Vurulan çekiç sesleri, çağrışmalar, vinç sesleri, kaldıraçlar, üstleri yağ ve kir içindeki çıraklar, “On bir on ikiyi ver, “ diyen ustalar...
Sanayi sitesinin bütün curcunası sabahın erken saatlerinde başlamıştı. Ömer, elinde bir isim ve adresin yazılı olduğu kağıt, siteye girdi. Araba kullanmayı bilmediği için sanayiye gelme gereksinimi de duymazdı. Buradaki işleyiş şekli ona yabancıydı ve her detayı dikkatle inceliyordu. Önünden geçtiği dükkan kaportacı olmalıydı. Tamponu dağılan aracın başında iki kişi uğraşıyordu. Yanlarına yaklaştı.
“Selamünaleyküm. “
“Ve aleykümselam, buyur, “ dedi iki büklüm eğilmiş belini doğrultan adam. Elindeki mitille elinin boyasını silmeye çalıştı fakat silmeyle geçecek gibi durmuyordu.
“Faysal Usta’yı arıyordum, dükkanı nerede acaba? “ dedi Ömer karşısındaki adamı incelerken. Nasırlı iri elleri vardı adamın. Yüzü kendi rengini kaybedip sıcağın ve çalışmanın etkisiyle kararmıştı. İnce bıyıkları ince dudaklarının üzerinde çizgi gibi duruyordu. Tek gözünü kısmış, dudağının sol tarafı yukarı kıvrılmıştı. Ömer’in arkasından vuran güneş görüşünü kısıtlıyor olmalıydı. Elini yeterince sildiğine kani olmalı ki mitili yere attı.
“Araban da yok, ne yapacaksın Faysal Usta’yı? “
“Önemli bir şey değil, bir arkadaşımın aracı bozulmuş onun için geldim. “
Ömer, bu insanların meraklı olmalarına sinir olduğu kadar onların birbirlerine tutkunluğuna da imrenmeden geçemezdi.
“Şuradan düz yürü, üç dükkan sonra sağa dön, baştan ikinci dükkan. “
“Eyvallah,” dedi Ömer ve yürüdü. Polis olduğumu söylesem dükkanı tarif eder miydi acaba? Diye bir düşünce akıl kıvrımlarında gezindi. Hemen her dükkanda hummalı çalışmalar sürüyor, bazı dükkanlarda eleman sayısının fazlalığı dikkatini çekiyordu. Tarif edilen dükkana gelince durdu, içeri girmeden önce dıştan inceledi. Üzeri sacla kaplı dükkanın diğerlerinden farkı yoktu. İçeride çalışan işçilerin sesi duyuluyordu. Büyük demir kapının tek kanadı açıktı. Yürüdü, açık kapıya gelince içeri bir adım atıp seslendi.
“Faysal Usta! “
Kendi seslerinin içinde ayırdına vardıkları sesle herkes sustu. Bir aracın altına sokulmuş üç çocuklukla gençlik arasındaki kişi dışarı çıktı. Uzun bir bacak hâlâ aracın altındaydı.
“Buyur, “ dedi çocuklardan birisi. Zayıf, beyaz tenine yağların bulaştığı çocuk Ömer’e yaklaştı. “Ne yapacaksın ustayı? “
“Bir işim düştü ona, nerede kendisi? “ dedi Ömer. Karşısında büyükmüş izlenimi vermeye çalışan çocuk en fazla on dördünde olmalıydı.
“Usta! Seni birisi çağırıyor, “ dedi başını geriye döndürüp bağırarak.
Aracın altından uzun bacaklar hareketlendi ve kayarak dışarı çıktı. Ömer adamı dikkatle inceliyordu. Ayağa kalkan adamı baştan aşağı süzdü. Boyu neredeyse iki metreydi. İri yapılı bünyesiyle çam yarması denilen tipe çok yakındı. Sakalları uzun, saçlarına karışmış gibiydi. Kıl yumağının içinde gözleri siyah elmas gibi parlıyordu. Bedenine uyumlu koca ellerini mitile sildi ve elini Ömer’e uzattı.
“Hoş geldiniz, buyurun ne işimiz var? “
Ömer, uzatılan yağlı eli hafifçe tutup bıraktı. Tiksinmezdi mikrop değil el emeği olduğunu bildiği kirlerden fakat eline yağ bulaşmasını da istemezdi.
“Faysal Bülbül, değil mi? “
“Evet, “ dedi Faysal ama şaşkın hâli Ömer’in gözünden kaçmamıştı.
“Yirmi yıl önce kaldığın yetimhane hakkında konuşmak için geldim, ben Komiser Ömer. “
Faysal, sağına soluna bakındı. Üç çocuk ustalarını ve Ömer’i izliyordu. Yıllar sonra birisinin karşısına çıkıp sormasını istediği bir konu değildi geçmiş.
“Çocuklar siz işinize bakın, biriniz de iki çay kapıp büroya getirsin, “deyip Ömer’e eliyle yol gösterdi.
“İçerde konuşalım Komiserim,” deyip öne düştü.
Alet edevatın yığılı olduğu çalışma alanına açılan küçük kapıdan içeri girdiler. Eskimiş iki kanepe ilk gözüne çarpan eşyaydı. Duvar dibine eski bir büro masası konulmuştu. Masanın arkasındaki duvara Atatürk’ün resmi ve Bayrağımız asılıydı.
Faysal, kanepede yer gösterdi Ömer’e oturması için. Ömer eğretiyle oturdu kanepeye. Faysal da biraz uzağına ama aynı kanepeye oturdu. Yan yana duruyorlardı bu şekilde.
“Yıllardan beri yetimhane ile ilgili hiçbir şey duymamıştım. Ne oldu da aklınıza geldik komiser? “
Faysal’ın sesinde kızgınlıktan ziyade sorgulama vardı. Ömer kendini tuhaf hissetti. Düne kadar yetimhaneden haberi bile yoktu.
“Yaşanan olayı dün öğrendim, geçmişte neler olup bitti bilmiyorum. Kızgın olmanı anlarım. Dosyaları okudum, tam netliğe kavuşmadan dosya kapatılmış. Ben bu yüzden buradayım. “
Faysal, umutla yüzüne baktı. Gözlerinde yanıp sönen ışık umudun ışıltısıydı.
“Dosyayı yeniden mi açtınız? “
Ömer ne diyeceğini bilemedi. Dosyayı tek başına açma kararı alamazdı.
“Henüz değil fakat yeterli bilgi toplarsam açabiliriz. “
“Ne bilmek istiyorsunuz? Ben anlatırım. Yıllarca orada kaldım ve yangında oradaydım. “
“ Biliyorum, zaten size gelme sebebim de bu. Yangını yaşamış olmanız. Benim istediğim bilgi Hüsrev ile ilgili. “
Faysal’ın beti benzi attı. Az önce umutla ışılayan gözlerinde bir anlık korku gölgesi gelip gitti.
“Hüsrev, ölmüş olmalı. Biz öyle duyduk,” dedi Faysal, sesi titrek mi çıkmıştı yoksa Ömer öyle duyduğunu mu sanmıştı ayırdına varamadı. Karşısında oturan devasa adamın korkması şaşılacak şeydi.
“Öldü diye rapora geçmiş evet ama geçen gün işlenen bir cinayet bizi düşündürdü. Muhsin diye birini tanıyor musun? “
Faysal duygudan duyguya geçiş yapıyordu. Her soru zihninde eski anılardan birini gün yüzüne çıkarıyordu.
“Muhsin Baba, bizim yurt müdiremizin eşiydi. Ne olmuş ona? “
“Öldürüldü,” dedi Ömer, Faysal’ın gözlerine dimdik baktı. En ufak bir mimik bile bir işaret olabilirdi tanıklarla görüşmelerde.
Faysal’ın başı üzüntüyle eğildi, bir müddet sessizce, öylece tek bir noktaya gözünü kırpmadan baktı.
“Yetimhaneye geldiğimde yedi yaşında ya vardım ya yoktum. Müdire Anne bulmuştu beni sokakta. Annem ölünce babam yeniden evlendi, üvey annem kaknemin tekiydi. Okula gönderiyorum diyerek çalışmaya salardı. Babam sabah namazı kalkıp işe gider, yatsı vakti dönerdi. Onun geldiğini hatırlamazdım bile üvey anam erkenden yatırırdı. Yine işe gittiğim bir günde karşılaştım Zehra Annemle, bana dedi ki senin kimsen yok mu? Yok dedim, niye diye sorsan bir cevabım olmaz sana. Çocuk aklı, yok dedim işte. “
Mırıltı gibi çıkan sesi pür dikkat dinliyordu Ömer, insanın cüssesi, onun ruhunun kuvvetli olduğunun kanıtı değildi işte. Yaralıydı karşısında konuşan adam.
“Tuttu elimden götürdü beni yetimhaneye. Orayı görünce çok sevdim önce, benim gibi bir sürü çocuk vardı. Yemek vardı, artık para kazanamadım diye aç bırakılmayacaktım. Birkaç yıl güzel geçti. Arada sırada büyük çocuklar sataşır, döverlerdi ama Hüsrev gelince o günleri arar olduk, hepimiz. “
“Hüsrev çok mu kötüydü? “
Faysal, birkaç saniye Ömer’in yüzüne bakıp başını yeniden eğdi.
“Onun nasıl birisi olduğunu anlatmak istemiyorum. Şu kadarını bilin, o ruh hastası bir pislikti. Biz ona Hüsrev demedik hiç, abi amca gibi sözlerse hiç demedik. Onun adı gardiyandı. Gündüz sıradan geçerdi, gece olunca başlardı kabus. Koridorda yürürdü, tak, tak, tak... Her adımı kabus olur çökerdi üstümüze. Işıkları kapatın derdik, yataklara girerdik. Usulca açardı kapıyı ve... “
“Ve ne? “ dedi Ömer duyacağından korkarak.
Faysal, elinin tersiyle akan gözyaşını Ömer’den saklayarak sildi.
“Her gece içimizden birini alırdı. “
Faysal sustu, Ömer sustu. Bir müddet sessizlik çöktü ikilinin arasına.
“Seni de aldı mı? “ dedi Ömer nice sonra. Faysal başını kaldırıp Ömer’e baktı.
“Tam dört yıl yaşadım onunla, koca dört yıl. Beni es geçmesi mümkün mü? “
Ömer anlamıştı, anlamış ve Hüsrev’den nefret etmişti.
“Yangın, o nasıl çıktı? “ Konuyu değiştirmek en iyisi olacaktı. Hüsrev’in onları alıp ne yaptığını sormak anlamsızdı. Cevabı biliyordu.
“O gece çok garipti. Muhsin Babayla müdire anne kaza geçirmişler evlerine dönerken, gece geri döndüler yurda. Sevindik çünkü müdire anne varken gardiyan bize dokunmazdı. Ben en üst kattaki odalardan birindeydim. Uyuduk kaygısızca. Diken üstünde uyuduğumuz her günün acısını çıkartırcasına derin uyumuşum demek ki yangın var sesiyle uyandım. Diğer çocuklarda uyanmıştı. Hepimiz koridora çıktık. Göz gözü görmüyordu dumandan, ağlamaya başladık, bizden daha büyükler bile ağlıyordu. “ güldü sözünün burasında. “Cenk vardı gardiyanın yancısı, ona hiç dokunmaz, canını sıkan çocuk olduğunda Cenk ve onun tayfasına dövdürürdü bizi. En son zavallı Samet’i dövmüşlerdi. “
Sustu, usulca tıklatılan kapıyı duymuş olmalıydı. Az önceki çocuklardan birisi elinde çaylarla odaya girdi.
“Buyur Usta, “ diyerek çayları koltukla masanın arasındaki küçük sehpaya bıraktı.
“Sağ ol Cemalim, hadi işine git, “ dedi Faysal, çocuk gülümseyerek odadan çıktı. Ömer, Faysal’ın sesinde sevgiyi ve merhameti duymuştu.
“O bile ağladı, o korkusuz ve güçlü görünen çocuk anne diyerek ağlıyordu. Ölüm korkusu varya, işte o her korkudan üstünmüş. Öleceğimizi düşünürken Muhsin Babayı gördük, aşağı inin dedi bize. Alt kata indik paldır küldür. Dumandan gözlerimiz yanıyor nefes alamıyorduk. İndiğimiz kattan aşağısı yanmış merdiven çökmüştü. Alevlerin ısısı yakıyordu. Muhsin Baba camı kırdı. Atlayın dedi, ya yanarak öleceğiz, ya atlayarak ; atladık, hepimiz. “
“Ya aşağıdakiler? “ dedi Ömer, burnunun direği sızlamıştı.
“Hepsi öldü, Zehra Anne de, diğerleri de. “
“Atlayanlar kurtuldu mu? “
“Ölmedik evet, yaralandık, kolumuz bacağımız, kafamız gözümüz yarıldı ama ölmedik. “ Hıçkırdı, eskiye dönmek de o anı yeniden hatırlamak da onun için kolay değildi.
“Hâlâ kulaklarımda çığlıklar, bağırıyorlar kurtarın bizi diye. Her gece rüyalarıma giriyorlar. Ateşler içinde bedenleri, en çok minikleri görüyorum. Yedi sekiz yaşlarında onlarca çocuk vardı, hepsi bir olup bağırıyor; yanıyoruz diye. Dayanamıyorum! “
Koskoca adam hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Başını ellerinin arasına almıştı. Ömer ona bakmamak için ayağa kalkıp pencereye yaklaştı. Gözleri dolmuştu. Bilmek ayrı, duymak ayrı, yaşamak ise apayrıydı. Nasıl dayanılırdı bu acıya, bilmiyordu.
“Gardiyan da ölmüş dediler ama ben hiç inanamadım, kalıbımı basarım yangını o çıkarttı. Yaşıyorsa eğer, bul onu komiser, bul ve yıllanmış acıya son ver! “
Ömer Faysal’ın yanından ayrılıp sanayi sitesini terk ederken aklında tek bir şey vardı, Hüsrev’i bulmak. Gideceği istikameti çoktan belirlemişti kafasında. Siteden çıkınca bir taksi çevirdi yoldan. Arka koltuğa oturduğunda cebindeki listeyi çıkarttı. Cenk Solak ismini bulup adresi şoföre okudu. Eğer Hüsrev o yangından sağ çıkmışsa ve yardıma ihtiyaç duymuşsa yandaş tuttuğu çocuklara gitmesi mümkündü. Gitmemişse bile Cenk onun hakkında bir şeyler biliyor olabilirdi.
Taksiden indiği anda tekinsiz bir yerde olduğunu biliyordu. Şehir çetelerinin toplanma mekanıydı bu mahalle ve hemen her gün olay çıkardı. Nitekim duyulan polis sirenleri yine bir olayın olduğunu gösterir vaziyetteydi. Yanından geçip giden ekip araçlarına baktı, birkaç kişiyi tutuklamış arka koltuklara bindirmişlerdi. Cenk’in ev adresine yeniden baktı. Sokak numarası, kapı numarası yazılıydı ama bu mahallede hiçbir şey yerli yerinde kalmazdı. Rastgele bir sokağa saptı. Evler döküntü halindeydi, bir çoğunun cam çerçeve inmişti. Kim bilir hangi çete basmıştı da kavga çıkmıştı. Ömer, Faysal’ın anlattıklarından yola çıkarak Cenk’in çocukken olduğu gibi hâlâ burnunun pislikten çıkmadığını anlamıştı. Ayağına takılan teneke kutular yüzünden sessiz yürümek imkansızdı. Evlerde sessizlik kol geziyordu ama Ömer biliyordu ki şu an bütün çete üyeleri mahalleye bir polisin geldiğini birbirine iletiyordu.
Çeteler polislerle dalaşmazdı, mahalle adapları ve raconları vardı kendilerince fakat bu önlem almadıkları anlamına da gelmiyordu. Ara sokaktan aniden önüne çıkıp hırlayan boz köpekle olduğu yerde durdu. Keskin dişlerini sergileyen hayvan iyi niyetle bakıyor gibi değildi. Yutkundu, koşsa asla kaçamazdı, sevmeye kalksa kesin bir yerlerini koparırdı. Yavaşça geriye doğru adım attı, belki ürkütmeden geri çekilebilirdi. Belinde silahı vardı lâkin bir hayvana karşı kullanmak ancak son çareyse olabilirdi.
O yürüdükçe köpek de adım adım yaklaşıyordu. Ömer’in alnından ecel terleri dökülmeye başladı, “Şu sokaktan bir çıksam! “ diye içinden geçirdi. Yirmi adım anca atmıştı ki sırtında bir sertlik hissetti.
“Sivil polisin bizim mahallede ne işi olur ki? “ diyen tehditkar sesle durakladı. Köpek ise Ömer’in arkasındaki adamı görünce hırlamayı kesmişti.
“Cenk Solak’ı görmeye geldim, sizinle bir işim yok, “ dedi Ömer, sesi kendinden emin çıkmıştı. Kaç yıllık polisti, bir iki çapulcuya meydan bırakacak değildi.
“Sivil polisin Cenk abiyle ne işi olur ki? “ dedi ardındaki ses, alay ettiği yüzünü görmese bile Ömer için bilindikti.
“Ona söyleyin, gardiyandan selam getirdim,”


