2. BÖLÜM: GERÇEK DÜNYANIN KURALLARI
Kapı kolunun avucumun altında yavaşça aşağı kayışı, zihnime batan bir iğne gibiydi. Zaman bir anlığına tamamen durdu. Göğsüm hızla inip kalkıyor, ciğerlerime çektiğim hava boğazımı yakıyordu. Elimi metal koldan çekmek istedim ama bedenim tamamen kilitlenmişti.
Kapı, menteşelerinden gelen tiz ve gıcırtılı bir sesle içeriye doğru süzüldü.
Koridorun zifiri karanlığına baktım. Odadaki monitörün kırmızı ışığı, kapı eşiğindeki karanlığa vuruyor, garip ve ürkütücü gölgeler oluşturuyordu. Tam karşımda, koridorun ortasında duran karaltıyı fark ettiğimde soluğum kesildi.
Boyu neredeyse kapı kasasına değecek kadar uzun, kapşonlu siyah bir kaban giymiş silüet, kıpırdamadan duruyordu. Yüzü tamamen gölgedeydi. Sol elinde tuttuğu, ekranı hışırdayarak karıncalanan küçük bir tabletin ışığı çenesinin alt kısmını aydınlatıyordu. Soluk, cansız bir cilt... Ve o elin parmaklarında metalik, keskin bir parlaklık vardı.
"O-oyun bitti," diyebildim. Sesim kendi kulaklarıma bile bir fısıltı gibi ulaştı, titriyordu. "Kimsin sen? Evimden defol!"
Karaltı hareket etmedi. Sadece elindeki tableti bana doğru biraz daha kaldırdı. Tabletin ekranında yeni bir sayaç belirdi:
"GÖREV 1: EVİ TERK ET (SÜRE: 02:00)"
"Kuralları anlamadın galiba," dedi silüet. Sesi, sanki birden fazla elektronik ses değiştiriciden geçirilmiş gibi mekanik, pürüzlü ve derinden geliyordu. "Game Over dediysem, bu senin eski hayatının bittiği anlamına gelir. Artık benim kurallarımla oynuyorsun. Ve bu oyunda duraklatma tuşu yok."
Cebinden çıkardığı küçük, silindir şeklindeki bir nesneyi yere bıraktı. Nesne yere değdiği an, etrafa keskin, göz yakıcı beyaz bir duman yayılmaya başladı.
Öksürerek geriledim. Duman bir anda odayı kaplamaya, gözlerimi ve boğazımı yakmaya başladı. Odanın içindeki oksijen hızla tükenirken, bilgisayar masamın üzerindeki kalemliği hırsla silüete doğru fırlattım. Kalemlik karanlığın içinde bir yere çarptı ama silüet milim bile kıpırdamadı.
"Süre işliyor, PixelGhost," dedi o mekanik ses dumanın arkasından. "O odada kalırsan iki dakika içinde zehirlenerek ölürsün. Dışarı çıkarsan... En azından bir şansın olur."
Gözlerimden yaşlar süzülürken kapıya doğru hamle yapamazdım, adam tam eşikte duruyordu. Tek çarem vardı.
Dönüp odaya baktım. İkinci katta oturuyordum. Penceremin hemen dışında, binanın yanındaki yaşlı çınar ağacının kalın dalları uzanıyordu. Zamanım yoktu. Duman ciğerlerimi yakarken koşup pencereye yüklendim. Kilidi açıp pencereyi kanatlarına kadar savurdum. Gece havasının soğukluğu yüzüme çarptı.
Arkamdan gelen ayak seslerini duydum. Ağır, acelesiz adımlar...
Hiç düşünmeden kendimi pencerenin pervazından dışarı attım ve bana en yakın olan kalın dala tutundum. Ellerim pürüzlü ağaç kabuğuna kayarak kenetlendi, canım fena halde yandı ama tutunmayı başardım. Ağacın gövdesine sarılıp aşağı doğru hızla kaymaya başladım.
Ayaklarımı toprağa bastığımda dizlerimin bağı çözüldü, yere kapaklandım. Üstüm başım çamur ve kuru yaprak olmuştu. Başımı kaldırıp pencereme baktığımda, kapşonlu silüetin pencereden aşağı, bana doğru baktığını gördüm.
Telefonum cebimde tekrar titredi.
Sarsılan ellerimle telefonu çıkardım. Ekran karanlığın içinde parladı:
"Tebrikler. Görev 1 Tamamlandı. Seviye atladın.
Şimdi koş. Çünkü seni avlayacak olanlar yola çıktı. Sokak lambalarını takip etme."
Gecenin sessizliğini, mahallenin girişinden gelen yüksek sesli bir motosiklet motorunun kükremesi böldü. Bir değil, iki... Hayatımda hiç hissetmediğim bir adrenalin dalgası tüm vücudumu kapladı.
Bilgisayar başındaki o rahat dünyam tamamen yıkılmıştı. Artık klavyem yoktu, can hakkım yoktu. Ve en kötüsü, bu oyunun kurallarını yazan kişi, benim yaşayıp yaşamayacağıma karar veriyordu.
Sokak lambalarının aydınlatmadığı karanlık ara sokağa doğru koşmaya başladım. Oyun gerçekten yeni başlıyordu.
