İçeriğe geç

GARDİYAN

Bölüm 18 · 12 dk okuma

GARDİYAN

Bölüm 18

Çaresiz bekleyiş

Kalabalık hasta veya hasta yakını güruhuyla birlikte hastaneye girdi. Gençlerin kaldığı kata geldi ve etrafta soru sorabileceği birisini aramaya koyuldu. Vakit akşama ramak kalmış, mesai saati sona ermek üzereydi. Odadan çıkan doktor son anda imdadına yetişmiş gibiydi. Hızla yanına vardı doktorun. Beyazlamış saçları ve kaz ayaklarının göz kenarlarını aşıp tüm yüzüne hakimiyet kurduğundan anlaşılıyordu yıllarını bu mesleğe veren bir doktor olduğu.

“Gençlerin durumu nedir doktor bey? “

Elini her zaman ki saygı duruşundaki yerine getirmiş ceketinin önünü tutmuştu. Elindeki çanta bütün o saygı gösterisine tezattı ama doktor buna aldırış ediyormuş gibi değildi. Daha çok mesaisini bitirip dinlenmek derdindeydi. Dün gece acil ameliyata giren dahiliye uzmanı doktor, bu gün izinli olmasına rağmen gençler için hastaneye çağrılmıştı. Yorgunluğu yüzünden belli oluyordu nitekim.

“Beyefendi, gençlerin görünen hiçbir rahatsızlığı yok. Üçü de normal bir uykunun içindeler. Beyin nöronlarını, iç organlarını, kan değerlerini... Her şeyi ölçtük. Gençler turp gibi maşallah ama neden uyuyorlar inanın bilemedik. “

Süleyman sevinsin mi üzülsün mü şaşıp kalmıştı.

“ İyi ama hep böyle uyuyacaklar mı, bir şey yapıp uyandıramaz mısınız? “

Doktor ellerini önlüğünün cebine koydu.

“Bu gece uyusunlar, onları uyandırmak beklemediğimiz etkilere neden olabilir. Sabah yeniden gereken testleri vesaire yaparız merak etmeyin. “

Doktor, koridorda uzaklaşıp giderken Süleyman öylece odanın kapısına baktı. Bütün bu olanlar havsalasını zorluyordu. Kenardaki koltuklardan birine çökercesine oturdu. Kucağına Figen’in çantasını koydu ve derin bir düşünceye daldı. Ne yapacaktı?

Süleyman hastane koridorunda ne yapacağını bilemez bir şekilde otururken Adnan boş durmuyordu. Apart sahibi Hasan’ı tabiri caizse terletiyordu ki onun terlemesi için zaten sıkıntıya girmesine gerek yoktu.

“Söyle bakalım Hasan Efendi, o kamera kayıtları neden silindi? “

Hasan oturtturulduğu sandalyede suratı kıpkırmızı, alnında boncuk boncuk terler, omzunda Adnan’ın elleri...

“Bilmiyorum komiserim. “

Adnan’ın elleri omuzları sıktı. Dudaklarını Hasan’ın kulağına yaklaştırdı.

“Bana maval okuma, kayıtlar silinmiş. Ben sana anlatayım: Buğra’yı kaçırma planın onlar aparta geldiğinde başladı. Fırsat kolluyordun. O gün de Ayhan’ın Buğra’yı okuldan aldığını gördün. Ayhan tek başına dışarı çıkınca da aradığın fırsat ayağına geldi. Aldın çocuğu çıktın. Kamera kayıtlarını da bir güzel sildin. Yanlış mıyım? “

Hasan yaprak gibi titredi.

“Hayır komiserim valla ben kaçırmadım. Niye kaçırayım sabiyi.”

“Bunu bize sen söyleyeceksin işte. Belki Ozan’ı da sen kaçırıp öldürdün. “

Hasan ecel terleri dökmeye başladı. Buğra yetmiyormuş gibi bir de Ozan’ın ölümünden suçlanacaktı.

“Hayır komiserim valla...”

“ O zaman doğruyu söyle bize! “ Adnan’ın bağırışı kulak zarını patlatacak sandı.

Kaçışı yoktu.

“Silmedim komiserim, kayıtları durdurdum.”

Adnan gelecek itirafın kokusunu alınca dudaklarını onun kulağından uzaklaştırdı. Omuzunu biraz daha sıktı.

“Hı şöyle yola gel. Şimdi söyle bakalım niye durdurdun? “

Hasan sıkıntıyla nefes alıp verdi. Bunu birine söyleyebileceği kırk yıl düşünse aklına gelmezdi. Mahvolacağını hissediyordu.

“Sevgilim gelecekti komiserim.”

Adnan’ın iki kaşı havalandı. Duyduğu şeyin olayla nasıl bir bağlantısı olabilirdi anlamıyordu.

“Sevgilin gelecek diye kayıtları durdurmanın arasındaki bağlantıyı nasıl izah edersin?”

“Ben evliyim, karım çok kıskanç birisidir. Bazen gelir kayıtları bile kontrol eder. “

Adnan boğazına yükselen kahkahayı bastırdı ama ağzından püskürmeye benzer sesin çıkmasına engel olamadı. Öte yandan hayal kırıklığı da yerleşiyordu içine.

“Gülmeyin komiserim. O gün de Mehtap gelecekti. O gelmeden önce kaydı durdurdum, onu odaya aldıktan sonra yeniden başlattım. İşimiz bitip gideceği zamanda yeniden durdurdum. Sonra çalıştırdım. “

Adnan dudaklarını dişledi.

“Bunu neden bize söylemedin peki, biz de ona göre tedbir alır başka yerlere bakar ve belki çocuğu bulurduk. Aparttan çıkmadığını düşünerek günler kaybettik.”

Hasan üzgün, başını öne eğdi.

“Üzgünüm komiserim, inanın aklıma böyle olacağı gelmedi.

Adnan öfkeden delirmek üzereydi. Böyle sorumsuzların cezasını küçücük bir çocuk çekiyordu.

“Şu sevgilin, adını soy adını, adresini ver. Senin sözüne inanacak değiliz. Kanıt lazım kanıt, “ dedi. Hasan bir çırpıda kadının adını soy adını, adresini hatta ana baba adını dahi söyledi. Sorgu odasını terk eden Adnan ve hiç sesini çıkarmadan sorguyu dinleyen Ali İhsan, kadını almak için bir ekip gönderdi.

“Kadın da gelsin, konuşsun bakalım ona göre hareket ederiz, “ diyen Adnan, aklına gelen gençlerle telefonunu çıkardı. Süleyman’ı arayacaktı.

Burada beklemenizin bir faydası olmaz diyen hemşireyle konuşmasının ardından kantine inen Süleyman, ince belli bardağından çayını içiyor, boğazından zorla aşan poğaçasını ısırıyordu ki telefonu çaldı. Bardağını masanın üzerine bırakıp telefonunu cebinden aldı. Adnan Komiserin ismini görünce ciddi bir havaya bürünüp, “Buyur komiserim, “ diyerek konuştu.

“Gençler nasıl Süleyman Bey, bir gelişme var mı? “

Telefonun hoparlörlerinden aşıp gelen sesin yorgunluğunu hissetti.

“Yok komiserim, bekliyorum burada elim kolum bağlı.”

“Ne olmuş olabilir çocuklara, dün sapasağlamdılar. “

“Doktorlar anlayamadı ki biz anlayalım komiserim. Ya Hak, gün doğsun hele bir. Yine bakacak doktorlar.”

Süleyman’ın yüzünü gören nasıl bir çıkmazın içine girdiğini anlardı. Sesi de öyle bitkin, bitaptı.

“Bana da haber verin gelişmeleri, unutmayın sakın, “ diye Süleyman’ı tembihlerken odasının kapısı hızla açılan Adnan, telefonu kapatmadan gelen memura, “ Ne var oğlum ne bu telaş? “ diye çıkıştı. Adnan’ın ve memurun sesi telefondan Süleyman’a kadar ulaştı. “ Göl kıyısında bir ceset bulunmuş amirim!

Gecenin karanlığını sirenleriyle aydınlatan polis araçları, olay yeri inceleme ve ambulans hızla göl kıyısına gidiyordu. Konuşmaları duyan Süleyman da çayını poğaçasını yarım bırakmış, bulduğu ilk taksiye binip yola revan olmuştu. Yüreği sıkışıyordu korkudan. Ya Buğra’ysa düşüncesi onu yiyip bitiriyordu. Taksi göle ulaştığında ücretini ödeyip beklememesini söyledi. Yola dizilerek park eden araçlar ondan önce ekiplerin geldiğini gösteriyordu. Taksi geldiği yoldan geri dönerken o araçların yanından geçip kıyıya yöneldi. Sarı şeritler çoktan çekilmiş, olay yeri ekibi ışıldakların yardımıyla araştırma yapmaya çalışıyordu. Çevrede resmi görevliler dışında kimse yoktu. Kalabalık ekip gölün sakinliğine sekte vurmuştu. Şeridin altından geçti, ışıklara doğru yürümeye başlamıştı ki arkasından gelen sesle durdu.

“Dur! “

Verilen tek kelimelik sert emir adım atmasına olanak sağlamıyordu.

Elinde silahı, parmağı tetikte, heyecanlı polis memuru yavaşça yaklaşıyordu.

“Ellerini havaya kaldır! “

Süleyman denileni fazlasıyla yerine getirdi. Ellerini yukarı kaldırıp başının arkasında birleştirdi. Memur, sözünün dinlenilmesinden memnun, “ Sakın kıpırdama! “ diyerek Süleyman’ın yanına geldi. Silahın namlusunu başına doğrulttu.

“Şimdi yavaşça bana dön! “

Süleyman yavaşça önüne döndü. Onu gözleriyle baştan aşağı süzen memur, “Silahın var mı? “ diye sordu.

“Yok! “ dedi Süleyman tok sesle.

“Ceplerini boşalt,” dedi memur, ona inanmamıştı ya da üstünlüğünü kanıtlama derdindeydi. Işıkların aydınlattığı kadarıyla genç ve toy birisi olduğu belli oluyordu. Süleyman elini yavaşça indirip cebine götürürken, “Ne oluyor burada? “ diyen Adnan’ın sert sesi duyuldu. Süleyman rahatlayarak nefes verdi.

“Amirim bu adamı olay yerine sızmaya çalışırken yakaladım.”

Süleyman gülmemek için kendini tuttu. Sızmak demişti o elini kolunu sallayarak geçecekti halbuki.

“Benim komiserim Süleyman,” dedi bakışlarını genç polisten ayırmadan.

Adnan, Süleyman’ın sesini alınca, “Bırak oğlum adamı geçsin, “ dedi. Süleyman, genç polise gördün mü dercesine bakışlarını hediye edip Adnan’a doğru yürüdü. Ayaklarının altında kuru dallar kırıldı, kulağının dibinden bir sivrisinek vızıldayarak geçti.

“Sen ne arıyorsun burada Süleyman Bey? “

Süleyman yanına gelmişti artık ve araştırma ekibinin siluetlerini daha belirgin görüyordu.

“Telefonda ceset var denildiğini duyunca gelmeden edemedim komiserim, Buğra değil, değil mi? “

Adnan sinirle nefes alıp verdi. Bir polisin acemiliği yüzünden gelmişti bu adam buralara.

“Yok yok, sakin ol Buğra değil. Büyük bir adam bu kez, belki bizim olayla ilgisi bile yoktur. “

“Şükürler olsun Yaradan’a! “ dedi Süleyman. Ömründen ömür gitmişti şu birkaç saatte.

“Sen evine git Süleyman Bey, senlik bir durum yok zaten. Sefil oldun buralara kadar boş yere. “

Kırmızı şeridin kenarına yaklaşıyorlardı adım adım, Süleyman ne tarafa yürüdüklerinin farkında bile değildi.

“Ne evi komiserim, sabahtan beri hastanedeyim. Çocukları o halde nasıl bırakayım dedim ama hemşire kalmana gerek yok dedi. Bir başıma, o eve nasıl gireyim, nasıl dayanayım bunca şeye bilmiyorum. Yaşamadığım, görmediğim acı kalmadı desem yeridir. Bacım evlendiğinde on altısında gencecik fidandı. Kocası iyiydi önceleri, sonra bir hazine avına başladı ki sorma. Buldu altını dediler. Paraya boğuldu Namık, sonra yavaştan aklını yitirmeye başladı. O uysal, saygılı adam gitti yerine canavar geldi. Hamileydi bacım, babama geldi, dedi ki baba kurtar, al beni ondan. Eski adam babam, kafa da eski. Gelinliğinle girdin kefeninle çıkarsın dedi. Bende de şimdiki kafa yok. Bir gün yanına gittim bacımın. Adam dövmüş, yüzü gözü şiş, duramadım. Buldum Namık’ı. Bende onu dövdüm bir daha bacıma dokunma diye. Eve gelmiş şerefsiz, yine dövmüş bacımı ağan bana ne etti bak diyerek. Gecenin bir yarısı, dışarıda kar tipi, sokağa atmış. Ne eve girebilmiş bacım ne bize gelebilmiş babamın korkusuna. Ahırda yatmış hayvanların arasında. Bana geldiler komşuları da haberim oldu. Üç gün o ahırda kalmış garibim yüklü haliyle aç biilaç. Kocası olacak namussuzu takip ettim, o uzaklaşınca evden, girdim bacımın yanına. Topla dedim çıkınını, aldım onu düştüm yola. Akıl işte, cebimdeki üç kuruş parayı ona verip bindirdim ilk otobüse. Adıyaman yazıyordu otobüsün üstünde. Şimdiki aklım olsa salar mıyım bir başına onu ama cahillik be komiserim. “

Adnan’ın gözleri doldu karanlıkta belli olmasa da. Ne çileler çekiyordu bu kadınlar erkillerin yüzünden. “Sonra ne oldu? “ dedi, sesi hafif boğuk çıktı.

“Yıllar geçti, babam rahmetlik göçtü gitti kızına küs. Neymiş, kocanın altından kaçana evlat demezmiş. Ölse miydi kız, dedim kaç kere de öleydi dedi. Başını yere eğmiş. Anam fukara içten içe yedi bitirdi kendini. O babamdan önce göçtü gitti. Yazın polisler aradı, bacımın kimliğinden bulmuşlar beni. Öldü dediler bacın, kalktım gittim. Meğer öldürmüş Namık, bulmuş onu. Kaldı yavruları yetim öksüz. Sahip çıkamadım ben de babam gibi. “

“Kendini suçlama Süleyman, o zamanın şartlarında sen en iyisini yapmışsın. Sonrası kader.”

Sustu her ikisi de, ekibin sesleri karışık olsa da duyuluyordu ama sözcükler anlamlı hâle gelmiyordu. Cırcır böcekleri ötüyor, kurbağalar vıraklıyordu. Sivrisinekler hem Adnan’ı hem de Süleyman’ı yiyip bitirmişler, kaşınıyorlardı. Kırmızı şeridin altından birisi geçip de yanlarına yaklaşırken ayrıldılar hüznün koynundan.

“Komiserim, bu adamda aynı Ozan gibi öldürülmüş, ağzına fermuar dikilmiş.”

Adnan, gecenin serinliğinde soğuk soğuk terlediğini duyumsadı. Artık bir seri katilleri vardı ve bu, onun boyunu aşacak gibi görünüyordu. Adnan, cesedi kaldıran ambulansın arkasından Süleyman’ı da alarak yola çıktığında aklında büyük şehir emniyetinden yardım istemek geçiyordu. Bu, kolay kolay bir komiserin yapacağı iş değildi ama Adnan şimdiye kadar böyle bir vakaya rastlamamıştı. Katilin psikolojisini anlayacak, izini sürecek kapasitede ne yazık ki kendini görmüyordu. Bunca yıllık meslek hayatında çözdüğü birkaç cinayet olmuştu ki onların da faili belliydi. Seri katil demek rastgele, tanımasa bile birini öldürmek demekti. Nasıl bir bağlantı bulabileceğini kestiremiyordu.

Yine de ölen adamın kimliğini belirlemek önemliydi ki ekibin yüz tanıma sistemiyle adamın kimliğini bulacaklarına inancı tamdı. Üzerinde hiçbir eşya bulunmayan maktulün yüzü de epey deforme olmuştu. Adli tıp kurumunun yol ayrımına giren ambulansı takip etmek yerine aparta yöneldi Adnan. Süleyman’ın yorgun yüzü biraz dinlenmeye ihtiyacı olduğunu gösteriyordu. Süleyman yan koltukta, gözü yolda ama aklı bambaşka yerlerdeydi. Aparta gelip de araba durunca fark etti nereye geldiklerini.

“Hastaneye bıraksaydın beni komiserim,” dedi sesi bile ölgün çıkmıştı.

“Hastanede senlik bir şey yokmuş ya, hemşire öyle dedi demiştin. Biraz uyu, dinlen. Bu halinle çocuklar uyansa bile bir faydan dokunmaz. “

İnmeye niyetli olmayan Süleyman usulca başını eğdi. Adnan haklıydı ama evde bir başına bütün bunlarla nasıl baş edeceğini bilmiyordu.

“Peki,” dedi boyun eğmişti Adnan’a. İndi arabadan ve ağır adımlarla yürüdü apartın demir kapısına. Adnan o içeri girene dek bekledi, içeri girdiğini görünce kontağı çevirdi. İstikameti emniyet binasıydı. Bu gece kimseye uyku yoktu.

Süleyman boş evin buhran verici havasını soludu. Karanlığı aydınlatan düğmeye dokunmak içinden gelmiyordu. Buğra’nın odasına girdi eğreti adımlarla. Açık perdenin sayesinde odaya vuran ayın şavkında çıkardı kıyafetlerini ve usulca yatağa girdi. Yorganı üstüne çekerken her şeyin rüya olmasını diledi. Yorgunluğa daha fazla dayanamayan gözleri uykuya teslim olurken ömürden bir gün daha eksilmişti.

Gece, insan ırkının bir çoğunu uykuyla öldürürken emniyet binasının üçüncü katının bütün ışıkları yanıyordu. O ışıkların birisi de Adnan’ın odasıydı. Bütün ekip toplanmış, amirlerinin direktifini bekliyordu. Ekip işini beklediğinden hızlı yapmış, maktulün kimliği belirlenmişti. Hepsini şaşırtan maktul Muhsin’in Buğra’yla aynı apartta oturması olurken, Adnan onu şüpheli listesine yazdığını hatırladı. O da öldüğüne göre mutlaka katilin Buğra ve Muhsin arasında bir bağı olmalıydı.

“Ömer, sabah ilk işin maktulün geçmişini araştırmak olsun. Neyi var neyi yok, ıcığından cıcığına kadar istiyorum ona göre. “

“Emredersiniz amirim! “ dedi Ömer, on yıllık polisti ve evleneli dört yıl olmuştu. Üçüncü yılın sonunda evladını kucağına almış, Okan ismini vermişti. Ozan’ın cenazesi bulunduğunda isim benzemesinden kaynaklı küçük bir buhran geçirmişti. Ya benim evladım olsaydı düşüncesi diğerlerini olduğu gibi onu da sarsmıştı. Hafif uzamış sakalları asayiş görevinde işine yarıyor, sivillerin arasında polis kimliğini saklıyordu. Atletik vücut yapısı ise boş oturmayıp çalıştığının en büyük kanıtıydı.

“Akif, sen adli tıbba gideceksin. Ozan’ın otopsi raporu ne oldu bir sıkıştır bakalım oradakileri.”

“Peki amirim, “ dedi çiçeği burnunda komiser olan Akif. Malatyalıydı aslen ve bekar hayatı yaşamak bazen zor geliyordu. Yirmi dört saatlik nöbet sonrası eve gidip çay demlemesi bile zordu uykuya hasret bedenine.

“Ali İhsan, senin işin maktulün evine gidip parmak izi, kıl tüy, dosya, belge, bilgisayar vesaire bakmak. Dün girdiğimde evin düzenli olmasının yanı sıra yemeklerin bozulmuş olması dikkatimi çekmişti. Hasan odağıma girince o iş yarım kaldı.

“Peki amirim. “

“ Bende sabah ilk iş büyük şehir emniyetine gidip hem rapor vereceğim, hem de yardım isteyeceğim. Seri katili tek başımıza bulmamız zor olabilir. “

Hepsi onaylamak mahiyetinde başlarını aşağı yukarı salladı.

“Dağılın şimdi, birkaç saat uyuyup sabaha dinç kalkın,” dedikten sonra odadan çıktı. Kendinin de başını toparlamaya ihtiyacı vardı. İlk önce maktulü çözmeliydi. “Bakalım senden neler çıkacak Muhsin Efendi, “ diye kendi kendine söylenerek boş odalardan birine girdi. Kenarda duran kanepe birkaç saatlik uyku için ideal görünüyordu. Bu saatte eve gidip Birgül’ün dırdırını dinleyecek kafayı kendinde bulamamıştı.

İki çocuğu okulu bitirip evden gidince karısı kafayı ona takmıştı. Oldum olası evcimen bir kadındı Birgül. Sabah kocasını işe, çocuklarını okula gönderir, evini temizler ve komşu gezmesine giderdi. Gün düzenler, dantel örer ve güzel yemek yapardı. Arada sırada şöyle bir kapağını açıp okumaya çalıştığı bir iki kitabı vardı. Adnan’ın mesleğine inat asla polisiye roman, dizi veya film izlemezdi. Romantizm onun için biçilmiş kaftandı ama okumayı sevmezdi. Görsel anlatı ona daha çok hitap ediyordu. Çalı Kuşu, Dudaktan Kalbe ve Yaprak Dökümü’nü dizi olduktan sonra okumaya başlamıştı ama dizi hali daha güzeldi diyerek yarım bırakmıştı.

Adnan okurdu, yatmadan önce eline Victor Hugo eserlerinden birini alır, gözleri uykuya esir olana dek sayfaları çevirirdi. Sefiller’i okuduğunda gözleri nemlenmişti ki bu Birgül’ün anlayabileceği bir şey değildi. Çocukları evden gidince düzeni değişmiş yapacak yeni bir şeyler arayışına girmişti ama yaş aldıkça görüşü azalan gözleri ve değişen komşuları yüzünden hevesi kalmamış, yalnızlık çeker olmuştu. Adnan’ın geç vakte kadar çalışması da yalnızlığını katmerliyordu. Birgül gecenin koyu kıvamında kocasını beklerken kıvrıldığı kanepede uyuyakaldı Adnan, aklında Birgül.

Bölüm sonu

7 yorum