İçeriğe geç

GARDİYAN

Bölüm 17 · 10 dk okuma

GARDİYAN

Bölüm 17

Adnan iş başında

Adnan’ın öfkeli yüzü Hasan’ı tedirgin edecek kadar sertti. Suskun kalmanın an itibariyle yapacağı en iyi şey olduğunu düşünüp onun ardı sıra merdivenleri indi. Adnan’ın çevik bedenine yetişmeye çalışan hantal bedeni kan ter içinde kalmıştı. “Asansör yaptırsaydım keşke, “ diye kendi kendine mırıldandı. Adnan, onun varlığını yok sayarcasına apartın kapısını hızla açıp kendini dışarı attı. Arkasından bakan Hasan’ın varlığını tüm duyularıyla hissediyordu.

“İşin bitti Hasan, “ derken arabasına binmiş ve motoru çalıştırmıştı. Bir saatlik yolu kırk beş dakikaya indirgeyerek girdi emniyet binasına. Üst kata çıkarken ilk gün gözünden kaçan bariz ip ucunun saklandığı kanıt odasına girdi. Yel gibi yanlarından geçen Adnan’a bakan diğer memurlar, önemli bir olayın vuku bulduğunu tahmin ediyorlardı. Daha o yanlarından geçerken, “Çocuğu bulmuş olmasın? “ diye söylentiler dillenmeye başladı.

Kanıt odasının kapısını sert hareketle kapattığında odadaki, yirmili yaşlarında, kumral saçları kısacık kesilmiş, burnu yüzüne göre büyük, küçük gözleri çukura kaçmış memur ayağa kalktı.

“Buyurun komiserim, bir şey mi lazım? “

Adnan’ın heyecandan dili damağına yapışmıştı. Masadaki sürahiye uzanıp karton bardağa su doldurdu. Bir dikişte kafasına dikerken memur cevap için bekliyordu.

“Apartın güvenlik kamerası kaydını istiyorum. “

“Tabii komiserim, “ diyen memur çelik dolaplardan birinin çekmecesini açıp kaseti buldu.

Delil 3 olarak kodlanmış video kasetini Adnan’ın eline verdi. “Buyurun komiserim. “

Adnan kaseti aldığı gibi odadan çıktı. Kendi odasına gitmek için bir kat daha tırmandı. Odaya girdiğinde yardımcısı, otuz iki yaşında, yeni komiser olan, evli ve iki çocuk babası, bütün dertleri yüzüne toplanan Ali İhsan dosyalara gömülmüştü. Amirini görünce hızla ayağa kalktı. Bir şey demesine fırsat kalmadan, “Kaseti tak İhsan, “ diyen amirinin elinden kaseti aldı. Adnan heyecanla görüntülerin gelmesini monitörün önünde, elini kolunu nereye koyacağını bilmeden bekliyordu.

“Şimdi geliyor amirim. “

Ali İhsan’ın ağzından cümle çıkmadan görüntü ekranda belirdi. Ayhan’la Buğra aparta girdi ve giriş katı boşaldı. Boş mekanda oyalanmamak için görüntüyü ileri saran İhsan’a, “Hayır, sarma görüntüyü, “ diyerek Adnan müdahale etti. İhsan aldığı emre uyarak görüntüyü eski yerine aldığında Adnan artık emindi.

“Kesintiyi fark ettin mi? Ayhan ile Buğra giriyor ve oluşan boşlukta gelen giden yok gibi ama aradan çok geçmeden Ayhan yeniden çıkıyor. “

“Evet amirim ama zaten Ayhan dışarı çıktığını söylememiş miydi? “

“Söyledi elbette ama asıl tuhaflık zamanda İhsan, Ayhan’ın aparta giriş saatiyle çıkış saati arasında en az yarım saat var onun ifadesine göre. Kayıtlarda ise sadece on dakikalık görüntü mevcut. Giriyor, on dakika kalıyor ve yeniden çıkıyor. “

İhsan, ince, zayıf ve çukura çökmüş yanağına elini yasladı.

“Belki o çocuk yalan söylemiştir, çocuğu o kaçırmıştır.”

Adnan, tuhaf bakışlarını muhatabına iletti.

“Ayhan değil bunu yapan, bak, “ dedi aparta telaşla giren Tarık’ın görüntüsünü göstererek. Tarık’ın ders saati belli, tam derse girecekken amfinin önünden ayrılıp aparta koşmuş. Tanıklar var, o saatte derse giren herkesle konuştu Ömer. “

“Bu durumda Ayhan’ın aparttan çıkış saatiyle Tarık’ın buraya ulaşması arasındaki mesafeyi kayıtlar göstermiyor. “

Adnan gülümsedi.

“Evet, adamımız Hasan kayıtları kırpmış ya da kaydı durdurmuş hem de iki kez. Ayhan dışarı çıktıktan iki dakika sonra geri dönüyor. Oysa fırına gitmesi bile en az beş dakika sürüyor. Kameranın saat ayarı doğru olmadığı için ben bunu ilk izlediğimde fark etmedim.”

Ali İhsan elini yanağından indirip amirine baktı.

“Peki ne yapıyoruz amirim, gidip Hasan’ı alacak mıyız? “

“Tabii ki alacağız İhsan, hemen ekibi topla, aparta gidiyoruz. “

“Ama amirim, saat ayarı bozuk olduğu için kamerayı mahkemeye delil olarak sunamayız. Kesin delil sayılmayabilir. “

“Biz Hasan’ı alalım da, nasıl olsa sorguda konuşur. “

“ Emredersiniz amirim.”

Emniyet binasından arka arkaya, ellerinde telsizleri ve üniformalarıyla çıkan sekiz kişilik ekip, hızla araçlarına binip, sonuna geldiklerini düşündükleri olayın failini yakalamak için sirenleri çalarak yola koyuldular. Birbirleriyle iletişimi kesmeden apartın önüne geldiklerinde masasıyla bütünleşen Hasan, siren sesleriyle ayağa kalktı. Adnan’ın tek değil de diğerleriyle geldiğini camdan gördü. Günlerdir yaşadığı stres ter bezlerinin kontrolünü devre dışı bırakmıştı zaten ama şu anda döktüğü terler, içine dolan korkuyla ecel terine eş değerdi. Adnan önde, memurlar arkada demir kapıyı açıp içeri girdiler. Adnan’ın bakışları Hasan’ı yutkunmaya sevk etti.

Adnan adım adım yaklaştı, Hasan’ın hiç beklemediği anda yumruğunu çenesine vurdu. Hasan aldığı darbeyle ağır bedenini zapt edemeyip yere düştü.

“Hasan Kırlangıç, seni Buğra Çukurköprü’yü kaçırmaktan tutukluyorum! “

Hasan yediği yumruğun acısını hissetmez oldu. Ne demişti Adnan? Buğra’yı kaçırmak demişti değil mi? Adnan bileklerine kelepçeyi geçirirken Hasan kendini çoktan kaybetmişti.

Saatlerdir hastanede, sandalyenin üzerine kamp kuran Süleyman’ın kalçasına sandalyenin izi çıkmış olmalıydı. Ellerini kah dizlerinin arasına koyuyor, kah çenesini yumruk yaptığı eline yaslıyordu. Arada sırada ayağa kalkıyor, yürümek için hamle yapıyor ama adım atmaya mecal bulamadan geri oturuyordu. Gençlerin alındığı odaya doktorun biri giriyor biri çıkıyordu. Ona bir şey söylemek ise kimsenin aklına gelmiyordu. Her çıkan doktorun yanına varıp gençleri soruyordu ama aldığı cevap hep aynıydı.

“Elimizden geleni yapıyoruz beyefendi, herhangi bir gelişme olursa sizi bilgilendireceğiz. “

Figen’le Ayhan’ın ailelerine haber verip vermemek arasında kararsız kalması da sıkıntısını katlıyordu. Öte yandan eğer çocukları arayan olduysa ulaşamadıkları için merak içinde kalmış olmalıydılar. Süleyman endişeyle aparttan ayrılırken çocukların telefonlarını almak aklına gelmemişti. Aklından, aparta gidip telefonları almak geçiyordu ama çocukları burada yalnız bırakmak da istemiyordu. Apart sahibi Hasan’ın numarasını bilseydim keşke diye düşündü, hayıflandı. O an, Adnan Komiserin numarası olduğunu hatırlayınca rahatladı. Cebinden, gençlerin antika diye nitelediği tuşlu telefonunu çıkarıp yakını görmekte zorlanan gözlerini kısarak numarayı buldu. Yeşil arama tuşuna basıp telefonu kulağına götürdü. Beş çalıştan sonra açılan telefonun sahibi, “ Neredesiniz siz? “ diyerek sanki arayan kendisiymiş gibi cevap verdi. Süleyman, beklemediği soruyla bir an durakladı, ardından, “ Hastanedeyiz komiserim, “ dedi. Adnan, ekip otosunun ön koltuğunda, arkada Hasan ve iki yanında polisler olduğu halde emniyete gidiyorlardı. “Ne oldu ki, kim hasta? “dediğinde aracı kullanan Ali İhsan, kısa bir an amirinin yüzüne baktı.

“Çocuklar bayıldı sabah, kaç saattir hastanedeyiz.”

Adnan, hafifçe yerinde doğruldu.

“İyiler mi peki, neden bayılmışlar, hem de üçü birden? “

Soruları arka arkaya sıralarken, “İyi değiller komiserim, hala uyanmadılar, “ cevabını aldı. Süleyman’a, Hasan’ı göz altına aldığını söylemeyi düşünürken, gençlerin durumunu öğrenince vazgeçti. Hem kesin delil de yoktu elinde. Şimdi söyleyip de Süleyman’ı kışkırtmak anlamsızdı.

“Gelişme olursa beni haberdar edin Süleyman Bey, “ deyip telefonu kapattı. Emniyet binası onlara göründüğünde hastanedeki Süleyman elinde telefon kalakaldı. Diyeceğini diyemeden telefon yüzüne kapanmıştı. “İş başa düştü,” diyerek oturduğu yerden kalktı. Hastanenin antiseptik kokusundan ayrılıp dışarı çıktığında fark etti günün kaç saatini burada geçirdiğini. Neredeyse ikindi vakti gelmişti.

“Ezanı da duymadım, telaştan mı nedir? “ Kendi kendine mırıldanarak hastane bahçesini arkasında bıraktığında çalan korna sesiyle yola baktı. Sarı taksi yavaşlamış, tam yanına gelince de durmuştu. Taksinin neden durduğunu, dahası ona neden korna çaldığını düşünürken dikkatle taksiyi inceliyordu. Cam aşağı inip, “Götüreyim abim, “ diyen şoförü görünce gülümsedi. Sabah onu getiren taksiciydi bu. Dolmuş beklemekten daha cazip gelmişti bu teklif. Cebindeki parasını düşündü, burada daha ne kadar kalacağı belli değildi. Çocuklarından da para istemek istemiyordu. Zaten Tarık’ın ve Buğra’nın varlığını öğrendiklerinde canları sıkılmıştı.

Öldü bildikleri halalarının iki çocuğunu hayatlarına dahil etmek istemiyorlardı. Süleyman bunu onların kötü niyetlerinden değil de korkularından olduğunu düşünüyor, belki de gönlünü böyle avutuyordu. Buğra’yı bu sebepten yanına almamıştı işte ve şimdi pişmanlık duygusu vicdanını sarmıştı. Haklı olduğunu biliyordu elbette. Eğer çocuklarının ve eşinin rızası olmadan onu yanına alsaydı Buğra’ya kötü davranma gafletini gösterebilirlerdi. Süleyman biliyordu ki gönülsüz aş, ya karın ağrıtırdı ya baş.

“Olur, “ dedi parasının yeteceğini kanaat getirince. Arka kapıyı açıp taksiye binince taksici hafifçe gülümsedi. Taksi yeniden yola koyulmuştu.

“Yeğenlerin iyileşti mi abi? “ dedi kendisinden fazla büyük göstermeyen adama.

“Yok, daha uyanmadılar gardaş,” dedi Süleyman, gayri ihtiyari taksicinin şivesine uydurduğu cümlesiyle. Taksici dikiz aynasından Süleyman’a bakmayı ihmal etmeden, “Sıkma canını, iyileşirler inşallah. “

“İnşallah, umudumuz Allah.” Süleyman’ın isteksiz konuşmasının aksine taksici, yılların dilsiziymiş de yeni konuşmaya başlamış gibi susmak bilmiyordu.

“Diğer yeğenim kayıp demiştin, ondan haber var mı? “

“Yok, ondan da haber yok.”

Kırmızı ışık yandı, taksici hızını azaltıp durdu, yaya yolundan geçen öğrencilerin şen şakrak sesleri taksinin içine doluyordu.

“Senin çocuk kaç tane abi? “

Süleyman bıkkınca nefes alıp verdi. Konuşacak dermanı yokken konuşacak birinin çıkması, konuşmak isteyince tek kelime edecek birini bulamaması kaderin cilvesi olsa gerekti.

“On tane ellerinden öperler, sende kaç tane var? “

“Hey maşallah! Bende dört, iki kız iki oğlan. Oğlan bu yıl üniversiteye başladı, onun küçüğü lise son, öbür ikisi daha küçükler. Seninkiler büyük herhalde. “

“En büyüğüm otuz beş yaşında, çocukları var iki tane. Ondan sonrası hep ikişer yaş arayla işte var sen hesapla.”

“otuz üç, otuz bir, yirmi dokuz, yirmi yedi, yirmi beş, yirmi üç, yirmi bir, on dokuz, on yedi, en küçüğün on yedi yaşında. Maşallah maşallah, genç yaşta büyütmüşsün hepsini. “

Süleyman genç sözüne gülmeden edemedi. “Ne genci gardaş, elli beş yaşadık. Gençlik mi kaldı, “ dedi.

“Öyle öyle, ömür su gibi akıp gidiyor. Her şeyi sordum adını sormadım abi, bu kadar hasbihal ettik, adın ney? “

“Haklısın gardaş, biz böyleyiz işte, önce şeceremizi döker sonra adımızı derik. Süleyman benim adım, ya senin ki? “

Aparta gelmişlerdi o sırada. Taksici aracını kenara çekti. Süleyman parayı uzatırken, “Kalsın abi, bu da benden olsun, “ diyerek parayı reddetti. Süleyman taksiden inerken, “Sağ ol gardaş, ama adını demedin, “ dediğinde taksici gülümsedi.

Fatih, Fatih benim adım. “

Süleyman giden taksinin arkasından bakmadan aparta yöneldi. Açık demir kapıdan hızla içeri girip merdivenleri tırmandı. Eve gireceği vakit açık gördüğü kapıyla tüyleri ürperdi. Kapıyı o hengamede açık mı unutmuştu? Dehşete düştü, ya hırsız girip Tarık’ın bilgisayarını veya parasını çaldıysa diye panikleyerek eve girdi. Eli ayağı buz kesmişti ki Buğra’nın odasından çıkan adamla burun buruna geldi. Süleyman mı yoksa temizlikçi mi daha çok korktu belli olmuyordu. İkisi de yaşadıkları ani karşılaşmayla paniğe kapılmıştı. Süleyman ani şoktan sıyrılıp temizlikçinin yakasına yapıştı.

“Sen ne arıyorsun burada? “

Temizlikçinin yüzü soldu, ağzını zorla açıp kekeleyerek, “ Kapı açıktı, çöpleri almak için girdim, “ diyebildi. Süleyman işkillenmişti bir kere. Adamın yakasını bıraktı ama, “ O odada çöp ne arasın be adam? “ demekten de geri kalmadı.

“Abi, diğer evlerde her yerde çöp var, ne bileyim öyle baktım bende. “

Konuşmayı zor da olsa başarıyordu ama yaprak gibi titrediği de Süleyman’ın gözünden kaçmıyordu. “Var bu işte bir iş, “ diye düşünürken, “ De hadi git, bir daha da kimse yokken içeri girme! “ diyerek adamı saldı. Kertenkele gibi kafasını aşağı yukarı sallayan temizlikçi elindeki çöp poşetiyle evden çıktı. Süleyman, o gider gitmez Buğra’nın odasına yöneldi. Odada kendi kaldığı için valizi yatağın yanında duruyordu ve içinde bir miktar parası vardı. Hemen valizini açıp parasını yokladı, duruyordu. Hiçbir yer dağılmamıştı ve masanın üzerinde hâlâ Buğra’ya aldığı tablet şarj aletine takılıydı. Gözleri doldu, sarı oğlanı öyle özlemişti ki. Sandalyeye atılı eşofmanı orada, onun geri dönüp giyinmesini bekliyordu.

Girdiği ruh halinden sıyrılamasa da içindeki korkuyla Tarık’ın odasına yöneldi. Bilgisayarın masanın üstünde durduğunu görünce rahatladı. Adam ya doğru söyledi ya da hırsızlık yapmaya vakit bulamadı diye düşündü. O sırada mutfaktan gelen telefon sesi buraya ne için geldiğini hatırlattı. Mutfağa girdi ve sesin geldiği yeri aramaya koyuldu. Yere düşen çantadan geliyordu. Figen’in çantasını yerden alıp fermuarını açtı. İçindeki eşyaların arasından telefonu bulup çıkardı. Telefon çalmayı bırakmıştı. Elinde telefon, bir müddet öyle durdu. Dokunmatik telefonların işleyişine bir türlü alışamamıştı. Rast gele yandaki tuşlara dokundu. Ekranın ışığı yanınca annem yazan arama bildirimini gördü. “Annesi aramış demek ki, “ diye düşünürken telefon yeniden çaldı. Birkaç denemeden sonra açmayı başardığı telefonu kulağına götürdüğünde, “Neredesin kızım sen? “ diyen kadının sesiyle telefonu kulağından uzaklaştırdı.

“Sabahtan beri kaç kez aradım, niye açılmıyor bu telefon? “

Kadın sustuğunda Süleyman, “ Selamın aleyküm, “ demeyi başardı. Telefonun diğer ucundaki kadın, “ Siz kimsiniz? “ dedi sesinin titrekliğiyle. Süleyman nasıl söyleyeceğini önceden belirlememenin sıkıntısını yaşıyordu.

“Kızıma bir şey mi oldu yoksa? “

Kadını daha fazla paniğe sevk etmeden, “O iyi hanımefendi ama hastanede. Baygınlık geçirdiler arkadaşlarıyla beraber,” dedi.

“Hemen geliyorum ben, hangi hastane? “ diyen kadın yanıtı beklemeden telefonu kapatmıştı bile.

Süleyman, elindeki telefonu yeniden çantaya koyup masanın üstündeki Ayhan’ın telefonunu aldı. Ekranı açtığında ona da bir sürü aramanın geldiğini gördü. Ekran şifresi olmasa belki birilerini arayabilirdi ama şifre geçit vermez bir dağ gibi önünde duruyordu. O telefonu da alıp cebine koydu. Hastaneye gitmeliydi yeniden. Karnından gelen seslerle yarım yamalak yaptığı kahvaltıdan sonra bir yudum su bile içmediği aklına geldi. Durup yemek yesem, diyen düşüncesine boş verip evden çıktı bu kez kapıyı kapattığından emin olarak.

Elinde Figen’in çantası, cebinde Tarık, Ayhan ve kendinin telefonlarının ağırlığı ile dolmuş durağına ilerledi. İçinden az önce onu getiren taksicinin gelmesini diledi ama bu dileği geçen on dakikanın ardından gerçekleşmeyeceğini belli etti. Dolmuş gelince bindi insanların tuhaf bakışları altında. Kadın çantasıyla ne işi olduğunu sorsalar nasıl açıklardı bilmiyordu. Sessizce boş koltuklardan birine oturdu. Yirmi dakikalık yolculuğun ardından hastaneye durağında durdu dolmuş. Süleyman’la birlikte bir çok kişi de indi. Hastaneler her gün böyle dolup boşalıyordu işte. Dünya da böyleydi. Yeni canlar doğarken eski canlar çıkıyordu. Hayat öyle garip ve aynı anda sistematik işliyordu ki.

Bölüm sonu

4 yorum