İçeriğe geç

GARDİYAN

Bölüm 21 · 13 dk okuma

GARDİYAN

Bölüm 21

Karabalık, Sarı balık ve yangın

Ayağa kalktı çöktüğü yerden, dizleri uyuşmuştu. Gitmek niyetindeydi ama evde onu içeri çeken bir şey vardı. Yaşlı kadını oturduğu yerde bırakıp yeniden eve girdi. Aniden çekip giden aile ardında mutlaka bir iz bırakmış olmalıydı. Hızlı adımlarla merdivenleri çıktı, dağınık odada kalmıştı aklı. O ortanca çocuğun odasıydı artık bundan emindi. Muhsin önceden çekip gitmişse eğer geride kalan, baba ve ortanca çocuktu. Adı neydi acaba? Şimdi neredeydi? Muhsin’le bağları nasıl kopmuştu? Onlarca soru vardı cevapsız ve Ömer bir cevap bulmak istiyordu.

Yerde dağınık duran kitapların, dergilerin ve gazetelerin arasına daldı. Her eline aldığı kağıt tomarından toz kalkıyordu. Birkaç kitabı eline aldı, sayfalarını çevirdi ve geri bıraktı. Gazetelere baktı, geri bıraktı. En altta buruşturulup tomar edilmiş kağıdı görünce bir şey bulmanın heyecanıyla kağıdı aldı. Yıllar sonra bulunan kağıt sanki her an küle dönecek gibi hassas görünüyordu. Usulca, yırtmamaya özen göstererek açtı katları, siyah mürekkeple yazılan kargacık burgacık yazılarla karşılaştı. Okunaksız yazı, buruşmanın da etkisiyle iyice anlamsızlaşmıştı.

Yere serdi kağıdı ve eliyle düzledi. Sağ elini kağıdın bir ucuna, sol elini bir ucuna koyarak gerdirdi ve eğildi. Anlamsız kelimeler anlam kazanıp sözcükleri kavradığında artık neyi bulması gerektiğini biliyordu.

“Kara balıktan nefret ediyorum. Sarı balıktan nefret ediyorum. Sinan’dan nefret ediyorum. Şakire’den nefret ediyorum. Bir tek onu özlüyorum. Annemi çok özlüyorum. Canım yanıyor, sırtımda kan var. Yine vurdu yine! Oysa iyi saklanmıştım. Biliyorum, Şakire söyledi, hep o koca memeli sarı yılanın suçu. Olsun, şimdi yapsın yapacağını. Keser döner sap döner gün gelir hesap döner. “

Ömer yerden aldığı kağıdı elinde topladı, nefretin kokusunu otuz küsur yıllık kelimelerin her zerresinde hissetmişti. “Onu bulmalıyız,” diye düşündü. İçinden bir ses bütün gizemin onda saklı olduğunu söylüyordu. Kağıdı ve albümü alıp çıktı evden. Şehre dönmeli ve daha fazla araştırma yapmalıydı. Kesin bir bilgi bulmadan amirinin karşısına çıkmak istemiyordu. Eski mahalleyi ardında bırakarak bindi dolmuşa. O nüfus dairesine giriş yaptığı sırada Süleyman hastanenin girişinde gelecek olanları bekliyordu. Figen’in annesi sabah beş gibi aramış, hastanenin yerini öğrenmişti. Günün akşama yaklaştığı şu sıralarda gelmeleri gerekiyordu. Süleyman, gelecek aileyi tanımamanın ve onlara nasıl açıklama yapacağının sıkıntısıyla ileri geri yürüyordu. Elinde Figen’in telefonu çaldığında irkildi. Heyecanla telefonu açıp kulağına götürdü.

“Biz geldik, siz neredesiniz? “diyen kadın Süleyman cevap vermeden karşısında belirdi. Yabancıların arasında tanıdık bir sima bulmak isteyen gözleri herkesi inceliyordu.

“Buradayım,” dedi Süleyman, hem telefona konuşup hem de elini kaldırırken. Onu gören kadın hızlı adımlarla yanına gelirken Figen’le aralarındaki benzerlik yaklaştıkça fark ediliyordu.

“Kızım, o nasıl iyi mi, nerede şimdi? “

Bakışlarında endişenin ve hüznün engin çizgileri yer edinmişti. Korkusu belli oluyordu. Süleyman’ın eli ayağına dolaştı. Bir anne vardı karşısında gerektiğinde evladı için canını verecek kadar sevgi dolu, evladına zarar gelecek olsa düşünmeden dünyayı yakacak kadar gözü kara bir kadın.

“Uyuyor hâlâ, üst kattalar üçü de. “

Kadın koşar adımlarla merdivenlere ilerledi. Çifter çifter çıktı basamakları. Süleyman ardından yetişemiyordu. Nefes nefese ulaştı ikinci kata. Kadın onu beklemeden bütün odaların kapılarını açıp bakıyor, yanlış oda olduğunu görünce kapatıyordu.

“Bu taraftan hanım,” dedi Süleyman ismini bilmediği kadına. Odaya doğru yürüdü arkasından geldiğini bildiği kadının önü sıra. Kapının kulpunu aşağı büktü, önlerinden çekilen set, üç yatağı ve üstünde yatanları gözlerinin önüne serdi. Kadın Süleyman’ın yanından sıyrılıp odaya girdi. Ortada yatan kızının yatağına koştu, yatağın ucuna gelmişti ki dizlerinin bağı çözüldü. Saatlerdir kızını görebilmek için dayanan bedeni amacına ulaşınca bıraktı direnmeyi. Dizlerinin üstünde sürünerek yaklaştı kızına, yatakta, bacaklarının yanına uzanan elini uzanıp tuttu. Sıcacık eli aldı dudaklarına götürdü. Gözlerinden akan yaşlar kızının elini ıslattı. Figen’in tepkisiz bedeni huzurlu uykusuna devam ediyor gibi görünüyordu; onlara göre. Gerçek ise hiç de bildikleri gibi değildi. Elini tutan annesinin varlığından habersiz ruhu, en çıkmaz karanlıklara dalmıştı. Başka bir bedenin içinde kısılıp kaldığını hissediyor, aynada gördüğü kadının kim olduğunu bilmiyordu. Bildiği tek şey, o Zehra olmuştu.

“Zehra,” dedi odasının kapısını çalmadan içeri giren adam. Siyah saçlarını eğreti dokunuşla toparlarken, “Efendim Muhsin, “ dedi.

“Bu gece burada mı kalmayı düşünüyorsun? “

“Hava kötü, burada kalalım. Hem araba da bozuk nasıl döneceğiz şehre? “

“Haklısın,” dedi ilerleyen yaşlarda alacağı kilodan habersiz zayıf bedenini sallayarak geldi koltuğa oturdu. “nerede uyuyacağız? “ diye ekledi. Dökülen zülüflerini kulaklarının arkasına iterek geldi oturdu Muhsin’in yanına. Figen olan yanı bu insanların kim olduğunu ve nasıl olup da Zehra’ya dönüştüğünü çözmeye uğraşırken,

“Boş odalardan birini hazırlanmasını istedim Halime'den. Orada yatarız. “dedi.

Yağmurda ıslanan bedenleri odanın ısınmasıyla uykuya yenik düşmeye hazırlanırken kapı çaldı. “Gir! “ dedi Muhsin. Elinde tepsi, ince belli bardaklara doldurulmuş çayları dökmemeye özen gösteren adam içeri girdi.

“Buyurun hanımım, “ diyerek tepsiyi Zehra’ya tuttu.

“Sağ ol Sait Efendi,” diyerek aldı çayını. Muhsin de çayını almıştı ki Sait tepsiyi önünde tutarak başını eğdi. Zehra onun tavrından bir şey diyeceğini anlamıştı.

“Bir şey mi vardı Sait Efendi? “ yıllardır burada, yanlarında çalışıyordu karı koca. Çocukları olmamıştı onların da Muhsin ve Zehra gibi. Kolay kolay bir şey istemezdi Sait, eğer şimdi eli böğründe bekliyorsa önemli bir şey olmalıydı.

“Hanımım, çocuklardan birisi kötü yaralanmış. Sordum ama doğru düzgün cevap vermedi. Zannımca büyük çocuklar dövmüş ama bilemiyorum yine de. Sen bir soruversen, gariban çocuk küçük kardeşi de yanında.”

Zehra ciddiyetle baktı Sait’in yüzüne. Ne zamandan beri yurtta böyle olayları duyuyordu fakat hiçbir çocuk şikayetçi olmuyordu. Şüphe duyduğu tek isim ise Hüsrev’di.

“Adı ne çocuğun? “ dedi içinden geçirdiği düşünceleri kendine sakladı.

“Samet hanımım.”

“Çıkabilirsin Sait Efendi, ben hallederim.”

Sait, başını eğerek selam verdi ve odadan çıktı. Zehra, sabah ilk işim Samet’i yanına çağırmak olacak diye zihnine not etti. Ayşe’nin hazırladığı odaya geçerlerken, anılarında gezinen iki ruh çığlık çığlığa bağırıyordu.

“Kimsiniz siz? “

Bütün ışıkları sönmüştü yurdun. Dışarıda kızılca kıyamet kopuyor, esiyor yağıyor yıkıyordu. Küçük çocuklar büyüklerin yatağına sığınmıştı korkudan. Bir şeylerin habercisi gibiydi güz ayında, normal şartlara uygun olmayan bu fırtına. Samet de uyuyordu şişkin gözleri biraz inmişti. Enes kendi yatağında yatıyordu fırtınanın sesini ninni gibi kabullenmişti. Karanlık odanın kapısı açıldı usulca. Tak tak ederek yürüyordu birisi. Duymamıştı çocuklar bu kez, fırtına o kadar haşmetliydi ki bastırmıştı ayak sesini. Yürüdü ayaklar, geldi yatağın baş ucuna. Uyuyordu sarı balık, düşmanından habersiz. Kucağa alındığında masumca homurdandı, abisi sanıp sarıldı kara kucağa. Tarık görüyordu hepsini. Duyuramadı sesini Samet’e. Çıktı kapıdan gardiyan, kucağında Enes’le.

Gardiyan çıkıp gittiğinde Fahri dizlerini karnına çekti, görmüştü Enes’i alıp gittiğini ve ne yapacağını bilmiyordu. Ona zarar gelirse kendini asla affetmezdi. Engel olmamış, olamamıştı. Herkes gibi o da korkuyordu ondan. Nasıl karşı çıkabilirdi ki? Hata yapmışlardı Müdire Hanım buradayken bize dokunmaz diye düşünmekle. Gardiyanın kimseden korkmadığını anlamıştı böylece. Bir şeyler yapmalıydı, böyle düşünerek Enes’e yardımı dokunmazdı. Hızla kalktı yatağından, Samet’in yatağına ulaştı dizleri titreyerek.

“Samet uyan! “ dedi arkadaşının omzunu tutup sarstı. Samet en ufak bir dokunuşla yatağından sıçrayacak kadar uykusu sak hale gelmişti. Uyku, anında bedenini terk ederken çoktan oturmuştu.

“Ne oldu? “ dedi korkuyla. Fahri titriyordu.

“Gardiyan, “ dedi yutkundu. Samet duyacağı şeyden ölesiye korktu. Gardiyan demişti.

“Ne yaptı? “ dedi sesinde hem merak, hem korku vardı.

“Enes’i götürdü. “

Samet’in içinde amansız bir volkan patladı. Akan kanı lav olup damarlarını yaktı. Dehşetten dudakları çatladı. Kardeşini almıştı ve o duymamıştı öyle mi? Yatağından fırlayıp odadan çıktı, çıplak ayak koridorda koştu. Kardeşini kurtaracaktı. Tarık kendini bir girdabın içinde dönüyormuş gibi hissediyordu. Artık Samet’in gözünden görmüyor, ruhu boşlukta süzülüyor gibiydi. Samet’in arkasından çekilen ruhunu serbest bıraktı. O koşuyor, Tarık onu izliyordu. Karanlık, izbe bir odaya girdi Samet. Gözün gözü görmediği odada birisi şarkı söylüyordu.

“Sarı balık gölde, kıvrıla kıvrıla yüzüyor... “ Ses bazen içini parçalayacak kadar duygulu, bazen de kin ve nefretle şarkıyı söylüyordu.

“Bırak kardeşimi! “ diye bağırdı. Tarık onu durdurmak istedi. Samet’in bağırışı şarkıyı durdurdu. Karanlıktan bir ses hırıldadı.

“Geldin mi kara balık? “

“Geldim lanet olasıca pislik! “ ağzından tükürükler saçarak nefretini kustu Samet karanlığa. Cılız bir ışık çaktı karanlıkta. O küçücük, bir anlık aydınlık gardiyanın yerini belli etmiş ve Tarık onun yüzünü görmüştü. Samet’in hatıralarından süzülen birkaç görüntü onu tanımasına yetmişti. “Hüsrev, “ diye düşündü. “Buğra’yı da o mu kaçırmıştı? Düşünceleri kardeşine kayarken Samet’in karanlığa atıldığını gördü. Bir patırtı işitti, ardından boğuk bir çığlık.

“Enes, kardeşim! “ ve ağlamakla boğulmak arasında çıkan kesik çığlıklar.

“Senin yüzünden öldü velet! “ diye bağıran hırıltılı ses.

“Seni öldüreceğim! “ deyip haykıran Samet ve bir yerlere çarpma sesi.

Tarık elinde olsa gider onu kurtarırdı. Eğer elinde olsa bu anı hiç yaşamazdı.

Sessizlik çöktü ardından, cılız ışık yandı bu kez sürekliliği devam ederek. Tarık yerde yatan iki cansız bedeni gördü ve küçük Enes’in Buğra’yla olan aşırı benzerliğini. Ruhunun titrediğini hissetti. Sanki tek amacı onları izlemekmiş gibi hareketsiz dururken geri dönmeyi diledi. Bir fısıltı işitti.

“Hayır, şimdi değil. Bizi bulmadan olmaz. “

Ağlayabilmeyi istedi, hıçkıra hıçkıra, bağıra çağıra ağlamak.

Yanından geçen Hüsrev’i gördü. Enes’i kucağına almış alt kata doğru iniyordu. Arkasından süzüldü, yanında iki gölge belirdi. Biliyordu, biri Samet’ti, biri Enes. Hüsrev kalorifer dairesine girdi, Enes’i oracığa, soğuk betona indirdi. Geri çıktı daireden, hızla tırmandı basamakları. Tak tak eden ayak sesleri gecenin sessizliğinde vurucu darbeydi kulaklara. Samet’i aldı kucağına bu kez ve yeniden indi basamakları. Kan ter içinde kalmıştı, onu da yere indirdi. Tarık nefes alamadığını hissediyordu. Çıktı yeniden Hüsrev ve bu kez elinde kazma, kürek ve el arabasıyla geldi.

O çukuru kazarken üç ruh onu izledi. Tarık artık yeri biliyordu. Onları bulmuştu. Hüsrev çukura Samet ve Enes’i atıp üstlerine toprak atarken ağırlaşan hava ciğerlerine yapışmış, boğazına kocaman bir kütle oturmuş gibiydi. Hüsrev, toprağın üstüne harcı sererken ruhu çekildi, yavaş yavaş ortamdan soyutlandı.

“Artık git ve bizi kurtar, “ diye fısıldayan gölgeler son gördüğü şey oldu. Sonrası ölüm sessizliğiydi.

Figen’e odaklanan Süleyman ve kadın, yan yataktan gelen kesintisiz dıt sesiyle başlarını o yana çevirdi. Tarık’ın bağlı olduğu cihaz susmak bilmiyordu. Ekranda kırmızı, düz çizgi belirdiğinde odaya birileri girdi. Ne Süleyman ne de kadın kollarından tutulup odadan atıldıklarını fark etti. Odadan gelen sesler gerçek olmaması gereken bir şeydi. Süleyman elini kalbine götürdü. Göğsü sıkışıyor zor nefes alıyordu. Bir iki nefes daha çekebildi ciğerlerine ve olduğu yere yığıldı. Figen’in annesi Nevbahar Hanım yere düşen kütlenin sesiyle sıyrıldı yaşadığı şoktan ve avazı çıktığı kadar bağırdı.

“Yardım edin! “

Sağlık çalışanları güruhu koridora toplanırken Tarık’a müdahale eden doktor ikinci bir dıt sesiyle dehşete düştü. Figen’in de kalbi atmayı bırakmıştı. Ayhan’ın bağlı olduğu monitör ise zirveye çıkan kalp atışlarını odaya salıyordu. Kimsenin ne olduğuna dair fikri yoktu, tek gerçeği yaşayanlar bilecekti.

Hüsrev, işini bitirince el arabasını ve kazma küreği aldı. Kalorifer dairesinden çıkarken bir patırtı duydu. Merdivenleri tırmanan çıplak ayak sesleri. Endişeyle yutkundu. Birisi onu görmüştü. Birisi onu görmüş ve sırrı ifşa olmuştu. Elleri titredi. Kara balık bilmemeliydi. Onca yaptığı şeyin ortaya çıkması kabul edebileceği bir şey değildi. Malzemeleri olduğu yerde bırakıp ayak seslerinin ardından koştu. Şap şap eden sese kendi tak tak eden ayak sesleri karıştı. Sigara ve alkolün sıkıştırdığı ciğerleri isyan etti. Tık nefes, son anda görebildi kaçan kişiyi. Kim olduğunu anlayınca durdu, ellerini dizlerine dayadı, nefesini toparladı ve sırıttı. Fahri’nin işi bitmişti.

Nefesi düzelince doğruldu, adımları az önce Fahri’nin girdiği mekana, mutfağa yöneldi.

Gıcırtıyla açıldı kapı, adım adım yürüdü beton zeminde. Ayak sesleri tak tak ediyor, devasa tezgahın arkasına saklanan Fahri’nin kalbinde atıyordu. Gözlerini sımsıkı kapattı, dizlerini karnına çekti. Sırtını yasladığı duvara sindi. Kalbi göğüs kafesine sığmıyordu. Gıcırtıyı duydu. Metal sandalye ayağının yere sürtünme sesi akabinde duyuldu.

“Bir kara balık varmış, gardiyandan kaçarmış. Gardiyanı görünce kalbi küt küt atarmış. “

Fahri ağlamamak için dudaklarını ısırdı. Gardiyanın hırıltılı sesi şarkı söylüyordu, Fahri’nin ölüm fermanıydı sözleri.

“Neredesin kara balık? “

Ayak sesleri gittikçe tezgaha yaklaşıyordu. Fahri odasına kaçmadığına lanet etti. Çocukları uyandırır ve belki kurtulurdu. Samet’in arkasından, yarım saat düşündükten sonra gitmeye karar vermişti. Samet’i kucağında aşağı indirirken yetişebilmişti ancak ve saklanarak izlemişti her şeyi. Şimdi yaptığı hatayı fark etmişti ama artık çok geçti. Neden gidip Müdire Hanım’ı uyandırmamıştı ki? Yılların verdiği korku alışkanlığıyla saklanmaya çalışmıştı.

“Benden kaçamazsın biliyorsun değil mi? “

Artık çok yakındı Azrail’i, yolun sonuna geldiğini, Samet ve Enes’in yanına hızlıca gideceğini hissediyordu. Başını kaldırdı dizlerinden. Son sözünü söylemeden, savaşını vermeden ölmeyecekti. Islanan yanaklarını dirseğiyle sildi, etrafına bakındı. Silah olabilecek bir şey aradı gözleri. Tezgahın altına konulmuş beyaz, küçük bidon dikkatini çekti. Sessizce uzanıp aldı. Gardiyanın masaların arasında gezindiğini duyuyordu. Açtı bidonun kapağını ve burnuna dolan gaz kokusuyla yüzünü kırıştırdı. Bidonu yanına bırakıp hafifçe belini doğrulttu. Çekmeceye yetişmeli ve bıçak var mı diye bakmalıydı. Uzun süre bükülü kalmaktan uyuşan dizleri titredi, ayağı bidona değdi ve hafif bir pat sesiyle bidon devrildi. Bir an sessizlik ve ardından hızla yaklaşan ayak sesleri. Fahri de adım sesleri gibi hızla doğruldu. Çekmeceyi açtı ve karıştırırken pençeler boynundan kavradı.

“Kaçamazsın demiş miydim? “ iğrenç gülüşü Fahri’nin kulaklarını tırmaladı. Eline gelen ilk nesneyi çekmeceden aldı ve elini arkaya savurdu. Çatalın sivri uçları bedenine değen Hüsrev öfkeyle onu yere fırlattı. Düşmeden hemen önce paçalarına yapıştı Fahri. Kendiyle birlikte onu da yere düşürdü. Hüsrev ağır gövdesiyle kendini toparlayamadan Fahri üstüne çıktı. Yere düşen çatalı aradı parmakları. O çatalı bulamadan Hüsrev onu sırtından attı. Sırt üstü düşen çocuğu altına alırken cebinden tabakası ve çakmağı düştü. Parmaklarını Fahri’nin boynuna sardı, sıktı. Fahri’nin nefesi kesilmeye başlarken onu sırtından atmaya çalıştı fakat gücü yetmedi. Morarmaya başladı yüzü, dili dışına çıktı. Bu kadardı işte, on altı yıllık yaşamı sona eriyordu. Gözleri kapanırken gördü onu, altın sarısı tabakanın yanında göz kırpıyordu. Dudaklarından kan sızarken gülümsedi. Yalnız ölmeyecekti. Son bir gayretle elini çakmağa uzattı ve sihirli ateşi mekana hediye etti. Yere dökülen gaz, içinde Fahri ve Hüsrev’le birlikte tutuştu.

“Hanımım uyanın! “ diyen sesle yataklarından fırladı Muhsin’le Zehra. Muhsin telaşla kapıyı açtığında Sait Efendiyi ve koridordan gelen dumanı gördü.

“Yangın çıktı Beyim, “ dedi Sait ve geldiği gibi geri gitti. Aşağı katlardan yükselen çığlıklar Zehra’yı dehşete düşürdü. Çocukları ölüyordu.

“Muhsin bir şeyler yap! “ dedi ağlamaklıydı sesi. Üst baş, terlik düşünmeden o da koştu aşağı. Bir alt kata ulaştığında yoğun dumanın içinde nefes alamıyordu. Odalardan çıkmaya çalışan çocuklar geri odalarına dönüyordu.

“Sait Efendi kapıyı aç! “ diye bağırdı alevlerin ve dumanın kapladığı aşağı kata çağırırken.

“Açamam Hanım’ım kapı yanmış ateş gibi. “

“Çocuklar, iyi misiniz? “

Zehra bağırıyor, dumandan öksürüklere boğuluyordu.

“Anne! “ diye bağırdı bir çocuk. Kim olduğunu anlayamamıştı Zehra.

“Müdire Anne kurtar bizi! “ diye bağırdı birkaçı birden. Zehra’nın gözleri yanıyor, yaşlar akıyordu. Çocuklarının sesine kayıtsız kalamazdı. Bir cesaret atladı dumanların içine. Alevlerin içinde kalan ikinci kata yetişti. Koridor tamamen alevlerin istilasındaydı. Geceliği alttan tutuştuğunda alevlerin içinde bağıran çocuklarını gördü. Canı yanıyor, nefes alamıyordu. O ateşin harına yenik düştüğünde hissetti Figen de acıyı. Anıları ayrıldı Zehra’dan. Ruhu yükselirken yanındaki gölgeyi gördü.

“Bul onu, “ diye fısıldadı Zehra olduğundan emin olduğu gölge. Alevlerin arasından yukarı doğru süzülürken anıları karanlığa gark oldu. Sonrası ölüm sessizliğiydi.

Muhsin Zehra’nın arkasından koştu ama yetişmek için çok geçti. Alt kata inen merdivenler çökmeye başlamıştı. Yukarı çıktı bir gayret. Oradaki çocukları kurtarmak için bir şansı olabilirdi. Koridordaki dışarı açılan pencereyi dirseğiyle kırdı.

“Herkes çıksın odalardan! “ diye haykırdı. Açılan pencere içeri oksijen olarak dolunca anlık bir rahatlama hissetse de yaptığı hatayı geç fark etti. Oksijeni gören alevler daha bir harlanmıştı. Çocuklar onu dinleyip dumanların içinden sıyrılıp yanına geliyordu. Üstte son bir kat daha vardı ve oradaki çocuklar da aşağı inmeye çalışıyordu. Bulunduğu kat ve üst kattaki toplam çocuk sayısı yüz elliydi. Muhsin pencereden aşağı eğilip baktı, zemin, çimenlik ve küçük çalılıktı. Alevler gittikçe yaklaşıyor, çocuklar ağlıyordu.

Hızlı karar vermeliydi. O anın handikabıyla göğsü inip kalkıyor, nefes almakta zorlanıyordu. Onun anılarını paylaşan Ayhan’ın nutku tutulmuştu.

“Atlayın! “ dedi Muhsin.

Çocuklar kararsız ve korku dolu gözlerle baktılar ona. Muhsin arka kısmı işaret etti, alevleri gösterdi.

“Yanarak ölmek mi, atlayarak ölmek mi? Hem atlayınca kurtulma şansımız var. “

On yedisine yeni giren Ahmet yaklaştı pencereye ve kendini yukarı çekti. Pervaza yerleştirdi ayaklarını, elleriyle iki yandaki çerçevelere tutundu. Aşağı baktı, sonra arkasına ve gözlerini kapattı. Kendini aşağı bırakırken Ayhan ortamdan soyutlandığını hissetti. Usul usul uzaklaşan zihnine bir ses fısıldadı.

“O ölmemiş, yaşıyor. Bul onu! “

Ses yavaşça uzaklaştı, anılardan arınan bedeni karanlığa karıştı. Sonrası, ölüm sessizliğiydi.

Bölüm sonu

6 yorum