“Samet, Samet...”
Derinden gelen ses kulaklarından girip zihnine uzanıyordu.
“Kalk oğlum, bak kahvaltıyı kaçıracaksın. “
“Hımm, “ diye yarı uykulu yarı ayık cevap verdi.
“Gidiyorum ben, tamam mı? Aç aç öğlene kadar dolaşamam biliyorsun. “
“Git sen git, “ derken ayıktı. Samet kimdi? Hangi kahvaltıya geç kalıyordu? Hızla doğruldu ki kafası sert bir şeye çarptı. Can acısıyla elini kafasına götürdüğünde kahkaha atan çatallaşmış ergen sesini duydu.
“Aç kalma lafını duyunca nasıl da yeltendin öyle, “ diyor gülüyordu.
“Başını ovaladı elinin içiyle, canının acısı biraz hafiflemişti ki gözlerinin hala kapalı olduğunu idrak etti. Açmaya çalıştı fakat göz kapakları iradesini hiçe sayıyordu.
“Gözlerim açılmıyor lan,” dedi. Ağzından çıkan yarı bozuk Türkçe’ ye şaşırarak. Hiç böyle lanlı lunlu konuşmazdı oysa.
“İyi benzetmişler seni valla, açılmaz tabii gözlerin. Kütük gibi şişmişler. “
“Nasıl inecem ben aşağı lan? “ dedi, yataktan iki büklüm dışarı çıkmaya çalışırken. Koluna dokunan başka bir elin varlığını hissederken, “Ben yardım ederim sana, koluma gir sen, “ dedi çatallı ses.
“Enes, o indi mi aşağı? “
“İndi indi, merak etme! Hüseyin onu alıp indi. “
“Aç kalmasın da, “ dedi, çocuğun koluna sıkı sıkı yapışırken. Ağır adımlarla yürüdüler. Ayak sesleri koridorda yürüyen diğer çocukların gürültüsüne karışıp gitti.
“Biz ne güne varız abicim, Enes senin olduğu kadar bizim de kardeşimiz. Biz kader kardeşiyiz evelallah, “ diyen çocuğun merhameti sesine yansımıştı.
“Sağ ol Fahri, siz de olmasanız Enes’i tek başıma koruyamam zaten, “ dedi ulaştıkları merdiven basamaklarını tek tek inerken. Yanlarından geçenlerin aldırışsız bakışlarını görmese de hissediyordu.
“Lafı bile olmaz kardeşim ama bir daha böyle yapma. Gardiyanın sağı solu belli olmaz, dövdürmez döver. Eli ağırdır valla, vurduğunda şimşekler çakar kafanda. “
Güldü, “Hiç yemedik ya dayağını, kime anlatıyon lan! “
Fahri de güldü. “He, onun dayağını yemeyen kalmış gibi, benimki de iş. “
Basamaklar bitip düz zemine inince gürültü çoğaldı. Yemekhaneye geldiklerini, günde üç kere inip çıkmaktan aşina olduğu yol güzerhanından anladı. Fahri elinden tutarak sandalyeye oturttu. Çocukların sesi kulaklarına baskı yapıyordu.
“İnsanın gözü görmeyince sesleri daha çok duyuyormuş, bu ne gürültü be. “
Fahri güldü, ben her zaman duyarım. Geceleri mesela, gardiyan gelip seni götürünce duyuyorum. “
Sustu, içinden sormak, nereye götürüyor demek için çığlık atan Tarık’ı susturdu. Tarık susacak, dinleyecek ve öğrenecekti. O şimdi Samet’ti.
“Söylediklerini de duyuyor musun, beni nereye götürdüğünü biliyor musun? “
Fahri sustu bu kez. Önlerindeki boş tabakları çatallarıyla karıştırır gibi yaptılar. Biraz daha yemekler gelmezse o çatallar tabakları dövmeye yarayacaktı.
“Seni, beni, onu, ötekini... Hepimizi alıyor o biliyorsun. Kimse kimseyi onun elinden almaya cesaret edemez. Benim anlamadığım Enes’i niye almıyor? “
Fahri’nin yüzünün orada olacağını düşünerek sağına baktı uzun uzun. Gözleri tamamen şişmiş ve kapanmıştı. Yüzündeki morluklar korkunç bir görüntü vermişti.
“Ben vermiyorum,” dedi. Tarık’ın nasıl olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Sadece Samet’in anılarına odaklandı. Gerçekte hala uyuyor olduğunu düşündü.
“Hıh,” dedi Fahri. “Nasıl vermiyorsun acaba? İstese bal gibi alır. “
Sustu, Fahri’nin haklı olduğunu tüm kalbiyle biliyordu.
Tabaklara çatallar vurulmaya başladı. Yemek yine gecikmişti hep olduğu gibi. Omuzlarına yerleşen iri elleri hissedince elindeki çatalı sıkıca kavradı. O iri eller tek bir kişiye ait olabilirdi.
“Nasıl oldu yüzün Samet, hala acıyor mu? “ dedi iri ellerin sahibi. Nefesini ensesinde hissettiği adamın verdiği sıcak karbondioksit burnuna doldu. Sabahın erken saatlerinde leş gibi rakı kokuyordu. Burnunu kırıştırdı, yüz kaslarının seğirmesi yaralarını acıttı. İri eller omuzlarını terk ederken önündeki tabağa şlap diye bırakılan lapanın kokusu anason kokusunun yerini aldı.
“Yine mi lapa? “ diye içinden geçirip çatalını yemeğine daldırdı. Yemeliydi, yiyecekti ; aç kalmak seçenek bile olmamalıydı.
“Sabah kahvaltısında peynir zeytin yeniyormuş, diyen Fahri, ağzını şapırdatarak yutkundu.
Güldü, gülünce kaburga kemikleri acıdı. “Neymiş ki onlar, tadı tuzu nasıl, görünüşü nasıl? “
“Bilmem, hiç görmedim, “ dedi Fahri, omzunu silkeledi. Lapasından bir kaşık daha alıp ağzına götürdü.
“Boş ver, bu gidişle hiç öğrenemeyeceğiz zaten,” dedi ve el yordamıyla lokmasını ağzına götürdü. Bağırış seslerinin yerini konuşmalar ve kaşık sesleri almıştı. Herkes bir an önce karnını doyurup kalkma derdindeydi. Yurdun soğuk duvarlarından birkaç saatliğine ayrılmak, okul dedikleri, diğer çocukların aşağılayıcı bakışlarını üzerlerinde hissettikleri, yurda göre biraz daha sıcak olan binaya gitmek için can atıyorlardı.
“Ben okula gidemem bu suratla, “ dedi lapasının son lokmasını ağzına atmadan hemen önce.
“Sen kal, biz bakarız Enes’e okulda,” diyen Fahri ayağa kalkıp Samet’in kolundan tuttu. “Gitmeden seni yukarı bırakayım da ayak altında heder olma. Hem belki gardiyan da rahat bırakır da rahat edersin, “ diye konuşarak merdivenleri tek tek çıkmaya devam ettiler. Fahri onu yatağına bırakıp çıkacağı sırada, “ Enes’i hiç görmedim sabahtan beri, nerede o? “ diyen Samet’ e baktı. “Hüseyin götürmüştür onu merak etme kardeşim, “ dedi ve çantasını sırtına takıp odadan çıktı. Yatağına girip yorganını üstüne çekerken aklının bir yanı Tarık, bir yanı Samet’ti. Tarık olan tarafı olayı yavaş yavaş kavrıyordu. Gölgelerin amacını artık biliyordu. Tek anlamadığı şey bütün bunların Buğra’yla ilgisinin ne olduğuydu. Samet’in gözleri uykuyu içeri davet ederken, tak tak eden adım sesleri kulaklarına doldu. Yüreği hopladı, gardiyan geliyordu. Tarık olan tarafı gardiyanın ne yapacağını deli gibi merak ederken Samet olan tarafı tir tir titriyordu. “Yine geliyor, verme beni ona! “ diyen Samet’in sesini ruhuyla duydu. Nasıl habis bir korkuydu bu çocukların yüreğine yerleşen.
“Bakın burada kim varmış? “ diyen sesi duymamak için elleriyle kulaklarını kapattı. “Sarı balık okula gitmiş, kara balık bana kalmış. “ Güldü, Samet’in üstündeki yorganı çekip yere attı. Dizleri karnına çekili, elleri kulaklarını kapatmış dua ediyordu.
“Allah’ım yardım et, Allah’ım yardım et... “
“Seni Allah’ ın kurtaramaz daha öğrenemedin mi bunu? Kimseyi kurtardığını görmedim daha. “
Ağladı, şişmiş gözlerinden akan tuzlu damlalar yaralarını yaktı.
“Çok dua etmiştim ben biliyor musun? Kurtulmak için, beni kurtarması için az yalvarmadım ona. Peki ne oldu, hiçbir şey. “
Güldü, eli Samet’in bacak arasına uzandı. Tarık’ın kalbi dehşetle çarptı. Kapanan kapı sesini, açılan fermuar sesini duydu. Haykırdı.
“Dokunma ona, bırak! Defol git aşağılık pislik, şeref yoksunu. “
Tarık’ın bağırışlarına Süleyman uyandı. Yatağında debelenen, bağıran yeğeninin yanına koştu.
“Tarık, uyan yeğenim kalk! “ Sözleri onu uyandırmaya yetmiyordu.
“Bırak dokunma ona! “
Süleyman’ın gözleri doldu. Buğra’yı rüyasında görüyor diye düşündü. Omuzlarından tutup sarstı. “Tarık uyan! “ Tarık omzuna dokunan elleri itekledi. Tekme sallıyor, bağırıyordu. Ne yapacağını şaşıran Süleyman Tarık’ın yüzüne şiddetli bir tokat attı. Tokadın etkisi Tarık’ı olduğu mekandan ayırıp gerçekliğe döndürdü. Gözlerini açınca karşısında endişeyle, gözleri yaşlı bakan dayısına sarıldı. Hıçkıra hıçkıra ağladı, ağlarken kapıda durup onları izleyen gölgeleri gördü. “Sizi bulacağım Samet,” diye fısıldadı. Uzun boyundan Samet olduğunu düşündüğü gölge elini uzattı ve duvara yazılan bir yazı gibi usul usul silindi.
“Geçti yeğenim geçti, merak etme bulacağız kardeşini, “ diyen adamın Tarık’ın ne yaşadığına dair hiçbir fikri yoktu.
Hıçkırıkları kesilip gözyaşları dinince ayrıldı Süleyman’dan. Elini yüzünü yıkadı, çaydanlığı ocağa koymuştu dayısı. Kaynayan suyla çayı demledi. Dolaptan kahvaltılık yiyecekleri içi burkularak çıkardı. Peynir, zeytin, domates, salam, yumurta, yoğurt, reçel... Hepsini dizdi masaya. Dayısı da geldi, üstünü değiştirmişti. Çay koydu ince belli bardaklara. Besmele çekip başladı Süleyman, “Afiyet olsun yeğenim, “dedi. Tarık ilk lokmasını aldı ağzına ama zorla yuttu. Gerçekten az önce lapa yemiş gibi hissediyordu kendini. Her ağzına attığı lokma zul geliyordu. Samet, Fahri, Hüseyin, Enes... Oradaki çocukların hiçbiri bu yiyecekleri yememiş, tatmamış, hatta görmemişti bile. Gözleri doldu, zorla yuttu lokmasını. Çayından zorla bir yudum aldı, boğazından aşmadan, “Acaba çay içtiler mi hiç? “ diye düşündü.
Süleyman yemeğini yer gibi görünse de alttan alttan Tarık’ı izliyordu. “İyi değil, “ diye düşündü. “Yeğenim iyi değil. “ Kapı çalmasa ikisinin de yedikleri yemek zehir olacaktı ki Tarık açtığı kapının ardında Ayhan’ı gördü.
“Sen okula gitmedin mi? “ diyerek kenara çekildi. İçeri girer girmez masaya odaklanan Ayhan, “Ne okulu abicim ya, okula gidecek kafa hangimiz de var? “ diyerek sandalyeye oturdu. Tarık Ayhan’a çay doldurmak için bardak aldı.
“Böyle yapmayın, gidin okulunuza. Haber yok, iz yok, hiçbir şey yok. Kalsanız ne olacak. “
Ayhan, çay dolu bardağını önüne aldı, şekerini atarken, “Gideyim istiyorsan? “ dedi alıngan tavrı sesine yansımıştı. Süleyman, gençler bozuşur kaygısıyla araya girdi.
“Öyle demek istemedi Tarık, yani okulunuzdan dersinizden alıkalmayın diye öyle dedi. “
Ayhan, söylediği sözü ciddiye alan dayıya baktı. Gülecekken Tarık’ın kaşlarını havaya kaldırdığını gördü. Boğazını temizleyip, “Tamam dayı, sorun yok zaten. Ben latife yapmıştım,” dedi. Ayhan çayından bir yudum almıştı ki tekrar kapı çaldı.
“Figen gelmiştir, “ diyerek kapıya yöneldi Tarık. Kapıyı açtığında haklı olduğunu gördü. Saçlarını sıkı sıkı toplayan Figen, küçük boyuyla kapıda bekliyordu. “Haber var mı? “ diyerek içeri girdi. “Yok, “ dedi Tarık sıkıntıyla. Yüreğinin göbeğinde simsiyah bir boşluk hissediyordu. Yerde miydi gökte mi? Ayakları kendi bedenini taşımaktan acizdi. Figen, sandalye çekerek masadaki yerini aldığında Tarık midesinin bulandığını hissetti. Lavaboya gidecekken bedenini esir alan soğuk ter dizlerini büktü. Olduğu yere yığılmadan hemen önce, “Buğra... “ diyebildi. Üç kişi aynı anda onun yanına koşarken odanın ortasında beliren rüzgar hepsini savurdu. Sabah güneşi hiç var olmamış gibi kayboldu. Soğuk, bedenlerini esareti altına alırken ortalık karardı. Pencereden fırtınanın iç titreten şimşekleri görünüyordu. Uzaklara düşen yıldırım odanın ortasına düşmüş gibiydi. Karanlıkta birbirlerini görmeden bir yerlere tutundular. Aniden gökyüzünü yarıp yeryüzüne dökülen yağmur ok olup üzerlerine yağdı. Figen bağırdı, “Neler oluyor? “
“Korkma Zehra, hepsi geçecek, “ diyen Ayhan’dan başkası değildi.




