekliyorlardı. Ömer kurduğu plan doğrultusunda başarılı olmanın gururuyla aracın tavanına elini koyup başını eğdi. Açık camdan içeri bakıp, “Sağ olun çocuklar, sorun yok gidebilirsiniz, “ dedi ve yürüdü. Ömer, köpek karşısına çıktığı anda başına gelecekleri anlamıştı. Tuzağın kokusunu alan iç güdülerine güvenerek Ali İhsan’a adresi ve mahallenin çevresini sarmasını isteyen mesajı atacak zamanı bulmuştu.

Vakit bir hayli geçmiş, ikindi ezanı okunmuştu. Ali İhsan’ı arayacaktı ki vazgeçti. Detayları sonra da anlatabilirdi. Saatlerdir nöbet tutuyordu ve evine gidecekti onu yormak istemedi. Tahmini ve iç güdülerine güvenerek yoluna devam edecekti. İçinden bir ses bu güce düğümün çözüleceğini söylüyordu ki o şimdiye dek hiç yanılmamıştı.

Adnan'ın Diyarbakır’a gitmesi Ömer için şanstı. İki yıldır birlikte çalıştığı amirini iyi tanıyordu ve onun bu işi çözemeyeceğini ilk gün anlamıştı. Ömer’in de karşısına şimdiye dek böyle çetrefilli bir olay gelmemişti ama biraz mantık, biraz araştırma ve iç güdüyle çözülemeyecek olay yoktu. Ömer için kusursuz cinayet yoktu, önemli olan doğru ip ucunu bulmaktı ve o bulduğuna emindi. Mahalleden çıkmış ve bir hayli yol almıştı ki önünden geçtiği teknolojik aletlerin satıldığı dükkana girdi. Metrekaresi küçük olan dükkanda yok, yok gibiydi. Cam kapıyı itip içeri girdiğinde yirmi yaşlarındaki, saçının ön kısmı jöleyle havaya kaldırılmış, çenesinde top sakalı, dizleri yırtık kot pantolonlu, zayıf ama kaslı genç ayağa kalktı.

“Buyurun hoş geldiniz.”

“Merhaba,” dedi Ömer, raflara dizili ürünleri inceleyerek.

“Nasıl yardımcı olabilirim, neye bakmıştınız? “

Ömer bir an dışarıda bir şeyini unutmuş gibi dışarı baktı ve elini dalgalı saçlarında gezdirdi.

“Şey, aslında ben küçük tuşlu bir telefon alacaktım. Annemin telefonu kırılmış, dokunmatik telefon da kullanamıyor. Şu eski tip avuç içine sığacak telefon var mı? “

Genç adam gülümsedi, müşterinin istediği şeyi sunabilmek bir satıcı için önemliydi.

“Elbette var, biz de aradığınız her şeyi bulmanız mümkün,” dedi ve rafların arasında kayboldu. Birkaç dakikalık arayışın ardından istediğini bulmuştu. Elinde küçük, paketine sarılı telefonla Ömer’in yanına geldi.

“İşte, bu olur mu? “

Ömer telefonu eline aldı, paketinden çıkarıp inceledi. Tuş takımını denetledi.

“Olur, bunu annem kullanabilir,” dedi ve telefonu genç adama yeniden uzattı.

Genç satıcı telefonu yeniden paket yapıp satışa hazır hâle getirecekti ki Ömer, “Paket yapmayın, “ dedi ve ekledi, “ücreti ne kadar? “

“Yüz elli lira. “

Ömer cebinden cüzdanını çıkarttı, içinden kredi kartını alıp ödemeyi oradan yaptı. Dükkandan çıkmadan kendi telefonundan hattını çıkarıp yeni aldığı telefona taktı. Genç satıcının meraklı bakışına gülümseyerek, “ Bütün numaraları anneme göre kaydetmem lazım yoksa beni topa tutar, “ dedikten sonra satıcının gülümsemesi eşliğinde dükkandan çıktı. Telefona bir numara girip kaydetti ve arka cebine koydu. Bu işi de hallettiğine göre içi rahat olarak asıl hedefine gidebilirdi.

Gideceği mekanın uzaklığı acilen araba kullanması gerektiğini yüzüne vururken yoldan geçen sarı taksiyi çevirdi. Yolcu bulma umudunda olan taksici durdu ve yolcusunu aldı.

“Hoş geldiniz, nereye gidiyoruz efendim? “ dedi nazikçe.

“Şehla Köyü’ne, “ dedi Ömer ve arkasına yaslandı. Şoför gülümsedi, o köy epey uzaktı ve taksimetre iyi yazacaktı.

Bir buçuk saatlik yolculuğun ardından, güneş kızıllaşmışken geldiler köye. Yol boyunca sessizlik hüküm sürmüştü şoför ve Ömer arasında. Ömer, şoförün söylediği miktarı hızlıca ödedi ve bildiği yoldan yürümeye başladı. O, sokakta kaybolurken şoför de geldiği istikamete direksiyon kırdı.

Kilit taş döşeli kaldırımlarda bu kez aceleci adımlar atıyordu. Önceki gelişinden kalma bir şeyleri kaçırdım duygusu zihnini kamçılıyordu. Bir şey vardı o evde, Ömer’in gözüyle gördüğü ama aklında yer edinemeyen bir şey. Hızlı adımlarla geldi kapısı hâlâ açık olan eski eve. Sokakta yine hiç kimse yoktu. “Acaba mahalledeki herkes yaşlı mı? “ diye düşünmekten kendini alamadı. İlk girdiğinin aksine alışkın adımlarla girdi eve, hava kararmaya yüz tutmuştu ve evin içi baya karanlıktı. Telefonunu çıkarıp fenerini açtı. Şimdi görüşü daha iyiydi.

Ev, önceki gelişinde nasılsa yine aynıydı. Üst kata çıktı, Hüsrev’in odasına bir kez daha bakmalıydı. Ne gördüğünü, onu rahatsız edenin ne olduğunu bulabilse bu sıkıntıları çekmesine hiç gerek kalmayacaktı lâkin belleği hatırlamamakta ısrarcıydı. Fenerin ışığında odaya yeniden göz gezdirdi. Aynıydı her şey. Yerdeki kağıtları yeniden kontrol etmek için eğildi. Eski tarihli gazeteleri tek tek kaldırıp bir tarafa düzenlice koydu. Kitaplara baktı, sayfalarını iki parmağının arasına kıstırıp hızla taradı. Açık uçlarını aşağı sarkıtıp silkeledi içlerinde herhangi bir şey varsa düşsün diye. Hiçbir şey yoktu. Derin bir nefes alıp koyverdi. Çömelmekten yorulan dizlerine oturarak rahatlattı. Toz pis umurunda değildi şu anda. Feneri kağıtların üzerinde tekrar tekrar gezdirdi ve gözüne çarpan punto harflerle ışığı sabit bir noktaya tuttu.

YETİMHANE YANGINI FACİAYLA SONUÇLANDI

“Tabii ya, “ dedi esefle. Öncede görmüştü bu yazıyı lâkin o vakit yangından haberi olmadığı için dikkatini çekmemişti. O an damarlarında akan hızlandı, alnı boncuk boncuk terledi. Tüyleri diken diken oldu. O aydınlanma anının verdiği adrenalinin tarifi yoktu. Gardiyan yangından sonra buraya dönmüştü. Hızla gazetenin tarihine baktı. Yirmi bir Eylül bin dokuz yüz doksan dokuz tarihliydi.

“O gece yola çıktın, buraya gelirken bir şekilde gazeteyi aldın ve buraya geldin. İyileşme sürecini burada mı geçirdin yoksa başka yere mi gittin? Gittiysen nereye gittin? Kendi başının çaresine bakabilmişsen yaraların fazla ağır değildi. Kendi kendini tedavi ettin. “

Yatak odasındaki dağınıklık aklına geldi. Ayağa kalktı heyecanla ve tahtaları gıcırdatarak yatak odasına geçti. Fenerin ışığı hâlâ dağınık olan kıyafetleri aydınlattı. Kıyafetleri tek tek yerden alarak inceledi. Büyük beden erkek kıyafetlerinin yanı sıra kadın kıyafetleri de vardı. İncelediği kıyafeti yatağın üzerine fırlatıyor, heyecanla göğsü inip kalkıyordu. Gardiyan buraya yıllar sonra gelmiş ve izini bırakmış olmalıydı. Kıyafetleri yandı demişti Cenk. Gömlekler, pantolonlar, bluzlar, etekler, gecelikler... Tek tek yatağın üzerine atarken onu gördü. Onca yığının altında parçalanmış kumaş parçaları kapkara duruyordu. Usulca, iki parmağıyla tuttuğu parçayı havaya kaldırıp fenerin ışığıyla inceledi.

Pantolona benziyordu, onu bırakıp yerdeki diğer parçayı aldı. “Gömlek bu, “ diye mırıldandı. Parçayı yere bırakırken bir ses işitti. “Şıp! “ Aldığı nefesi ciğerlerine hapsetti. Sesin yinelemesini bekledi. “Şıp! “ Alt kattan geliyordu. Bu sesi önceki geldiğinde de işittiğini hatırladı. “Mutfak, “ diye düşündü. Nefesini bırakıp yürüdü. Fenerin ışığında duvara düşen gölgesi heyulayı andırıyordu. Merdivenleri dikkatle, tek tek indi. Akşam saatleri geride kalmış, saat yirmi biri gösteriyordu. Nasıl da geçmişti zaman fark etmeden. Mutfağa geldiğinde o sesi yeniden duymayı bekledi. İçinde huzursuzluk yumak olmuş büyüyordu.

Bir yanı iç güdülerinin yanılmış olmasını dilerken diğer yanı yanılmamış olmayı diliyordu. Zaman geçtikçe yüreğinde hafif bir korku depreşmişti.

“Şıp! “

Bölüm sonu

4 yorum