Bozkırın ortasında simsiyah asfalt yol, üzerinde giden araçların far ışıklarıyla aydınlanıyor, kıvrıla kıvrıla uzayıp gidiyordu. Küçük araçların arasında ilerleyen bir otobüs hedefine doğru emin tekerlek dönüşleriyle giderken içindeki yolcuların bir kısmı uyumuş, bir kısmı akıp giden bozkırı izliyordu. Ne bozkırı, ne de uykuyu umursamayan genç elindeki telefonla haşır neşirdi.
"İndiniz mi? "
"Hayır, daha birkaç saat var. "
"Buğra nasıl? "
"Başını cama yaslamış uyuyor. "
"Canım, işine karışmış olmayayım ama nasıl baş edeceksin küçücük çocukla? "
"O benim kardeşim Figen, onu yalnız mı bıraksaydım? "
"Yalnız bırak demiyorum sana ama sosyal kurumlulara bırakabilirdin. "
"Asla, kardeşimi ne idiği belirsiz insanlara bırakamam! "
"Onlar ne idiği belirsiz değil, bir kere bu konuda anlaşalım. Devletin çocukları korumakla görevlendirdiği kişiler. "
"Ben tanımıyorsam ne idiği belirsizdir. "
"Tarık ! Hem üniversiteye gidip hem ona nasıl bakacaksın? "
"Nasıl bakacağım beni ilgilendirir, senden yardım isteyen yok. "
"Ben şimdi bunu mu dedim Tarık, dediklerimden bunu mu çıkardın? Pes vallahi. "
"Kapatalım bu konuyu Figen, sonra görüşürüz. "
"Görüşürüz Tarık. "
Elindeki telefonu öfkeyle cebine koydu. Otobüs normal seyrinde yola devam ederken, yolcuların hafif homurtuları duyuluyordu. Bakışlarını kardeşine çevirdi. Başı cama yaslanmış, yavaş nefes alışverişleriyle göğsü inip kalkıyordu. Sevgiyle baktı kardeşinin yüzüne. Sarı saçları alnına dökülmüştü. "Saçları uzamış, okul açılmadan tıraş ettirmeliyim, " diye düşündü. Başını usulca camdan alıp kolunun altına aldı. Buğra, yumuşak kucağı uyku arasında hissetmiş olmalı ki abisinin kucağına sokuldu, bir iki kelime mırıldanıp uykusuna kaldığı yerden devam etti. Tarık derin bir iç çekti. Eli kardeşinin saçlarını okşarken koyu yeşil gözleri camdan akıp giden yoldaydı. "Figen'e fazla mı sert çıktım acaba? " Onu üzmüş olma ihtimali vicdanına süzülürken, "Ona kaç defa söyledim ama beni anlamamakta ısrarcı. Neden beni anlamak istemiyor, ben de bunu anlamıyorum. Kardeşimi bırakamam, bırakmam, " mantığı devreye girdi ve çoğu kez yaptığı gibi yine kendini haklı çıkardı.
Üç yıllık ilişkileri boyunca Figen'in tek şikayet ettiği huyu buydu. "Her zaman kendini haklı çıkarmanın bir yolunu buluyorsun, " derdi. Tarık bu düşünceyle gülümsedi. Figen'i seviyordu ama kardeşine rağmen değil. "Nasıl olsa kabullenir. " Bu düşünceyle iyice rahatladı ve saatine baktı. Saat, 02:12 'yi gösteriyordu. Uyuyan yolcuların arasına karışmak için, Buğra'nın başına başını yasladı ve gözlerini kapattı. Sabah yeni bir düzene gözlerini açacaktı.
Saatler süren yolculuk sabah ezanı okunurken son bulmuş, otobüs otogardaki yedinci perona girmişti. Tarık'ın elini sıkıca kavrayan minik parmakların sahibinin gözleri ilk defa geldiği kenti inceliyordu. Sabahın ilk saatlerinde nasıl bu kadar kalabalık olabildiğine şaşıran Tarık ise valizin birini tek eliyle sürüklerken diğerini omzuna atmış, gözünün kıyısıyla Buğra'yı izliyordu. Annesi, ne zaman Buğra ile dışarı çıkacak olsa, "Sakın kardeşinin elini bırakma! " derdi sanki bu günün geleceğini hissetmiş gibi.
Peronların olduğu bölümden çıkışa doğru ilerlerken simit satan abdal çocukları,
"Taze simit, çıtır çıtır, gevrek simiiiittt, " diye
bağırıyordu. Buğra, başlarında tepsilerde simit taşıyan çocukları dikkatle izlerken merak ediyordu. "Başlarında düşürmeden nasıl taşıyorlar? "
"Simit alalım mı abim? "
Düşüncesinden sıyrılıp abisinin yüzüne baktı. Bacaklarına ancak yetiştiği adamın yüzünü görmesi için başı bayağı yukarı kalkmış, ince uzun boynu meydana çıkmıştı. Yeni yeni parlayan güneş sarışın tenini parlatmıştı.
"Alalım, " gülümserken gözleri kısılmıştı. Öndeki eksik dişleri gülümsemesiyle ortaya çıkmıştı.
Yürüdükleri yolun üzerinde satış yapmaya çalışan çocuktan aldı simitleri. Buğra sessiz ve meraklı simitçi çocuğun esmer yüzüne bakıyordu. Peçeteyle eline verilen simidin mis gibi kokusu merakının önüne geçti ve iştahla bir ısırık aldı. Ağzında dağılan susamın verdiği lezzeti damağında hissederken abisinin götürdüğü yöne bakmadan ilerliyordu.
Otogardan çıkıp taksilerin olduğu bölüme girdikleri anda, av bekleyen panter gibi gözlerini dört açmış taksicilerden en uyanık olanı, Tarık ve Buğra'yı fark etmiş, daha onlar hangi taksiye bineceklerini düşünemeden Tarık'ın elindeki valize elini uzatmıştı.
"Ver abi taşıyalım. "
Tarık ağzını açamadan bavulu elinden alınmıştı. Kırklı yaşlarını süren taksici, kendinden küçük olduğu bariz olan adama abi demekten gocunmuyordu. Mesleğinin getirdiği bir alışkanlık, yolcularla arasına koyduğu samimiyetti bu tavrının nedeni. Tarık istemsizce gülümsedi. İkinci yılını geçirdiği bu şehre ve insanlarına alışmıştı.
"Nereye sürüyoruz abim? "
Kaşla göz arasında valizleri bagaja yerleştiren şoför yerine kurulmuş, arka koltuklardaki yerini alan Tarık'a dikiz aynasından bakıyordu.
" Üniversite yakınında apartlar var oraya gidiyoruz. "
Kontağı çeviren sürücü, bakışlarını Tarık'ın esmer yüzünden önünde uzanan yola çevirdi. Sarı taksi ağır ağır hareket ederken taksici alışık olmadığı sessizliği bozdu.
"Yurt çıkmadı mı sana? "
Tarık, dışarıyı izleyen bakışlarını şoföre çevirip, "Çıkmıştı, geçen yıl yurtta kalmıştım ama bu yıl kardeşim de olunca aparta geçtim, " dedikten sonra bakışlarını yeniden dışarı yöneltti. Şoför ise kardeş kelimesiyle daha çok merakı kabararak yeni sorularını sıralamaya devam etti.
"Kardeşin niye seninle geldi peki, ananız babanız yok mu sizin? "
"Yok bizim anamız babamız, öldüler, " öfkeli çıkan sesiyle cevap verdi Tarık. Bu soruyu duymak, yanıtlamak istemiyordu. İki ay önce kaybettiği ailesi hatırlatılınca dolan gözlerini görmelerini istemiyordu. Buğra'nın ağlamamak için kendini tutmasını, hıçkırıklarını iç çekerek bastırmasını duymak istemiyordu.
"Yaa, başınız sağ olsun, üzmek istemedim delikanlı, kusura bakma. "
Hafifçe başını aşağı yukarı sallayarak cevap verdi sorun yok dercesine. Konuşmanın bitmesini, bir an önce adrese ulaşmayı istiyordu.
"Nerelisiniz peki? Başka kimseniz yok muydu sabiye bakacak? "
Bıkkınca iç çekti, ne meraklıydı bu şoförde.
"Yok amca kimsemiz, Adıyamanlıyız biz. "
"Eh, yakınmış yeriniz, Allah yardımcınız olsun, bir şeye ihtiyacın olursa yardımcı oluruz evvel Allah."
"Sağ ol amca, bir ihtiyacımız yok çok şükür. "
Tarık'ın samimi olmaktan uzak konuşma şekli nihayetinde şoförü de susturmuştu. Sessizlik içinde devam eden yolculuk boyunca Tarık arada sırada Buğra'ya bakıp gülümsüyor, ardından bakışlarını yine dışarı çeviriyordu. Taksi yavaşlayıp aracı kenara çekerken fark edebildi amaçladığı mekana geldiklerini.
"Geldik abi, "
Tarık, "Hadi inelim abim, " dediğinde Buğra uyanmış gibi, "Hıh, tamam, " dedi abisinden taraftaki kapıya doğru inmek için yaklaşırken. Ayakları asfalta değdiğinde hatırladı Tarık, şehrin bunaltıcı sıcağını. Eylül ayı bitmeye yaklaşmış olsa da Sonbahar bu kentte henüz varlığını gösterememişti. Şoför valizleri aşağı indirdiğinde Tarık da ücreti ödedi.
"Uğurlar olsun, " şoför aracına binip kaldığı yerden nafaka savaşına devam etmeye giderken son kez selam verdi delikanlıya. Şehirin sıcaklığına eş değerdi insanların sıcakkanlılığı. Tarık giden taksinin arkasından bir müddet bakıp, valizin birini omzuna attı, diğerinin çekeceğini açtı ve kaldırıma çıktılar. Buğra'nın eli avucunda terlemeye başlamıştı. Kaldırımda ses bırakarak sürülen bavulun eşliğinde, önceden Ayhan'a yer ayırttırdığı apartın kapısına geldiler. On dört katlı binanın çift kanatlı ağır, demir kapısının üstünde kocaman harflerle, NERGİZ APART yazılı tabela asılıydı. Tarık, binanın görünüşüne umursamazca bakış atıp içeri yönelirken Buğra, binanın en üst katına dikmişti gözlerini. Abisinin çekiştirmesiyle açık kapıdan içeri girdiklerinde dışarıdan daha sıcak olan hava yüzlerini yaladı. "Allah'tan önümüz kış, " içinden geçen sözcükler, "Buyurun, neye bakmıştınız? " diyen adamın sözüyle kesildi. Ellili yaşlarda gösteren, pos bıyıklı, şakaklarına aklar düşse de saçları gürlüğünü koruyan adamın çukurun içine kaçmış gibi görünen kahverengi gözlerinin içine baktı.
"Yer ayırtmıştık biz. "
"İsim neydi? "
"Tarık Çukurköprü. "
Yarım dünya göbeğini, apartın girişine koyduğu masanın arkasına sığdırmaya çalışarak oturdu. Masanın üzerine, elinin altında dursun diye bıraktığı büyük müşteri defterini açtı. "Yıllardır aynı defteri kullanıyor olmalı, " defterin yıpranmış ve yer yer çay ya da kahve lekeleriyle benek benek olan kabı bu izlenimi uyandırıyordu.
"Hah, tamam buldum! İki kişilik bir oda ayırmışız, sanırım yanına arkadaş istemiyorsun? "
"Evet, iki kişilik ve arkadaş istemiyorum. "
Masanın önüne sağlı ve sollu dizilen altı tane koltuk tipi sandalyeden masanın önündekine oturan Tarık, Buğra'yı elinden çekerek yanına oturttu.
"Birinci katta bir oda ayırdık size. Yer ayırtan arkadaşınız üst katları istemedi. "
"Ben özellikle tembih ettim. Buğra küçük, ben yokken pencereyi açar, bir kaza gelir Allah korusun; birinci kat iyi. "
Pos bıyığını burup, kalın kaşlarını çattı adam. Küçük çocuk ilgisini çekmiş, aynı zamanda da endişelendirmişti. Küçücük çocuk başına iş açabilirdi.
"Senin çocuğun mu? "
Bir karar almadan önce gencin ne idiğini öğrenmek daha iyi olur düşüncesindeki adam, bütün her şeyi didiklemek niyetindeydi. Tarık, sıkıntıyla iç çekti. Cevaplamak zorunda olduğu kaç tane soru vardı?
"Hayır, kardeşim. "
"Kardeşin demek, neden senin yanında kalacak? "
Tarık'ın koyu yeşil gözleri puslandı, sorulan her soru unutamadığı kötü hatıraları gözlerinin önüne seriyordu. Hatıralarını kovmak için gözlerini binanın içinde gezdirdi. Üst katlara çıkan iki merdiven, sağdan ve soldan yukarı doğru kıvrılıyordu. Merdivenin her ulaştığı katta ince bir koridor uzanıyor, koridor boyunca odalara kapılar açılıyordu. İki merdivenin başlangıç noktasının ortasına iki kanepe bırakılmış, sanki kimse oturmasın ama oturacak yer de yokmuş denmesin gibi eğreti duruyordu.
"Annem ve babamı kaybettim. Kardeşime bakacak kimsemiz de olmayınca yanıma aldım. Hem okuyup hem ona bakacağım. Zaten o da birinci sınıfa başlayacak bu yıl. Size sıkıntı olmaz. "
"Anladım delikanlı, peki nasıl geçineceksin? Sonuçta ben de para kazanmak zorundayım. Bu gün olmadı yarın versem abi teranesi çalmayalım sonra. "
Aba altından sopa gösteren apart sahibi onu sindirmeye mi çalışıyordu yoksa gerçekten derdi parası mıydı bilmiyordu ama bu adamı sevmemişti.
"Yok abi para sıkıntımız çok şükür, anamdan maaş kaldı gül gibi geçiniriz kardeşimle. "
"İyi o zaman, sıkıntı yok, sözleşmeyi imzala, iki yüz lira da depozito ver, aylık beş yüz lira. "
"Tamam, "
Tarık, önüne itilen sözleşmeyi masaya yaklaşarak imzaladı. Siyah deri cüzdanından nakit yedi yüz lirayı çıkarıp masaya bıraktı. "
"Birinci kat yirmi beş numara. " Apart sahibi yerinden kalkıp kenara montelenmiş anahtar dolabına asılmış onlarca anahtardan birini alıp verdi. Tarık eline bırakılan buz gibi anahtara ürpererek baktı. Geriye kalan iki yılında barınağının kilidiydi. "Ev gibi olacak mı bakalım, içinde annem, babam olmayan ev ne kadar ev olursa artık. " Buğra'ya bakıp gülümsedi, anahtarı avucuna sıkı sıkı hapsetmişti; bulduğu yuvayı kaybetmekten korkan bir yetimin korkusuyla. Valizin çekeceğinden tuttu ve tıkır tıkır merdiveni tırmandılar.
"Anne, uyuyamıyorum, çok tıkırdıyor bu beşik. "
"N’apalım oğlum, alışacaksın, kardeşin uyumuyor yoksa. "
"Bende Buğra gibi beşikte mi yatardım anne? "
"Tabii oğlum, aynı beşikte hem de, bu beşik senindi. "
Gözlerinden süzülen bir damlayı omzuyla silmeye çalıştı. Valiz tıkırdıyordu.
"Bebeğin beşiği tıkır tıkır,
Annenin uykusu ağır.
Uyu bebek uyu,
Annene dünyada yok huzur. "
Gözyaşları artık damlamıyor, akıp gidiyordu. Yirmi beş numarayı bulduğunda ıslak gözleri görmesini engelliyordu. Anahtarı yuvasına bir gayret yerleştirdi. Annesinin ninnisini o zamanlar anlamadan dinler, ahenkli sesiyle Buğra gibi o da uykuya dalardı. Şimdi anlıyordu, annesine bu dünyada huzur vermemişlerdi. Kapının kanadı açılınca burnuna dolan havasızlığın getirisi iğrenç koku ve yüzünü yalayan sıcak hava onu kendine getirdi. Buğra ve valizlerle birlikte içeri girdi ve kapıyı kapattı. İki adımına denk gelen aralıkta karşılıklı iki kapı vardı. Önünde beş adımlık mesafede mutfak ve salon olarak nitelenebilecek alan duruyordu. Valizleri salona bırakıp etrafı inceledi. Kenara dayalı üçlü koltuk, iki kapının soldaki olanın yanında başka bir kapı ve giriş kapısının karşısında balkona açıldığı belli olan dördüncü kapı. İlk önce balkonun kapısını açtı. Temiz ama sıcak hava ciğerlerine doldu. Balkon altı adımda turlayacak kadar küçüktü. Bu küçük alana küçük bir masa ve iki sandalye sığdırılmıştı. Tekrar içeri girdiğinde mutfak tezgahı, üstündeki kahverengiliğine rağmen kirli görünen üç kapaklı mutfak dolabı, köşeye sıkıştırılmış iki gözlü ocak, koltuğun karşısında eski bir buzdolabı...
Koltuğun yanındaki kapıyı açtı, mutfağı gözlemlemek saniyelerini almıştı. Odada bir yatak, kapının yanına iliştirilmiş küçük bir dolap ve yatağın baş ucuna konulmuş masa ve sandalye. Yatağın karşısında perdesi çekilmiş pencereyi perdeyi aralayarak açtı. Güney cephesine denk gelen oda gün ışığına boğulmuştu.
"Burası senin odan olsun abim, " "Kışın üşümez. "diye düşündü.
"Olur abi ama yastık çarşaf yorgan yok, böyle mi uyuyacağız? "
Tarık kısa bir kahkaha attı, elini onun saçlarında gezdirirken kardeşinin meraklı gözlerine bakıyordu.
"Böyle uyunur mu hiç, Ayhan Abin bize yatak getirecekti. Saat daha erken, biz evi temizleyene dek o da gelmiş olur. "
"Ayhan Abim mi gelecek? Oley! "
Buğra, Ayhan'ı tanıdığı anda çok sevmişti. Ayhan'da Buğra'yı biricik dostunun kardeşi olduğundan kendi kardeşinden ayırt etmezdi. Anne babalarını kaybettiklerinde Ayhan Nevşehir'den Adıyaman'a gelmiş, dostunu en acı gününde yalnız bırakmamıştı. Tarık'ı teskin etmek Buğra'yı teskin etmekten daha zor olmuştu.
"Evet, Ayhan gelecek, belki Figen'de gelir. "
Tarık'ın yüzünde parlayan değişik bakış Buğra'nın gözünden kaçmamıştı. "Bende büyüyünce abim gibi aşık olacağım" Kıkırdadı; "Figen de gelsin, onu da seviyorum ama, " durdu, gözlerini abisinin yeşil gözlerine kilitledi, utanarak başını yere eğdi. "onu benden çok sevme olur mu? "
Tarık'ın yeni kuruyan gözleri yeniden doldu. "Senden çok kimseyi sevmem, sevemem abim. " Buğra'nın saçlarını dağıtıp diğer odaya geçti. Fazla duygusal olmuştu bu aralar. Kendime çeki düzen vermeliyim, artık ailenin reisi benim. Bu düşüncesi tamamen işe yaramasa da kendini teskin etmeye yarıyordu. Diğer odanın yansıması gibi olan odaya adım attı. Buğra, yumurtadan yeni çıkmış civciv gibi arkası sıra geliyordu. Bu odanın da kapalı olan penceresini açtı. Dışarıya değil de yukarı çıkan hole açılan pencereden üstteki daireler görünüyordu. Üçüncü kattaki bir dairenin kapısı açıldı. İçerden çıkan sakallı, uzun boylu, zayıf genç, Tarık'ın kendisini izleyen gözlerinden habersiz merdivenleri hızla iniyordu. "O benim komşum. " Bu düşünceyle yaklaşırsa daha çabuk adapte olacağını biliyordu. Babası hep, "Bardağın dolu tarafına bak oğlum, boş kısmına bakarsan hayatın da kalbin de boş olur, " derdi. "Ah be yüreği koca babam, nasıl da gittiniz ansızın. Şimdi hayatımda, kalbim de bomboş, ölü gibi. "
"Burası da senin odan değil mi abi? "
Buğra'nın sesiyle daldığı gayya kuyusundan çıktı. Merdivenleri inen genç çoktan kaybolmuştu. "Evet, burası da benim odam. Seninkiyle arasındaki tek fark, benim pencerenin dışarıya bakmaması. " O sırada kapının tokmağı vuruldu. "Ayhan Abim geldii! " deyip kapıya koşan Buğra kim o demeden kapıyı açıverdi.






