İçeriğe geç

GARDİYAN

Bölüm 22 · 16 dk okuma

GARDİYAN

Bölüm 22

Garip haller ve umutlu arayış

Tarık, Ayhan ve Figen...

Üç gencin kalbi de tıpkı uyudukları gibi birlikte durmuştu. Doktorlar onları hayata döndürmeye uğraşırken Süleyman da yaşam savaşı veriyordu. Daha fazla acıya dayanamayan yüreği pes etmiş, kriz geçirmişti. Yoğun bakım ünitesinde Kardiyolog onun için uğraşıyordu.

Nevbahar Hanım ise kızının durumundan habersizdi. Odaya girip çıkan doktorların Tarık için olduğunu sanıyor, onun için dua ediyordu. İki yıldan beri kızının erkek arkadaşı olduğunu biliyordu ve Tarık’ı çok severdi. Efendi, aklı başında bir insan diye onu tanımlardı. Eşi yurt dışında olduğu için onca yolu tek başına gelmiş, eşine durumu net bir şekilde öğrenene kadar söylememe kararı almıştı. Ayakta durmaktan varisleri azınca iki gündür Süleyman’ın kamp kurduğu koltuğa oturdu. Rahat olsun diye düz taban ayakkabı giymesine rağmen sızlayan ayakları ayakkabıyı çıkar diye isyan ediyordu. Sırtını arkaya dayayıp ayaklarını ileri uzattı. Düz ve rahat pozisyon alıp kan akışını düzenlemeliydi ki ağrısı azalsın. O, düşünceleri ve bedeni aynı oranda sıkıntıyla dolu, bekleme savaşına girerken şehrin başka bir noktasındaki Ömer, elinde bir yığın evrakla emniyete dönüyordu.

Aklında onlarca soru, emniyet binasına girdi. Adnan Amirini görmesi gerekti. Hızlı adımlarla yukarı çıktı. Neredeyse önüne çıkanlara çarpacaktı. Adnan’ın odasına geldiğinde elinin hızını ayarlayamadan kapıyı çaldı. Alacaklı gibi çıkan sesten ilk önce kendisi utandı. “Ne yaptım ben! “ diye düşünürken yüzünü buruşturdu. O sırada Adnan’ın, “Gir! “ diyen sesini duydu. Adnan’ın aşırı uç hareketleri sevmediğini bilirdi.

Suçlu çocuklar gibi açtı kapıyı, önce başını uzattı oluşan aralıktan.

“Amirim, Muhsin hakkında önemli bilgiler edindim,” diyerek bedenini de kapıdan geçirdi. Adnan’ın yorgun yüzünü görünce sinirli olmadığını anladı. Sinirlendiğinde yüzü kızarır, bakışları şahin bakışları gibi delici olurdu. Oysa karşısında, sandalyesine çökmüş yorgun bir adam vardı. Birkaç adımda masaya kavuşup elindeki dosyaları amirinin önüne koydu.

“Muhsin yıllar önce karısıyla birlikte bir yetimhane kurmuş amirim.”

Adnan, devam et demek niyetiyle gözlerini açıp kapattı.

“Altı yıl devam ettirmişler yetimhaneyi. Bin dokuz yüz doksan dokuzun yirmi Eylül’ünde yangın çıkmış ve yangında eşi Zehra da dahil dört yüz doksan üç kişi yanarak ölmüş.”

Adnan elini kaldırarak, “Dur! “ dedi. Duydukları beynine balyoz gibi inmişti.

“Ne demek dört yüz doksan üç kişi? Nasıl çıkmış yangın. Aman Allah’ım nasıl bir felakettir bu. “

“Yangının mutfakta çıktığı belirlenmiş fakat ilginç olan gece çıkmış yangın. O saatte mutfakta kimse yokmuş diye de kayıtlara geçmiş Amirim. “

“Kundaklama mı yani? Bir yetimhaneyi kim yakar peki, asıl sormamız gereken bu sanırım. “

Adnan, olayların sandığından çok daha derin olduğunu anlamıştı. Muhsin’in ölümü bu günün değil, geçmişin bilinmezliğinde gizliydi.

“Kundaklama rapora geçmemiş amirim ama ben eminim kundaklama olduğundan. “

Ömer, az sonra söyleyeceklerini daha iyi aktarabilmek böylece daha mümkün olacak gibi oturduğu sandalyede eğilerek amirine yaklaştı.

“Bu sabah Muhsin’in çocukluğunda yaşadığı eve gittim. Apart harici kayıtlarda olan tek adres orasıydı. Ev harabeye dönmüş, yıllardır boş olduğu belli ama tuhaf olan eşyalar yerli yerinde duruyordu. Araştırmam sonucu ve yaşlı komşu teyzenin anlattıklarından yola çıkarak iki kardeşi olduğunu öğrendim. “

Adnan burada devreye girdi.

“Hasan bize kimsesi olmadığını söylemişti.”

“Bilindiği kadarıyla yok zaten amirim. “

“Ama kardeşleri varmış dedin.”

Adnan iyice şaşırmıştı. Muhsin sandığından da tuhaf birisi çıkacak gibiydi.

“En küçük kardeşi Fatih, beş yaşında gölde boğularak ölmüş. Diğer kardeşi Hüsrev ise yurt yangınında ölmüş. “

“E Hasan doğru söylemiş o zaman. “

“Evet amirim.”

Adnan iyice yaklaşıp dirseklerini masaya dayadı. Ömer’le aradaki mesafe iyice kapandı.

“Bilindiği kadarıyla dedin, bilinmeyen nedir Ömer? “

“Bilinmeyen amirim, Hüsrev’in yaşıyor olduğu. “

Adnan, gözlerini kıstı, beyninde kırk tilkinin kuyruğu birbirine dolaştı.

“Hüsrev ölmedi, ölü sanıldı. Bu onun işine geldi ve yıllar sonra ortaya çıkıp abisini öldürdü.”

“Ben öyle olduğunu düşünüyorum amirim. “

“Peki neden öldürdü? Buna mantıklı bir cevabın var mı? “

Ömer elini cebine atıp buruşuk kağıdı çıkardı. Amirine uzattı.

“Bunu Hüsrev yazmış. Kin ve nefret dolu sözleri. Annesi öldükten sonra yaşadıkları onu kötü birisi haline getirmiş olabilir. “

Adnan kağıdı açıp okudu. Kaşları çatıldı.

“Kara balıktan ve sarı balıktan nefret ediyormuş. Ne bu balık teranesi sen anladın mı? “

Ömer hafifçe gülümsedi. Bunu Adnan’ın anlamayacağını biliyordu ki o da gerçeği bilmese aklına gelmezdi.

“Anneleri onları böyle çağırırmış amirim. Komşu kadın söyledi. Kara balık Muhsin, sarı balık Fatih ve kırmızı balık Hüsrev. Sebebi saç renkleri olmalı. Hüsrev kızıl saçlı ve Muhsin siyah. Ölen Fatih de sarı saçlıymış. “

O an Adnan’ın zihninde bir görüntü belirdi. Cesedini göl kıyısında bulduğu Ozan ve kaybolan Buğra’nın fotoğrafı. Her iki çocuk da sarışındı.

“O adamı bulmalıyız Ömer, “ dediği anda telefon çaldı. Sözünü yarım bırakıp açtığı telefonu kulağına götürdü.

“Evet,” dedi resmi bir şekilde.

Ömer sessiz ve dikkatli onun konuşmasını dinliyordu.

“Ölüsü mü bulunmuş, nerede? “

“......”

“Kim bulmuş ailesi mi?

“...... “

“Peki, ben hemen gelmeye çalışacağım. İyi çalışmalar. “

Adnan telefonu kapatıp ayağa kalktı. Ömer meraklı gözlerle amirini izliyordu.

“Namık’ın ölüsünü bulmuşlar. Hani şu kayıp çocuğun ana babasını öldüren kaçık eski koca. “

Ömer de ayağa kalktı. Bunun kendi olaylarıyla bağlantısı olup olmadığını bilmiyordu ama yine de önemli bir meseleydi. Hüsrev Muhsin’i öldürmüş olabilirdi lâkin çocukları öldürmesi veya kaçırması için bir gerekçesi yoktu. Öte yandan ölüm şekilleri iki maktulün de aynıydı. Katil imzasını atmıştı.

“Nerede ölmüş amirim, bizim alanımız dahilinde mi? “

“Yok be oğlum, gitmiş memleketine orada ölüsünü bulmuşlar. Normal bir ölüm değil dediler.”

Ömer şaşırdı, “Öldürülmüş mü? “

Henüz kesin bir bilgi yok Ömer. Gidip bakmam icap ediyor. Diyarbakır emniyetine önceden bildirmiştim herhangi bir gelişme olursa beni haberdar edin diye. “

Kapıya doğru yürüdü Adnan ve ardından Ömer de yürüdü.

“Sen Hüsrev hakkında ne bulursan topla. Ben gelene kadar bu işin yönetimi sende. Bul onu Ömer! “ diyerek odadan çıktı Adnan. Eve gidip üzerini değişmeli ve yola çıkmalıydı. Olan biteni yerinde incelemek istiyordu. Denildiğinde göre ölüm şekli cinayet için bile fazla vahşiydi.

Adnan odadan çıkınca Ömer dosyaları toparladı. Hüsrev’in yaşadığına dair kesin bir delili yoktu ve sadece varsayımlar üzerine ölmüş bir adamın peşinde koşamazdı. Birilerini bulmalıydı konuşacak, onu tanıyan birilerini ve en iyi seçenek onu son görenler olacaktı. Yangından sağ kurtulan çocuklara ulaşmalı ve konuşmalıydı. Dosyaları koltuğunun altına sıkıştırdı ve odadan çıktı. Yapması gereken çok iş vardı.

Ömer kurumlar arasında mekik dokur, dosyalarla boğuşur ve Nevbahar Hanım beklemeye devam ederken Adnan saatler süren yolculuğun ardından bahsi geçen köye ulaşmıştı. Sabahın köründe, gözünden uyku akarak geldi olay mahalline. Polis ekipleri şeritleri çekmiş, evi koruma altına almıştı. Tek katlı kerpiç veya taş evlerin kapıları kapalı ve sessizdi. Bazı evlerin avlusundaki bağlı köpeklerin havlaması ve birkaç horozun ötmesi dışında ses yoktu. Adnan bu sessizliğin içinde bir huzursuzluk sezdi. İnsanlar vardı, o evlerde yaşayan, nefes alan ve hayatını idame ettiren köylü, rençper insanlar. Onları susturan, sabahın erken saatlerinde evlerinden çıkıp bağa bahçeye gitmelerini engelleyen neydi? Eylül ayı sonuna yaklaşmış ve kış hazırlığı olanca hızıyla devam etmesi gerekirken ne olmuştu bu insanlara? Burada bir kötülük yatıyordu, burada bir şey olmuştu insanları dehşete düşüren.

Adnan eve yaklaşırken polis aracından bir memur indi. Onun geldiğini görmüş olmalıydı, “Araçta olduğunu nasıl fark etmedim? “ diye düşündü Adnan, memur kendisine yaklaşırken.

Memurun konuşmasına fırsat vermeden, “Ben Adnan Komiser, Komiser Rıfat’ın geleceğimden haberi vardı,” dedi.

“İçeri geçin, komiserim sizi bekliyor,” dedi memur da saygılı tavrıyla ve şeridi kaldırdı Adnan’ın geçmesi için. Adnan hafifçe eğilerek şeridin altından geçti ve memur önde, o arkada çift katlı, diğer evlerin yanında konak gibi duran eve girdiler. İlk adımı atıp kapıdan içeri girdiğinde köylük yerde sahanlık denilen antreye girdi. Buradan diğer odalara kapılar açılıyordu. Gözleri ikinci kata çıkan merdiven aradı fakat merdiven yoktu. Dışarıdan bırakılmış olmalıydı üst kat merdiveni. Polis nezaretinde olan bir ev için fazla sessiz olduğunu düşünüyordu ki dört kapıdan birisi açıldı. Odadan çıkan en fazla otuz beşinde gösteren, kumral saçları bakımlı, cin bakışlı adam kendinden emin, dik yürüyüşle Adnan’a yaklaşıp elini uzattı.

“Hoş geldiniz, ben Komiser Rıfat.”

“Hoş buldum demek bir tuhaf olacak ama, hoş buldum komiserim.”

El sıkışan iki emniyet adamı ciddiyette birbirleriyle yarışırken nezaketi de elden bırakmıyordu.

“Sizi fazla merakta bırakmayalım komiserim, olay yerine geçelim, “ diyen Rıfat, az önce çıktığı odaya yöneldi. Adnan da yürüyüşe eşlik ederken,” Olay yeri inceleme bitti mi? “ dedi.

Rıfat kapının kulpunu aşağı bükerken, “ İnceleme dün bitti, sizi bekledik. İşiniz bitsin burayı terk edeceğiz,” dedi açtığı kapıdan girdi. Adnan, önden giren Rıfat kenara çekilince görüntüyle karşılaştı. Her yer kandı, duvar kenarlarına konulan iki sedirin örtüleri, orta yere gelişigüzel atılmış minderler, tahta zemin... Beyaz boyalı duvarlara bile sıçramıştı kan. Odanın ortasında tavana dek uzanan destek direğinin rengi kırmızıya dönmüştü.

“Ölen sadece Namık mı, bu kanın hepsi ona mı ait? “

“Öyle görünüyor, her yerden örnek aldık ama başka bir DNA ya ulaşacağımızı sanmıyorum.”

Adnan, bir baktığı yere bir daha bakıyor, görüntüyü iyice zihnine kazıyordu. Nasıl bir vahşet işlenmişti burada?

“Nasıl ölmüş, silah olarak ne kullanılmış, darp izi vesaire ne buldunuz? “

Rıfat ellerini ceplerine koydu. Yeni görüyormuş gibi Adnan gibi etrafı inceledi.

“Silahımız bıçak, başka silah yok. Darp izi var ama çok farklı. Birisi tarafından yapılması zor gibi ancak nasıl bir insan bunu kendine yapar, işte onu bilmiyoruz. “

“Ne yapmış ki? “ dedi Adnan, gözlerini Rıfat’ın gözlerine sabitledi ve onu gördü. Arkasında kaldığı için görmemişti. Duvarda iki kanlı el izi, aşağı doğru kayarak yere inmişti. Namık’a her ne olmuşsa o kolay ölmemişti. Acı çekerek, kan kaybederek ölmüştü. Onun gözü duvardaki izdeyken Rıfat anlatıyordu.

“Yüzü parçalanmış, tırnaklarla üstelik. Bacaklarında, kollarında, karnında çeşitli derinliklerde kesikler var. Öldürücü kesikler değil lâkin hatırı sayılır bir kan kaybına neden olan kesikler. Ölüm sebebi olarak da kan kaybı çıkar diye düşünüyorum. “

“Kendi yüzünü mü parçalamış? “ dedi Adnan, yüzünü buruşturarak.

“Ellerindeki izler öyle olduğunu söylüyor.”

Adnan elini kolunu nereye koyacağını şaşırmış gibi ellerini ceplerine koydu hemen sonra geri çıkardı. Odanın ortasında, kendi ekseninde döndü. Duvarlar üstüne geliyordu.

“Nasıl bir insan bunu kendine yapar? “

“Kafası hasta birisi yapar komiserim. Adam şizofren, onların hayali bir düşmanla mücadele ettikleri daha önce görülmüş. Şiddete eğimli tipiyse şizofrenin Namık'ın ki normal. Zaten eski karısını ve kocasını öldürmüş. Ne olduğu belli. “

Adnan, “Hıh, “ dedi konuşmadan burnundan nefes vererek. “Kendi cezasını kendi vermiş desene. “

“İlk izlenimimiz o yönde. Başka bir şey çıkarsa çok şaşırırım. “

“Komşulardan bir şey duyan gören olmuş mu? “

Rıfat, burada daha fazla kalmak istememiş olmalı ki, “Bunları emniyette konuşalım komiserim, evi boşaltalım da köylü rahat nefes alsın. “ dedi sesinde alay vardı.

Rıfat’ın alayı Adnan’ın gözünden kaçmamıştı.

“Neden böyle dedin ki, ne zararı var polisin köylüye? “

“Bir zararımız yok da, onların düşüncesi biraz farklı bu olayda. Bizim onları kızdıracağımızı ve başlarına musallat edeceğimizi düşünüyorlar. “

Adnan afalladı. Rıfat’ın sözleri pek de açıklayıcı değildi.

“Onlar, onları kızdırmak? Da Vinci’nin şifresi gibi konuşmasanız da ben de anlasam. “

Rıfat bulundukları ortama inat sesli güldü. Adnan’ın benzetmesi hoşuna gitmişti.

“Biliyor musun komiserim, köylülerle ilk konuştuğumda ben de sizin gibi hissettim. Onlar dünyalı da ben başka evrenden gelmişim gibi baktım yüzlerine fakat inanç işte. Değiştiremiyoruz ki.”

Konuşarak bindiler araçlara ve tozlu yolları kerpiç evleri geride bırakarak yol aldılar.

“İnanç dediğimiz şey öyle kolay değiştirilemez. Çoğu hurafe olan şey dinimize girmiş, hâşâ Allah’ın sözü gibi kabul edilmiş. O insanları vazgeçirmek nice suçluları katilleri yakalamaktan daha zor, zor değil neredeyse imkansız. “

“Aynen öyle komiserim. İnandıkları şey Namık’ın bulduğu altınların koruyucusu olan cinler ; bir rivayete göre Kurtuluş Savaşı sonrası yurttan kovulan Ermeniler ve Rumlar altınlarını gömmüşler. Altınları güvende kalsın diye de cinleri bekçi koymuşlar. Kim ki o altınlara dokunur, alırsa önce aklını kaybeder, ardından vahşi bir şekilde ölürmüş. Eh, bu olayda rivayete uyunca köylü korkuyor. O yüzden dedim bir an önce gidelim diye. Köylüler dünden beri evlerinden çıkmadı. “

“Size kim haber verdi? İyi ki kendiler gömüp yok etmemişler. “

Rıfat, dikiz aynasından geride bıraktıkları köyü görebilecekmiş gibi baktı.

“Aslında bunu düşündüklerine bire bin iddiaya girebilirim. Sanırım muhtarın oğlu Fevzi izin vermemiş onlara. “

Adnan yeni öğrendiği ve öğreneceği bir çok bilgiye aç, “Fevzi onlardan farklı düşünüyor demek mi oluyor bu? İlginç! “

“Aslında ilginç değil, normal çünkü Fevzi köyün okuyan tek çocuğu desek yeridir. Yeni nesil okuyor şimdilerde ama eskilerden bir tek o. Fevzi öğretmen, köyün okulunda görev yapıyor. Babasından olayı duyunca direkt bizi aradı. Bizden Halil İbrahim ile yakın arkadaşlar. Onu aramış. “

Adnan hem bedenen hem dilen, “Anladım, “ dedi başını aşağı yukarı sallayarak.

“Namık’ın cesedini kim bulmuş? “

“Yeğeni Devran bulmuş. On üç yaşında çocuk, yaşadığı travmayı siz düşünün artık. “

“Çocuklar bu tür olayları yaşadıkça ruhi çöküntü yaşıyorlar, büyüdüklerinde ise bu çocuk neden böyle oldu, ebeveynlerin düştüğü hata. O çocuğun psikolojik destek alması elzemdir. “

“Hah! “ dedi Rıfat, “Burada hasta olsalar doktora zor götürüyorlar komiserim, ne psikoloğu. “

Adnan başını cama çevirdi. Fazla yeşillik bir alana sahip değildi etraf. Çıplak dağlar, çoğunlukla kayalıklara ev sahipliği yapıyordu.

“Namık ne zaman gelmiş köye, nasıl yakalanmamış? “

“Üç gün olmuş dediklerine göre. Kim yakalayacak komiserim, yol çevirmeye denk gelmezse her yere girer insan. Araması var ama buralar küçük yerler, insanları dikkatsiz ya da aldırışsız. Hoş, görseler de bana dokunmayan yılan bin yaşasın derler. Etliye sütlüye karışmaz halkımız ‘sağ olsun ‘(!) “ dedi kinayeyle.

“O etliye sütlüye karışmayan insanlar yüzünden bir çocuk öldü, birisi kayıp bizim orada. Yirmi gündür olayın peşindeyiz fakat kimse ne bir şey görmüş ne duymuş. Katil canavarın teki, kayıp çocuğun ana babasını Namık öldürdü. Benim yolum da buralara düştü işte. Namık üç gündür buradaysa yanında bir çocuk getirse fark edilirdi değil mi? Küçük yer dedin. “

Rıfat gözünü yoldan ayırmadan keskin bir virajı döndü.

“Fark edilir edilmesine de, bunu biz duyar mıyız acaba? Hem Namık neden çocuğu kaçırsın ki? “

“Para davası olabilir diye düşündük başta, Namık’ın oğlu Tarık’ın elinden babasından kalan parayı almak için diye düşündük. Artık bunun öyle olmadığını görüyorum. Çok yanlış yere baktık çok! “

“Komiserim, oradaki olayı bilemem ama Namık’ın olayı kesinlikle şizofrenik bir vaka. Ailesiyle konuştuk, yıllardır görünmeyen birilerine bağırıp çağırırmış. Hatta karısı bile terk etmiş bu yüzden,” Adnan, Rıfat’ın sözünü keserek,

“O da yıllar sonra karısını bulmuş ve kocasıyla birlikte öldürmüş. İki çocuk hem anasız hem babasız kaldı. Büyük çocuk Namık’ın öz oğlu. Küçük kardeşini alıp okuduğu kente gitmiş ve üç gün sonra kardeşi kayboldu. Namık’ın hastaneden kaçtığını öğrendik. “

Rıfat sustu, Adnan’ın düştüğü iç çatışmasını ve çocuğu bulamamış olmanın ezikliğini yaşadığını anlıyordu.

“Polis olmak zor iş vesselam! “ dedi nice sonra.

“Bir görevimiz var, insanların güvenliğini sağlamak, kötüleri durdurmak, durduramazsak yakalayıp cezalarını çekmelerini sağlamak. Ben bu noktada öyle çaresiz kaldım ki komiserim, bunu yanımdaki ekibime bile söylemekten imtina ettim çünkü ben vazgeçer, bulamayacağız başaramayacağız dersem onlar tümden inançlarını yitirir. Bir umutla gelmiştim buraya, belki demiştim, belki. “

Rıfat, yanında oturan emeklisi yaklaşmış komisere baktı. Yorgun olduğunu görüyordu, “Ve umutsuz, “diye düşündü. “O çocuğu bulamayacağını düşünüyor. “

“Bulursunuz komiserim, burada olmadığı onu bulamayacağınız anlamına gelmez.”

“Elbette bulacağız Rıfat, lâkin ben ölüsünü değil dirisini istiyorum! “

Asfalt yola saptılar bu cümlenin üzerine. Şehre girmişlerdi. Adnan, burada işinin bittiğinin bilincinde, emniyetin önünde indirdi Rıfat’ı.

“Otopsi sonuçlarından beni haberdar et komiserim. En azından Tarık’a verecek acıtmayacak bir ölüm haberim var,” dedi ve yola koyuldu.

Saatler sonra kendi şehrine götüren yola karanlık çöktü. Yorgundu, bitkindi ve uykusuzdu. Uzanıp radyoyu açtı. Yüksek dağların eteklerinde kayıp giden araçtan yanık türkü ezgisi dağlara ses verdi.

“Dağlar kış imiş, yolcu üşümüş, perişanım ben. Yüce dağlardan aşırdın beni, dönülmez yollara düşürdün beni... “

“Hayat,” diye düşündü. “Sabah oluyor, uyanıyor ve yarışa başlıyoruz. Koşuyoruz hep, öğle oluyor ve ikindi. Akşam çok sürmeden yetişiyor ve gece çöküyor güneşin üzerine. Uyuyoruz ve yine uyanıyoruz. Her güne başka bir heyecanla başlarken unuttuğumuz bir şey var. Ömürden bir gün daha eksiliyor fakat biz her sabah yeni güne uyanmaktan mutlu oluyoruz. “

Adnan, yirmi dört saate yakın süren gidiş gelişten yorgun düşen bedenini evine sürüklediğinde aklında bu düşünceler vardı. Vakit gece yarısını çoktan aşmıştı. Eve girerken sussa da yol boyunca dinlediği türkülerden sonuncusu zihninde dönüp duruyordu.

“Yürüyorum dikenlerin üstünde... Bedenimde değil ruhumda sızı... “

Birgül’ü uyandırmaktan korkarak banyoya girdi, kıyafetlerini çıkarıp kendini suyun altına bıraktı. Hızlıca bir duş alıp suyu kapattı. Bornozunu giyinirken görünüşüne burun kıvırdı. Genç değildi artık ve bunu aynaya her baktığında görüyordu. Kurulanıp tişörtünü ve şortunu giyindi. Yatak odasına yönelecekken karnından yükselen gurultu kaç saattir aç olduğunu hatırlattı. Bir ayağı mutfağa gitmek isterken diğer ayağı yatağa gitmek istiyordu.

“Birgül ne yemek yaptı acaba? “ diye düşünürken, “Yemek hazırlayayım açsan? “ diyen karısının sesini duydu.

Gülümsedi, karısına minnettardı. Ne zaman geç gelecek olsa, hatta eve gelip gelmeyeceği belli olmasa bile her geldiğinde onu uyanık bulurdu. Birgül’ün sevme şekli farklıydı bunu biliyordu fakat bazen boğuluyormuş gibi hissetmekten kendini alamıyordu. Onun en iyi bildiği şey yemek yapmak, yedirmek, içirmek doyurmaktı. Bir annenin evladına düşkünlüğü gibiydi Birgül’ün sevgisi.

“Açım hatun, ne yemek var? “ dedi ayakları mutfağın yolunu bulmuştu.

“Bezelye yapmıştım, mantar çorbası da var. Belki gelirsin demiştim, sen seviyorsun diye pişirdim. “

Konuşurken tabağa yemeği koymuştu bile. Kıvırcık, fındık kabuğu rengine boyalı saçlarını salık bırakmış, üzerindeki mini geceliği bacaklarını ortaya çıkarmıştı. Açıkta kalan kolları zayıftı. Oldum olası zayıf bir kadındı Birgül. Yuvarlak gözleri küçücüktü. Yüzünde birkaç kahverengi yaşlılık çili belirmişti. Adnan’a göre genç dursa da ondan iki yaş büyüktü. Minyon tipi yaşını saklayan birinci etkendi.

“Severim hatun, eline sağlık, “ dedi Adnan tabağı önüne çekerken.

“Niye bekledin sen bu saate kadar? Ben demiyor muyum sana bekleme, yat uyu diye.”

Adnan’ın yanındaki sandalyeyi çekerek oturdu Birgül. Adnan yemeğe başlamıştı bile, ağzına götürdüğü her kaşık yemeğin tadını çıkarmaktan çok bir an önce görevini yapıp aç karnı doyurmaya yönelik hızlıydı. Kızaran gözleri uyku diye bağırırken midesinin sesi daha baskın çıkmıştı.

“Uyuyamıyorum Adnan, sen gelmeden, sağ salim kapıdan içeri girmeden benim gözüm uyku tutmuyor. Bu yıllardan beri böyle, biliyorsun.”

“Ne yapsam hakkını ödeyemem, “ dedi Adnan, Birgül tuhaf tuhaf baktı yüzüne. Adnan duygularını, düşüncelerini pek dışarı vuran birisi değildi. Eğer böyle bir itirafta bulunuyorsa kafasında çok zor bir problem var demekti.

“Ne oldu? “

Bir soru cümlesinin altında yatan manayı ancak birbirini çok iyi tanıyan kişiler anlardı.

“Hiç, her zamanki işler güçler be hatun. Boş ver, hadi yatalım artık. Gözlerim yanıyor.”

“Olur, “dedi Birgül. Adnan’ın işte olup biteni anlattığı vaki değildi zaten. Anlatacağını ummak saflıktı.

Adnan odaya giderken Birgül boş tabakları eviyenin içine bıraktı. Sabah yıkardı nasılsa, uğraşacak bir işi yoktu başka. Işığı kapatıp Adnan’ın arkasından yürüdü. Bu geceyi sonlandırmanın vakti gelmişti.

Güneş, asırlardır yaptığı gibi yine dünyayı ışığa kavuşturdu. Bir kenarı hafifçe aralık kalan perdeden odaya süzüldü ve Adnan’ın gözünde durdu. Adnan yatağında kıpırdadı, gözünü kırpıştırdı. Başını diğer yana çevirip ışıktan kurtuldu ve gözlerini açtı. Ortalık baya aydınlanmıştı. Kıpırdamadan birkaç dakika yerinde kaldı. Birgül yanında değildi. “Çoktan kalkmış ve evi temizlemeye başlamış olmalıydı. Muhtemelen evi elektrikli süpürgeyle süpürmek için onun gitmesini bekliyordu. Yatağında gerindi, ağrıyan kaslarını hissetti. Acele etmeden yatakta doğruldu. Vakit baya geçmiş olmalıydı çünkü Adnan odanın bu kadar aydınlık olduğu bir sabah anını hatırlamıyordu. Komidinin üzerine bıraktığı telefonuna uzandı. Telefonu kapalıydı, kendi mi kapatmıştı yoksa şarjı mı bitmişti hatırlayamadı. Genelde Birgül takardı bütün şarjlı aletleri prize. Yandaki tuşa basıp Samsung markasının açılış sesini duydu. Şarjı vardı, her zamanki gibi.

Açılan telefonuna dikkatlice baktı, uyku mahmuru yanlış görüyor olması yüzde kaç ihtimaldi? Saat biri üç geçiyordu. Öğleye kadar nasıl da uyumuştu. Merkezde bir sürü iş onu beklerken o kütük gibi uyumuştu. Hızla kalktı yatağından ve banyoya yöneldi. Elini yüzünü yıkayıp hemen çıkmalıydı. İşlerini hızlıca halledip üzerini giyindi. Birgül’den ses seda yoktu. Adnan cüzdanını, silahını ve telefonunu alıp ceplerine sıkıştırdı. Kendi anahtarlığını alıp kapıdan çıktı. Merdivenleri birer ikişer atlayıp aracına ulaştı. Kontağı çevirip emniyetin yolunu tutarken Ömer’in bir şey bulup bulmadığını merak ediyordu.

Bölüm sonu

4 yorum