Sabah çalan telefonuyla iki büklüm doğruldu. Kanepe hem başına hem de beline iyi gelmemişti. Telefon çalmaya devam ederken yerinde doğrulup gerindi. Kemiklerinin çıtırtısını duymuştu. İnatla çalmaya devam eden telefonu alırken diğer eliyle şakaklarını sıktı.
“Efendim hatun, “ dedi arayanın Birgül olduğundan emin.
“Sizin hatununuz olmak istemem komiserim, “ diyen Akif’in sesiyle kendine geldi. Neden arayanın ismine bakmadığına hayıflana dursun, “Otopsi sonuçları çıktı amirim, “ lafını duyunca ayıktı.
Hızla ayağa kalktı, heyecanı uyuşukluğunu alıp gitmişti.
“Ofise getir hemen! “ deyip telefonu kapattı. Mesanesinde hissettiği sıkışıklık olmasa soluğu ofiste alacaktı ama önce tuvalete gitmeliydi. Çabucak girip çıktı öyle ki yıkadığı ellerini koridorda yürürken siliyordu. Ofise girmeden, kapının önündeki çöp kutusuna attı peçeteyi ve kapıyı hızla açtı. Akif, elinde dosyalar sandalyeye oturmuş onu bekliyordu.
“Ne çıkmış, katile dair bir şey çıkmış mı? “
Adnan, hızını azaltmadan dosyaları çekip aldı ama okumak için bekleyecek sabrı yoktu. Hem dosyanın sayfalarını aralıyor hem soruları sıralıyordu.
“cinsel istismar var mı? “
“Cinsel istismar yok amirim. Adamımız baya temiz çalışmış, parmak izi, kıl tüy; DNA örneği alınabilecek kepek dahi bırakmamış ardında. “
Adnan şaşırmıştı. Bu katil sandıkları gibi pedofili hastası bir manyak değildi.
“Ölüm şekli nasıl olmuş? “
“Aslında tam bir şey söylemek zor dedi adli tıp doktoru. Aç bırakılmış, vücut direnci düşmüş ilk önce. Sırtında, kollarında sigara yanıkları var. Eski değil, en fazla on günlük. Elleri kabloyla ardında bağlanmış, ayakları zincirle bağlanmış ve oldukça sıkı bir şekilde. Derisini kesmiş ve iz bırakmış. “
“Şerefsiz, “ demekten kendini alamadı Adnan. Nasıl bir manyaktı bu?
“En acı verense dudaklarına fermuar dikmiş ve bunu yaparken çocuk hâlâ yaşıyormuş. Muhtemelen baygınmış çünkü dikiş izi intizamlı dedi doktor. “
“Yani acı çekmemiş çocuk öyle mi? “
“Diktiği anda evet ama sonrası... “ Akif sustu, kuruyan dudaklarını ıslattı.
“Dudakları mikrop kapmış, iltihap oluşmuş ve şişmiş. Göz altlarına jiletle kesik atılmış, yaraları kabuk bağlamaya yüz tutmuş. Amirim, katil olacak pislik bu çocuğa tecavüz etmekten başka her pisliği yapmış. “
“Ve maalesef bunu başka kişiye de yaptı. Üstelik bu defa kurban büyük bir adam. Demek ki kurban seçerken yaş aralığı değil başka etkenler önemli onun için. “
Akif susmayı tercih etti çünkü bu katili anlamak için onun gibi düşünmek gerekiyordu. Adnan ise varsayımlar üzerinden bir yol haritası çizmek için uğraşıyordu.
“Katil rastgele değil de başka bir amaçla seçiyor olamaz mı kurbanları? “
Akif, kendi kendine mırıldanmıştı ama Adnan’ın duyacağı kadar da yüksekti.
“Nasıl yani? “ dedi Adnan.
Akif, kaşlarını çattı, bakışlarını parmaklarını iç içe geçirip dizinin üstünde birleştirdiği ellerine dikti.
“Belki Ozan ile Muhsin aynı nedenden ölmemiştir. Yani evet katil aynı ama amaç farklıdır. Çocuğu değilse bile adamı bir hesaplaşma için öldürme ihtimali var bence.”
Akif’in yaklaşımı Adnan için de mantıklı gelmişti fakat şu an böyle bir kanıya varmak için erkendi. Katil ve kurban hakkında daha çok bilgi edinmeleri gerekti.
“Ömer ne bulacak kurbanın hakkında ona bakalım önce. Sonrası gelir zaten bağlantı varsa. “
“Benim ki sadece bir varsayım amirim, dediğiniz gibi, Ömer gelsin de bakalım.”
Akif ve Adnan otopsi sonucuna gömülüp varsayımlar üzerine düşünürken Ömer, Muhsin’in doğduğu ilçeye, öğleye yakın gelmişti. Eski yapıların hakim olduğu küçük ilçe sessiz ve yaşlıydı. Elindeki adresi bulması pek de zor olmadı. Girdiği mahalle milattan öncesinden kalmış antik kentleri hatırlatıyordu. Taşlarla örülmüş binalar, yarı konak biçiminde inşa edilmişti. Pencereleri ahşap, kapıları sonradan yapıldığı belli olacak şekilde çelikti. Yollar, muhtarın çabası olsa gerek kilit taş döşeliydi. Sessiz sokakta ayak sesini bırakarak yürüdü. Etrafı incelerken önüne fırlayan bir kedi ürküttü. Başını üst katlara çeviriyor, kimisi açık, kimisi kapalı pencerelerden birilerini görmeyi umuyordu lâkin evler asırlar öncesinden terk edilmiş gibiydi. Yürüdü, diğerlerinden daha eski, köhne yarı konağın önünde durdu. Elindeki kağıda baktı. Adres burasıydı. Kapının önüne yürürken başını üst kata çevirdi. Bütün pencereler kapalıydı fakat bazılarının camı kırılmıştı. Evin çok önceden terk edilmiş olduğu belliydi. Kapıya geldi, diğerlerinin aksine hâlâ ahşap olan kapıyı eliyle itti. Kalın bir gıcırtıyla açılan kapı onu biraz daha şaşırttı. Kilitli değildi kapı.
İçini istemsiz bir korku kapladı, yarı açık kapıyı biraz daha iteleyip tamamen açtı ve ilk adımı eşikten içeri attı. Ayağını attığı tahta yer döşemesi acıyla gıcırdadı. İkinci adımı atsa tahta kırılacak, kendini boşlukta bulacakmış gibi korktu. Cesaretini toplayıp ikinci adımı zoraki attı ve tahta yeniden inledi. Üçüncü adımı kendinden emin bir edayla attı ve devamı geldi. Artık tahtanın kırılmayacağından emindi. Ayak bastığı yerde bir karış toz ayak izini kendine hapsediyordu. Duvarların lila rengi boyası çoğu yerlerde dökülmüş, bazı yerlerinde küflenip kararmıştı. Antreyi geçince karşısına büyük bir salon çıktı. Altıgen şekilli salonun bir köşesinde ağır metalle çevrili şömine, içinde yarısı yanmış odunla duruyordu. Orta alanda tozdan görünmeyen büyükçe masa, çevresine dizilmiş sandalyeler sanki birileri yine gelip oturacakmış gibiydi. Kırık pencerenin önünde arkası yüksek, mobilyası oymalı koltuklar otuz üç yıllık devrin modasıydı.
Duvara asılmış tabloda el yazması Arapça Allah yazıyordu. Şöminenin üstüne büyük tiktaklı saat asılmış, dokuzu yirmi bir geçe de durmuştu. Kim bilir kaç yıl boş evin içinde tik takladı diye düşündü. Koltukların önüne serilen kilim ise tozla kaplanmış olsa bile el dokuması olduğunu belli ediyordu. Şıp diye bir ses duydu ve hemen arkasına baktı. Ses durmuştu ve kendinden başka kimse yoktu. Ses kendini yineledi, “şıp”
Evin başka bir alanına açılan ahşap kapıya yöneldi. Ses o taraftan gelmişti. Yürüdü, her adımında yer inledi. Açık kapıdan önce başını uzattı, mutfaktı gireceği mekan. Duvara asılı raf, içinde tabak çanakla dizili duruyordu. Tezgahın üstü boştu, kenarda buz dolabına benzeyen bir nesne korkuluk gibi dikiliyordu. Köşede küçük bir masa, üstünde ekmek sepeti, tepsinin içinde ağız aşağı bırakılmış ince belli çay bardaklarıyla sanki az sonra çay içilecekmiş gibi bekliyordu.
Ev, sanki terk edilmemiş de birkaç günlüğüne, geri dönülmek üzere bırakılıp gidilmiş, ardından dönülememiş gibiydi. Pencereye takılı dantelli perde bile esen hafif rüzgarla kıpırdıyordu. Ömer tozlu mekanda derin bir nefes aldı. Küf kokusu ciğerlerine tozlarla birlikte nüfuz etti. Mutfaktan çıktı, salona yeniden döndü. Salondan da antreye yeniden çıktı ve üst kata çıkan merdivenlere yöneldi. Ahşap tırabzanla çevrelenmiş merdiven düz bir şekilde yukarı çıkıyordu. Yürüdü, adımları temkinliydi ve bastığı yerlere özen gösteriyordu. Merdivenin son basamağında önüne ince uzun bir koridor çıktı. Buradaki duvarlar cam göbeği mavisiydi. Yer yer boyalar dökülmüş, tavan ve tavana yakın yerler küflenmişti. Zemin yine ahşaptı ve her adımda inliyordu. Bir eliyle duvara tutunarak yürüdü. Karşısına çıkan ilk kapıyı açıp odaya girdi. Tek pencereli küçük odada eşyalar dağınıktı. Köşede bir yatak, yatağın ayak ucunda çift kapaklı küçük elbise dolabı ve gazete, dergi, kitapların altında kaybolan ince bir yolluk... Elbise dolabını açıp baktı ve yine şaşırdı. İçinde kıyafetler vardı. Burada yaşayanlar hiçbir eşyasını almadan apar topar çıkıp gitmiş olmalıydı.
“Buna ne sebep olmuş olabilir ki? “ diye düşünürken yere saçılan kağıtları karıştırdı. Otuz üç yıl öncesine ait gazeteleri görmek zamanın gerisine yolculuk yapmak gibiydi. Gazetede ne yazdığını okuyacaktı ki dergiler dikkatini çekti. Çıplak kadınların poz verdiği müstehcen dergilerdendi. Ömer’in dudakları kıvrıldı. Otuz üç yıl önce ergen olan birinin odasındaydı.
“Muhsin olmalı, “diye düşündü. Çömeldiği yerden kalktı ve odaya girdiği gibi yavaş adımlarla çıktı. Karşısında duran kapıyı açtı bu kez. Bu oda da büyüklük ve dizayn açısından aynıydı fakat bir fark vardı. Yatak boştu, yerde dağılan eşyalar yoktu. Aynı tasarım elbise dolabını açıp baktı. Dolap boştu. Bu oda ya misafir odasıydı ya da burada yaşayan daha önce gitmişti. Bulacak bir şey olmayınca fazla eğleşmeden bu odadan çıktı. Koridor boyu yürüdü. Bir metrelik mesafeyi kat etmişti ki karşılıklı iki kapı göz kırptı. İlkinin kapısını açıp girdi. Bu oda az öncekilere nazaran daha büyüktü ve ortaya konulmuş çift kişilik yatak ebeveyn odası olduğunun kanıtıydı. “Muhsin’in anne babasının odası, “ diye düşündü. Yatağın çarşafı dağınıktı. Grileşmiş rengine rağmen eskiden beyaz olduğu belli oluyordu. Dört kapaklı elbise dolabının kapakları açık, içindeki çamaşırlar dışarı taşmıştı. Yatağın kenarındaki mini komidinin üzerinde baş ucu lambası, yanı başına bırakılmış kitapla boynu bükük duruyordu.
Komidinin çekmecesini açtı usulca. İçinde gelişigüzel atılmış kağıtların yanında bir albüm vardı. Sarı renkli albümün üstünde kır çiçekleri arasında poz veren sarışın bir kadın gülümsüyordu. Her daim cebinde bulundurduğu eldiveni çıkarıp giydi. Albümü çekmeceden çekip aldı. Kapağındaki çıtçıtı açtı ve ilk sayfa yıllar sonra açıldı. Saçlarının çoğu beyazlamış, yüzüne kaz ayakları yer edinen bir adam, yanında simsiyah saçlarıyla zamana meydan okuyan, yüzünde yaşını belli eden birkaç kırışık dışında gencecik görünen narin bir kadın ; onlara eşlik eden üç çocuk. Birisi kadın gibi siyah saçlı, boyunun uzunluğundan en büyük çocuk olduğu belli olan, kameraya bakarken gözlerini kısan on dört yaşlarında bir oğlan, onun yanında saçları kızıl, başı önüne eğik, ortanca oğlan ve onun yanında sarı saçları güneşte ışıldayan en fazla dört yaşında gösteren çocuk gülümsüyordu. Arka fonda ağaçlar göze çarpıyordu. “Mutlu bir aile, “diye düşündü fakat ilgisini çeken bir şey vardı. Üç çocuk birbirine hiç de benzemiyordu. Birkaç sayfa daha çevirdi, çoğunluğu sarışın çocuğa ait olan bir sürü fotoğrafa daha baktıktan sonra albüm elinde odadan çıktı. Karşı odaya girdi aynı hassas adımlarla. Kapıdan girdiği anda odanın sarışın çocuğa ait olduğunu anlamıştı. Kenarı demir parmaklık, tepesinde düş kapanlı beşik, pencerenin önünde oyuncak dolu sepet, yere serili kabarık tüyleri tozlanmış halı...
Hasan Muhsin’in kimsesi olmadığını söylemişti ama bu albüm ve ev bir ailesinin olduğunu kanıtlıyordu. Onlara ne olmuş olabileceğini düşünürken merdivenleri indi. Evde göreceği bir şey kalmamıştı ve geç olmadan konuşacak birilerini bulmalıydı. Salona inmişti ki dış kapıdan bir ses işitti.
“Kim var orada? “
Yaşlı kadın sesi kendinden önce ulaşırken içeri girdi. Ömer’i görünce yabancı ve ürkek gözlerle baktı. Beli iki büklüm, başında bağlı eşarbı, üstünde pazen entarisiyle mercan gözlerini muhatabına dikmişti.
“Sen kimsin? “ dedi, çenesini yukarı kaldırıp meydan okurcasına.
“Ben polisim teyze,” dedi Ömer, yaşlı kadın aradığı bilgileri alabileceği birisi olabilirdi.
“Polisin bu eski evde ne işi olur ki evlat? “
“Muhsin yaşıyormuş burada eskiden. Onun için gelmiştim ben. Siz belki tanıyorsunuzdur, hakkında bilgi alabilirsem yardım etmiş olursunuz.”
Yaşlı kadın kaldırdığı çenesini aşağı indirdi. Meydan okuyacağı tehlikeli birisi olmadığına kanaat etmiş olmalıydı.
“Hele dışarı gel de konuşak. Bu ev yıllardır boş ve havasız, “ dedi öksürdü.
“Nefesim daraldı benim,” diye ekledi ve bükük belini ayaklarına uydurup dışarı yöneldi.
Ömer arkasından yürüdü ve birkaç dakikaya rutubetin boğucu kokusundan, dışarının temiz havasına çıktılar. Yaşlı kadın yol kenarına, yeşil çimenlerin üzerine oturdu. Ömer de kadına uyup yanına, çömelerek oturdu. Elindeki albüm hâlâ duruyordu. Açıp kadına gösterdi baştaki fotoğrafı.
“Bunun hangisi Muhsin teyze? “
Kadın fotoğrafı alıp yüzüne yaklaştırdı. Fotoğrafa bakarken gözleri doldu.
“Vah Ayşe’m vah! Senden geriye aha şu viran ev kaldı. “
“Ayşe kim teyze, Muhsin’in annesi mi? “
Kadın Ömer’i yeni görüyormuş gibi baktı.
“Muhsin’i arıyorsun ama hakkında bir şey bilmiyor musun? Garip çocuktu o, yazık oldu hepsine. “
Ömer, her şeyi bildiğine kani olduğu kadına ufaktan sinirlenmeye başlamıştı. Kendi kendine konuşuyor gibiydi.
“Teyze, bilsem buraya neden geleyim değil mi? Sen bana en baştan anlat bu aileye ne oldu? “
Derin bir nefes aldı kadın, elindeki fotoğraftaki kadının yüzünü okşadı.
“Ayşe bu evin hanımıydı. Buraya geldiklerinde iki oğlu vardı. Sıska çelimsiz iki oğlancıkla çıktılar geldiler. Rahmetlik Sinan Efendi kalantor adamdı. Köstekli saatini yeleğinin cebine takar, beş vakit namazını camide kılardı. Dindardı o Ayşe’ye göre. Ayşe’nin kömür karası saçları akça pakça teni ışıl ışıl ederdi. Sanırdın ki o oğlanlar ondan doğmamış. Buraya geldikten bir yılına kalmadan bir bebeleri daha oldu. Bu bebe de oğlandı. Saçları sarı nur topu gibiydi. Şu bahçede koşup oynadılar yıllarca. Büyük oğlan büyüdü serpildi. Onun adı Muhsin’di işte. Ötekiler hatırımda kalmamış. “
Güldü kadın, aklına gelen anılar güzel anılar olmalıydı.
“Şu balkona çıkar, “ dedi işaret parmağıyla Ömer’in önce fark etmediği dışa çıkıntısı olmayan balkonu işaret etti.
“kara balık, kırmızı balık, sarı balık diye çağırırdı. Vah Ayşe’m vah! Sarı oğlanı büyüdü gitti derken bir gün kara haber bağrını yaktı kavurdu. Sarı oğlanı gölde boğulmuş ölmüş. Feryat figan ettiler, bağırıp çağırdılar. Günden güne eridi aktı garibim. Çok yaşamadı öldü gitti. Ondan sonra da Sinan Efendi değişti. Dağıldı gitti evleri. “
Yaşlı kadın susunca Ömer merak ettiği asıl meseleyi sordu.
“Muhsin’e ne oldu teyze, ya diğer çocuk? “
“Bilemem ki evlat, Muhsin anası öldükten sonra yatılı okula gitti. Sinan Efendi eve başka bir kadın aldı emme avrat olarak emme hizmetçi bilemedik. Sarı, şişmanca bir kadındı. Birkaç yıl burada oturdular sonra bir sabah baktık ki çekip gitmişler eşyalarını bile almadan. Aklımız ermedi. İşte böyle. “
Ömer yaşlı kadına uzun uzun baktı. Yalan söylemesi için bir nedeni yok gibiydi ama Ayşe öldükten sonra diğerlerine ne olmuştu? Bunu öğrenmenin bir yolu olmalıydı.
“Onları tanıyan başka birileri var mı teyze? “
“Yok evlat, ben en yakınlarıydım bildiğim bu kadar. “
“Sağ ol teyze, “ dedi Ömer.





