Suskun dudaklar birbirine sımsıkı yapışmışken ekip aracının homurtusundan başka ses yoktu. Tarık, cam kenarına oturup alnını cama yaslamıştı. Buğra’nın olmaması yüreğini ferahlatmıştı ama annenin çığlıkları hala kulaklarında çınlıyordu. Ambulansla taşınan cenaze çoktan hastaneye ulaşmış olmalıydı. Otopsi yapılacak, ölüm nedeni ve kanıt aranacaktı. Bir parmak izi, bir tüy, DNA alabilecekleri herhangi bir şey aranacaktı. Tarık neden bunları düşündüğünü anlamasa da kepekten bile DNA alınabildiğini bir yerlerde duyduğunu ya da izlediğini hatırladı. Gözyaşları akmayı bırakalı göz kapakları ağırlaşmıştı. Şimdi gözlerini kapatsa, uyusa ve uyandığında Buğra gelmiş olsaydı.
“Adnan Abi kim kaçırdı öyleyse? Bu çocuğu kaçıranlar Buğra’yı da kaçırmış olabilir mi? “
Figen, öndeki iki koltuğun arasından başını uzatmış, Adnan’a sorularını arka arkaya sıralıyordu. Adnan, elleri direksiyonda, zihin çarklarını Figen’in sorularıyla döndürüyordu.
“Ozan siz buraya gelmeden önce kaçırıldı. Neredeyse on beş gündür biz bu çocuğu arıyorduk. “
“Evet abi, hatta haberlere çıkmıştı şimdi hatırladım. “ dedi Figen dönercide gördükleri haberi hatırlamıştı.
“Diyelim ki aynı kişi. Neden Ozan’dan kurtulmadan Buğra’yı kaçırsın? Hadi kaçırdı iki küçük çocuğu nereye kapattı, nerede sakladı? “
“Belki mahzen, depo gibi bir yeri vardır. Şöyle tenha bir yerde iki değil on çocuk bile saklanır. “
“Tabii bu mümkün, o zaman da şöyle bir durum çıkar ortaya. Buğra gönüllü gitmiş gibi. Ozan’ı önceden tanıyan, hem de Buğra’yla bir şekilde tanışan birisi olmalı. İşe buradan başlayabiliriz aferin kızım sana. “
Figen, Adnan’la yaptığı fikir alışverişinden memnun, aldığı övgüden gururlanırken, “Ozan merkezde yaşamıyor muydu? “ diyerek Ayhan araya girdi. Adnan, “Evet, merkezde yaşıyordu ve oradaki okula gidiyordu,” diyerek yanıtladı.
“Peki o vakit nasıl bir bağ bulacaksınız merak ediyorum, birbiriyle hiç karşılaşmayan, aynı okula gitmeyen, ortak tek bir noktaları dahi olmayan iki çocuktan bahsediyoruz.”
“Ortak noktaları vardı,” diyerek Ayhan’ın sözünü kesti Tarık. Adnan dikiz aynasından, Süleyman ön koltukta başını arkaya çevirerek, Ayhan ve Figen de başlarını sola çevirerek Tarık’a baktılar. “ Ortak olan noktaları nedir kardeşim? “ dedi Ayhan. Merak etmişti nasıl bir ortak payda olduğunu.
“Saçları, Ozan’ın da Buğra’nın da saçları sarı,” dedi ve yeniden alnını cama yasladı. Düşünmeliydi, düşünmeli ve bulmalıydı.
“Nasıl bir manyak sırf saçı sarı diye bir çocuğu kaçırır ki? “ Süleyman öfkeyle elini arabanın torpidosuna vurdu. Mantıklı bir çıkarımda bulunmak gittikçe zorlaşırken sakin kalmak zaten sinirli olan fıtratına uymuyordu. “
“Peki şu durumda o adamı şüpheli listesinden çıkarıyoruz demek mi oluyor bu? “
Tarık, bütün ihtimalleri gözden geçirmek istiyordu. Yanlış yerde aramak kardeşinin hayatına mal olabilirdi. Adnan, “Hayır tabii ki, bütün ihtimalleri süzgeçten geçireceğiz ve bu süre zarfında araştırmaya devam edeceğiz. “ dedi adalet adamı ciddiyetiyle.
“Araştırsanız ne olacak sanki? Bak o çocuğu kurtaramadınız, “ diyen Süleyman ise sinirleri germişti.
“Dayı bu ihtimali düşünmeyelim ne olur, “ Figen sağ elinin baş ve işaret parmağıyla iki kaşının ortasını tutup sıktı. Başı çatlayacak gibi ağrıyordu. Kavga etmek, birilerini suçlamak onları sonuca ulaştırmaktan çok uzaklaştıracaktı. Süleyman ve Tarık duygusal yaklaşacaklardı olaya ki bu bütün kayıp vakalarında yakınların yaşadıkları duygu çıkmazıydı. Figen objektif bakış açısına ihtiyaç olduğunu biliyordu.
“Sarı saçlı diye kaçırılmış olmaları kaçıranın takıntılı birisi olduğunu gösterir. Ozan’ın da kaçırılması elimizdeki şüpheli listesini daraltır. Her iki çocuğu da görebilmesi için kaçıranın buralı olmasını gerektirir. Tabii bu ihtimal aynı kişi teorisine uyuyor. Eğer o adam kaçırdıysa sarı saç teorisi çöker ve tesadüf haline gelir. “
Figen bütün çıkarımlarını ortaya dökerken aparta gelmişlerdi. Adnan, arabayı park ederken Figen konuşmasını yarım kesti. Araçtan inenlerin istikameti evdi. Aradan geçen, hepsi için zor olan saatlerin ardından boş evin kapısını Tarık açtı. Sessizliğin içine cümbür cemaat girmek Tarık’a iyi gelmişti. İçeri girer girmez gözleri gölgeleri aradı. İçinden bir his bütün sırrın onlarda saklı olduğunu söylüyordu.
“Başka bir seçenek yok mu peki? Hem farklı kişiler tarafından kaçırılmış olabilirler hem de Buğra’yı o adam kaçırmamış olabilir. Biz Ozan’ı dışarıda tutarak da seçenekleri değerlendirmeliyiz. “ Figen, masanın kenarına elini yaslayıp onun çıkarımlarını egale etmek ister gibi aksine konuşan Ayhan’a gözlerini kırpmadan baktı. Düz bakışları Ayhan’ın tombul suratında oyalanırken, “Buğra’nın tanıdığı birisi olduğu gerçeğini göz ardı etmeden varsayımlarınızı sunun derim ben, “ diyen Tarık’a çevirdi bakışlarını.
“O zaman büyük iş düşüyor sana Tarık. Liste yap, geldiğiniz günden beri karşılaştığınız, tanıştığınız bütün insanları yaz. “
Adnan, koltuğun bir köşesine oturmuş gençleri dinliyordu.
“Benim ekibin bile kafası bu kadar iyi çalışmaz herhalde, “ diye düşünürken en objektif bakanın Figen olduğu kanaatine vardı.
“Figen haklı, sen liste yap Tarık, bende ekibi toplayıp apart sakinleriyle konuşayım. Belki birileri bir şeyler görmüş ya da duymuştur,” diyerek ayağa kalktı. Tarık o anda aklına gelen ihtimalle ikinci adımını atmaya hazırlanan Adnan’a, “ Abi ya aparttan birisi kaçırdıysa? Kamera kayıtlarında Buğra’yı göremememizi de açıklar bu,” dedi ve Adnan’ın attığı adımı yarıda kesti. Kaldırdığı ayağını indirip yönünü Tarık’a çevirdi.
“Haklısın aslında, aparttan birisi olması kuvvetle muhtemel haline geliyor kamera görüntüleri sonucu. Bunu niye düşünmedik ki? “
“Apartın tamamını aradınız çünkü ve bir iz bulamadınız. Öyle olunca akla gelmemesi normal.”
Figen yine mantıklı bir açıklama yapmayı başarmışken Ayhan da düşüncelerini bir araya topluyordu.
“Buğra’nın kapıyı açacağı kaç kişi var burada? “
Sorusu Tarık’aydı. Tarık’ın fazla düşünmesine gerek yoktu elbette.
“Muhsin Amca, Hasan Abi ve temizlikçi. Buğra’nın tanıdığı sadece üç kişi var. “
“Bence temizlikçiye kapıyı açmaz, o adamdan korkmuştu alışverişten geldiğimizde, “ dedi Figen. Adnan gerisin geri koltuğa oturmuştu. Ayhan, ayakta durmaktan yorulmuş, sandalyeyi çekip oturmuştu. Süleyman gençlerin söylediklerini büyük bir dikkatle dinliyordu.
“Haklı olabilirsin, temizlikçiden korkmuştu ama eğer onu ikna edecek bir yalan söylediyse kapıyı açmış da olabilir. Bundan emin olamayız.” Tarık, Buğra’yı en iyi tanıyan olarak onun nasıl davranmış olabileceğini düşünüyordu. Ayhan, dirseğini dizine yaslamış, eliyle çenesini kavramıştı. Düşünen adam heykelinden pek farkı olduğu söylenemezdi.
“Peki başka biriyse? Buğra’ya komşu olduğunu söylese ve bir şekilde onu kendiyle gitmeye ikna ettiyse.”
Ayhan’ın bir başka ihtimali dile getirmesi Adnan’ı yeniden ayağa kaldırdı. Üzerini silkeler gibi yaptı, tek elini beline yerleştirdi.
“Onlarca ihtimal var ve üzerine düşünülürse daha onlarcası da çıkar. Burada lafla çıkarımlarda bulunarak Buğra’yı bulamayız. İcraat lazım icraat,” dedi ve duraksamadan yürüdü. Kapıyı açıp dışarı çıktığında ardından bakan dört çift göz haklı olduğunu söylüyordu.
Adnan’ın gidişinin ardından ortama çöken sessizlik Süleyman için dayanılmaz olmaya başlayınca yakınına rast gele atılmış kumandayı eline aldı. Televizyonu açacak kırmızı tuşa dokundu. Sessizliği yırtan televizyonun ekranında Yeşil Çam klasiklerinden Cüneyt Arkın filmi vardı. Kılıç sesleri odanın içinde çınlarken Süleyman kanalı değiştirdi. Haber kanalını bulana dek kanallar arasında gezindi.
Suriye’de yaşanan bitmeyen savaşın mağdurları ekrana yansıdığında, “Bitmeyecek Orta Doğu’nun çilesi, “ diye söylendi. Tarık dayısının hareketine anlam veremiyordu. Konuşmalara dahil olmamış, şimdi de haber izliyordu.
“Şu Esad’ı öldüremediler gitti, bak şu mazlumların haline. “
“Dayı, tek derdin bu mu şimdi? “ demekten kendini alamayan Tarık’ın kızgınlığı yüzüne yansımıştı.
“Benim bir sürü derdim var yeğenim, böyle canavarların neyi niçin yaptıklarını anlamak, idrak etmek istiyorum. O çocuğu sen gördün. O canavar dudaklarına fermuar dikmiş. Bir pantolon veya çantaymış, cansız değersiz bir varlıkmış gibi. Söyle şimdi bana, nasıl bir zihniyet bunu düşünür, kurgular ve uygular?”
Tarık sustu, Ayhan ve Figen başlarını önlerine eğdi. Söylenecek hiçbir söz gördükleri vahşeti açıklayamazdı.
“Annemi ve babamı onlarca kez bıçaklayan adamın zihniyeti neyse bunu yapanın zihniyeti de o. Katil, psikopat, sadist ; adına ne denirse işte ondan bu adamlar. Esad’ın kendi halkını vurmasında iktidar hırsı var. Güç demek öldürmek demek onun ve onun gibiler için. O kendi insanının katili. Yani o çocuğa işkence yapan adamdan yüz kat daha tehlikeli. Öte yandan buradan anlayacağımız üzere hiçbir vahşet yapan için sebepsiz değildir. Hitler’in amacı ari ırktı, Esad’ı tam olarak çözmüş değilim ama iktidar hırsı diyebilirim. O adamın amacı aşağılandığını düşündüğü gururunu onarmaktı. Bu adamın da kendine göre bir amacı olmalı. “
Figen eğdiği başını kaldırmış, sevdiği adamın sözlerini dikkatle dinliyordu.
“Seri katillerin bile kendilerine göre bir nedeni olduğunu şimdiye kadar okuduk, duyduk. Haklısın bu konuda. Maalesef kendilerini haklı görerek yapıyorlar tüm vahşeti.” Tarık, kendisiyle aynı fikri paylaşan sevdiğine hafifçe gülümsedi.
“Amaçsız yapan da var arada istisna da olsa. Ordu'da geçen aylarda işlenen cinayet mesela. Adam hapisten kaçmış ve birisini öldürmek için harekete geçmiş. Düşünsene, hapisten kaçıp cinayet işlemek hangi zihniyetin eseri? “
Ayhan’ın haklılık barındıran sözleri Tarık’ı yeni bir düşünceye sevk etmişti.
“Onları anlamak için psikolog olmak gerek kardeşim. Keşke dil bilimi yerine psikoloji okusaydım dedim şu an. “
“Onu da Buğra okur inşallah yeğenim, “ dedi Süleyman. “Bizim ömrümüz koyun keçi peşinde, tarla bağ geçip gitti. Okumuş adamları gördüğümde bir başka bakıyorum. Hani diyorum ki onlar insansa biz neyiz, biz insansak onlar ne? Öyle gıpta ediyorum yeğenim. Sen okuyorsun ya gurur duyuyorum seninle. Diğer yeğenlerim de okuyor çok şükür. Eskisi gibi değil bizim oralar. Okumanın önemi anlaşıldı halkımca. “
Figen Süleyman’ın bu saf haline gülümsedi.
“Dayı, inan insanım demek için okumaya gerek yok. Sen böyle dedin ya okumuş çoğu insan senin gibi halkım demez, ben der. Bencilleşir, kendini üstün sanır. Az önce dedi ya Tarık, ari ırk diye, kendilerini saf kan üstün sanmaya başlar. Tabii bu bir kısım için geçerli. Diğer bir kısım ise okuduğu okulun hakkını verir, öğrendiği bilgiyi yerinde kullanmaya bakar. Halkım der, köyüm der, evim der, evladım der. En son kendini düşünür. İşte böyle bir lider geçtiğinde yurdun başına insanlar millet olur. Toprak vatan olur. Bayrak hürriyet için dalgalanır. Günümüzde maalesef buna biz de dahiliz. Hangi bölümü seçersek işsiz kalmayız diye düşünerek bölüm seçiyoruz. Hangi bölümün KPSS puanı düşük, kaçtan atama oluyor, hangi mesleğin önü açık onu düşünüyoruz. İdeoloji diye bir şey kalmadı neredeyse çünkü yaşamak için paraya ihtiyacımız var. “
“Haklısın galiba yeğenim, biz de yaşamak, para kazanmak için besliyoruz koyunu keçiyi. Millet et yesin, süt içsin diye değil.”
Süleyman’ın en anlaşılır şekilde ifade ettiği sözler gençleri gülümsetti. Süleyman’ın yaşı elliyi aşmış olsa da anlama kapasitesinin yüksek olduğunu anlamışlardı. Konudan konuya atlayarak yapılan sohbet içlerindeki sıkıntıyı dağıtmıştı. Birkaç saatliğine de olsa zihinlerini başka yerlerde gezdirmek hepsine iyi gelmişti. Saatine bakan Figen, “Ben gideyim artık, “ diyerek ayağa kalktı. Yapışık ikiziymiş gibi Ayhan da Figen’e uyup kalktı.
“Ben de gideyim kardeşim, siz dayımla uyuyun, dinlenin biraz. Sabahtan beri perişan oldunuz, “ dedi.
Figen ve Ayhan, el sıkışıp evi terk ettiklerinde Süleyman’ın karnından gelen gürültü Tarık’a en son ne zaman yemek yediğini düşündürdü. Yemeğin düşüncesi bile karnını guruldatırken, “Hadi yemek yapıp yiyelim dayı, acıktık, “dedi.
Meyhane pilavına ve salatalık cacığına dalıp çıkan kaşıklar işlevlerini yerine getirmiş, aç midelerin sesini susturmuştu. Tarık boş tabakları toplayıp eviyenin içine bıraktı. Bulaşığı yıkayacak enerjiyi kendinde bulamadı. Süleyman’ın kapanıp açılan göz kapakları uykunun kollarına girmeye can atıyordu. Tarık, Buğra’nın yatağını dayısı için hazırlarken Buğra ’sız geçen ikinci gecenin korkusu yüreğine doldu. Kim bilir nerede nasıldı? Uyumuş muydu, aç mıydı... Onu düşünmediği tek bir saniye yoktu.
“İyi ol kardeşim, lütfen iyi ol! “diye mırıldandı.
Banyodan çıkan dayısı yanına gelince, “Yat sen dayı, iyi geceler, “ diyerek odadan çıktı. Arkasından, “İyi geceler yeğenim, “ diyen Süleyman, pantolonunu çıkarmakla meşguldü. Tarık, duş almak için banyoya yöneldiğinde Süleyman ışığı kapatmış, yorganın altına girmişti. Gün boyu koşuşturan ayaklarının sızısını tüm bedeninde hissediyordu. Yorgunluktan gözlerinin kapanmasına ramak kala su sesini duydu ve gözleri geçici olarak bu dünyaya veda etti. Tarık şofbeni açıp kıyafetlerini çıkarırken dalgındı. Suyun altına girmeden aynaya yansıyan yüzüne baktı. İki günde çökmüştü yüzü. Sakalları uzamış gibi hissetti. Yanakları içe göçmüş, gözleri çukura kaçmıştı.
“Kardeşim, Buğra’m bulunsun da, “ dedi ve kendi görüntüsünden uzaklaşıp suyun altına girdi. Buz gibi su bedenine değdiğinde çığlık atmaktan kendini alamadı. Şofbeni ikiye ayarladığına emindi ama su neden soğuktu? Suyun altından çıkmaya çalışırken bir türlü çıkamıyor, sanki kovayla kafasından aşağı buzlu su dökülüyordu. Nefesi kesilecek noktaya gelmişti ki, “Yeter bu kadar, “diyen erkek sesiyle su kesildi. Nefesini düzenlemeye çalışırken el yordamıyla bir yerlerden tutunmaya, ayağa kalkmaya çabalıyordu. Gözlerinin açık olduğundan emindi ama görüşü bulanık, sanki flu bir dünyaya bakıyordu.
“Bu hepinize ders olsun! “ diyen adamın sesini herhangi bir zemine oturtturamıyordu.
“Yurttan kaçacaktın ha, ben izin verir miyim buna velet? “
Gayri ihtiyari yutkundu. Tuhaf bir şekilde hem neler olduğunu anlıyor, hem de kafası arapsaçı gibi karmakarışıktı.
“Kaçmıyorduk biz, “ dedi. Cümleyi kendisi mi söylemişti?
“Tel örgünün altından sürünerek nereye gidiyordunuz ya, sinemaya mı? “ diyen adam kahkaha attı. Tarık dişlerini sıktı. Bu adamdan nefret ediyordu. Adamın kim olduğunu düşündü. Tanımadığı birinden nasıl nefret edebilirdi ki?
Sırtı cayır cayır yanmaya başladı. Sanki kanayan, açık yarası var gibiydi.
“Bana bak velet! “ diye bağıran adama başını kaldırarak baktı. Görüşü hala bulanıktı. Görebildiği adamın siluetiydi. Adam güldü, “ İyi iş çıkarmış bizim çocuklar, “ dedi. Arka taraftan birkaç faklı ergen sesinin gülüştüğünü duydu.
“Cengiz, Mert, Dağhan,” aklından geçen isimlerin yüzleri hafızasında yer edindi. Nasıl, nereden tanıyordu bu çocukları? Aklı gittikçe bulanıyordu.
“Çözün şunun ellerini, “ dedi adam. Arkasında bağlı olduğunu fark etmediği ellerini çözdüler. Az önce elleriyle bir şeylere tutunmak için çabaladığına eminken nasıl bağlanmıştı elleri? Elleri çözülünce iki küçük çocuk kollarına girdi. Her adım atışında canı yansa da yürümeye devam etti.
“Bu adamdan nefret ediyorum,” dedi yanındaki çocuklardan birisi.
“Bende, “ derken buldu kendini.
“Siz de niye kaçıyorsunuz be abicim? Bilmiyor musun gardiyan affetmez. “
“Başka çaremiz mi var Hüseyin? Sonsuza dek onun aşağılamalarına katlanmak istemiyorum.” dedi. Ağzından çıkan sözcükler hem kendine aitti, hem de değildi. Tek bedende iki farklı ruh, farklı zaman kavramında yaşıyor gibiydi. Hem banyonun zeminine uzandığını biliyor, hem de kendini burada olduğunu algılıyordu.
“Hiç birimiz istemiyoruz ama elden gelecek bir şey yok. On sekiz olalım da bir inşallah, ben biliyorum yapacağı pislik herife,” yere tükürdü Hüseyin pislik derken ağzına pis bir şeyler bulaşmış gibi.
“Sen teksin, on sekiz olunca gidersin. Ben ne yapacağım peki, Enes’i bırakmak zorunda kalacağım düşünsene. On üç yaşıma girdim bu yıl, o daha sekiz yaşında. “ Küçük olan gölge, diye düşündü banyoda olduğunu bilen akıllı yanı. “Enes küçük olanı, “diye zihnine not etti.
“İş bulur alırsın onu yanına, verirler para kazanırsan,” koluna giren diğer çocuk suskunluğunu bozduğunda onun Fahri olduğunu anladı. Nasıl anladığına şaşırdı. Büyük gölgenin anıları zihninde dolaşıyordu.
“En şanslımız sensin lan, iki yılın kaldı şurada,” dedi alayla karışık. Bir an kulağına değen sesin kendi sesi olmadığını fark etti. Korktu, kalbi gümbürdedi. Hep burada kalma korkusu zihnini esareti altına alırken eli soğuk mermere temas etti. Tutunmayı başardığı lavabodan destek alıp ayağa kalktığında aynada yansımasını gördü. Şişmiş, morarmış gözler kendine ait olmayan kahve rengi gözlere bakıyordu. Dehşetle geri çekildi, duş başlığının altına gerileyen bedeni sıcak suyun altında yandı. Ne ara ayarı üçe getirmişti? Panikle şofbeni kapatmaya uğraşırken duşun altında yanan ilk kişi olacağını düşündü, düşüncesi daha çok panik yaptırdı. Güç bela suyu kapattığında titriyordu. Askıdan havluyu alıp bedenine sarmayı zor da olsa başardı. Banyo buhardan görünmüyordu. Ürkek adımlarla aynanın önüne usulca yaklaştı. Göreceği yüzden ölesiye korkuyordu. Buhar kaplanmış ayna görüntü vermeyi reddedince eliyle buharı sildi. Kızarmış yüzü ve yeşil gözleriyle karşısında duran kendisiydi. Rahat bir nefes aldı. Hızlıca üstünü giyinip kendini banyodan dışarı attı. Titreyen bedenini güç bela yatağına atmayı başardığında yorganını kafasına çekti.
“Bu gerçek değildi, “ diye tekrar ederek uykuyu gözlerine hediye etti.



