Kim demiş haram nedir bilmez Hayyam?
Ben haramı helali karıştırmam.
Seninle içtiğim şarap helaldir.
Sensiz içtiğim su bile haram.
🌸
Bir insan bedeni; hayallere, umutlara, sevinçlere ve en çokta aşka sığınırdı.
Aşk...
Kimisine göre insan uydurmasıydı. Kimisine göre ise canını dahi ortaya koyacağı bir çıkmazdı.
Bazen eski bir radyoda anısı olan şarkıya denk gelirdin. Gözlerin uzakalara dalardı, bir film şeridi misali sahneler zihninde canlanırdı. Şimdi de o sahnelerden birindeydik. Arka planda anne ve babasının dinlediği o şarkı vardı. Kıvırcık Ali'den Unutamadım...
Ne diyordu şarkıda:
Korktuğum başıma geldi duydun mu..? Ben seni bir türlü unutamadım.
"Anne." Diye seslendi çiftliğin bahçesine oturan kalabalık masaya.
Evleri hep böyle kalabalık olurdu. Yalnızlık onlara göre değildi. Adını dahi unuttuğu bir sürü kuzeni vardı, gerek onlar gerek aile dostlarıyla her daim iç içeydiler.
Şimdi de çiftliğin bahçesine kocaman bir masa kurulmuştu. Baş köşede babaannesi vardı. Hemen çaprazında annesi ve babası karşılıklı otururken, sohbet ettikleri Berivan yenge ve Orhan amcasını görmüştü. Onlar, Siraç'ın annesi ve babasıydı. Onlar buradaysa kesinlikle Siraç'ta gelmiş olamlıydı.
Koca bahçeyi gözleriyle taradığında abisiyle çardakta oturduklarını görmüştü.
"Efendim kızım," dedi annesi camdan sarkan Feris'e karşılık. Ardından karşısındaki eşine dönmüş ve gülerek devam etmişti."Duydu ya bu şarkıyı asla kaçırmaz. Şimdi sesini biraz daha açmanı isteyecek."
Annesi Birşah, kızını gayet iyi tanıyordu. Bu şarkının hastası olduğunu da biliyordu.
"Daha on beş yaşındasın sen, arabeskin dibine şimdiden vuruyorsan işin yaş inci tanesi." Babası Serhat, onunla uğraşmayı severdi.
İnci tanesi...
Bu mahlas, babaannesinin ona hediyesiydi. Mevzu bahis mücevherler olunca kendilerini taçlandırmayı iyi bilirlerdi zira onların işi de buydu.
"Baba, biraz daha yükselt sesini." Camdan iyice sarktı, annesinin ona olan ikazını umursamadı ve henüz o yaşına rağmen yanık sedasıyla bağırdı. "Sensizlik öyle zor öyle zalım ki ben seni bir türlü unutamadım." Masadaki herkes gülüştü ve yanlarına aldıklar eski radyonun sesini arttırdılar.
Siraç'ın kehribar bakışları, Feris'in bağırışıyla beraber ona dönmüştü. Henüz gençliğe yeni yeni adım atan kızı ağır ağır süzmüştü. Kahverengi saçları, dümdüzdü. Camdan aşağı bir rapunzel misali sarkıtmıştı, ipek saçlarını. Zümrüt yeşili gözlerle çakıştığında ise o yaşına rağmen kalbine çöken hisse engel olamamış ve utanarak gözlerini kaçırmıştı.
Çok geçmeden Feris'te aşağı inmiş ve kalabalığa karışmıştı. İlk uğradığı adres tabii ki de onun yanıydı.
"Naber Siraç?"
Hafifçe başını sallamıştı henüz on sekizinde olan genç oğlan.
"İyidir iyidir de..." hafif kaşlarını çatmış ve eklemişti. "Bana ne zaman abi demeyi planlıyorsun sen." İçten içe istemiyordu bunu fakat git gide baş gösteren hisleri onu kızdırıyordu. Büyüdükçe baş edememeye başlamıştı kalbindeki sızıyla, kendini koruma kalkanına almak adına da saçmalıyordu.
Feris, gayet rahat bir tavırla çardağa oturmuştu. Abisi Bedran az evvel babasının çağırmasıyla kalkmıştı, şimdi baş başalardı.
"Vallahi şu an planlarım dahilinde değil."
"Vallahi mi?"
"Hıhı." Dedi nazlı nazlı. On beş yaşındaydı ama yaşına göre oldukça olgundu. Eh, şartlar bunu gerektiriyordu. Babasının kızıydı o, bir aşiret kızına yaraşır şekilde davranmayı çok iyi biliyordu fakat Siraç'ın yanındayken süzüm süzüm süzülesi geliyordu.
"Ne zaman planlarına dahil etmeyi düşünüyorsun inci tanesi." İnci Tanesi, en çokta onun ağzına yakışıyordu.
Feris, hazır cevaplığıyla onu alt edecekken ona seslenilmesi ile arkasını dönüp gelene bakmıştı. Gelen Turgut'tu, anne tarafından akrabalarıydı fakat tamamen neyi olduğuyla ilgilenecek kadar onu önemsemiyordu.
"Efendim Turgut?" Seri adımlarla onlara doğru ilerlemiş ve izin dahi istemeden yanlarına oturmuştu. Feris, oralı olmasa da bu durum Siraç'ı öfkelendirmişe benziyordu. Zaten oldu olası bu çocuktan haz etmiyordu, ne diye kalkıpta yanlarına gelmişti.
"Ne yapıyorsunuz burada..." ikisine de kıstığı gözleri ardından bakmış ve ufak bir ima atıp eklemişti. "Baş başa!"
Oyunbaz bir ifadeyle gülümsemişti İnci tanesi. Bakalım, Siraç Bey hala abi demesi konusunda ısrarcı mıydı.
"Hiç," dedi harfleri uzata uzata. Bazen şımarmayı severdi. "Siraç abimle havadan sudan sohbet ediyorduk."
Siraç'ın kafası anında ona çevrilirken şaşırmışa benziyordu. Onun aksine Turgut bu durumdan oldukça memnundu.
"Siraç abin bize biraz müsade etse de bizde sohbet etsek, havadan sudan." Genç delikanlı öfkeyle soludu, gücü yetse gözlerinden alevler çıkarır ve hiç düşünmeden o ateşte Turgut'u yakardı. Feris'ten hoşlandığını anlayabiliyordu ve bu durum inanılmaz canını sıkıyordu. Hele ki abi diyerek kelimeyi bastıra bastıra söylemesi asabını bozmuştu. Aklı sıra Feris ile arasını açacaktı.
"Olur." Bu ses Feris'e aitti.
"Olmaz!" Bu ses ise Siraç'a.
Aynı an da konuşmuşlardı, olur lafını duyan Siraç ise çattığı kaşlarıyla beraber bakışlarını Feris'e çevirmişti.
Çok geçmeden dişlerinin arasından tısladı. "Mirhan!" Feris Mirhan Şanlı... Nam-ı diğer inci tanesi.
"Efendim Siraç abi."
"Bana bir kez daha abi dersen-"
Anında sözünü bölmüştü genç kız, dudaklarına sinsi bir tebessüm yer edinmişti. Onunla kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu bu aralar ve keyfine diyecek yoktu.
"Dersem? Zaten bunu istediğini sanıyordum."
Turgut, ikilinin arasındaki çekimi üçüncü kişi olmasına rağmen hissetmiş ve hoşnutsuz bir tavırla burun kıvırmıştı. "Feris'in sana abi demesi gerekiyor Siraç, zorlama istersen."
"Sana ne lan, dındık." Sinirlendiği zaman ağız yapardı. Tıpkı az evvel olduğu gibi. Dındıhta neyin nesiydi diye düşündü Feris ve gülmemek için dudaklarını dişledi.
"Topla o ağzını, asabımı bozma benim." Ortamdaki gerilim biraz yükseleceğe benziyordu, umursamadı ve arkasına yaslanıp çıkacak görsel şöleni izledi. Kendi için kavga eden iki erkeği her zaman göremiyordu neticede, tadını çıkarmalıydı.
"Bozsana asabını, süt..." Gıcık gıcık gülümsedi Siraç ve devam etti. "Ne yapabilirsin ki en fazla."
Çok geçmeden Turgut ayaklanıp yakasına yapışmıştı fakat Siraç'ın yüzündeki alayvari gülüş bir an olsun eksilmemişti, insanları nasıl çıldırtması gerektiğini iyi biliyordu.
"Düzgün konuş!"
"Yakamdan ellerini kendin mi çekersin yoksa ben senin hayal gücünü genişleteyim mi?" Birkaç saniye dik dik bakıştılar, aileleri burda olduğundan olsa gerek Turgut uzatmak istemedi. Ve kafasını tehditvari bir şekilde sallayıp Siraç'ın yakasında olan ellerini hırsla çekip onlardan uzaklaştı. O, görünmez olana dek ise sessiz kaldılar.
"İyi misin Siraç abi," sesi gülecek gibi çıkıyordu Feris'in. "Biraz hırpalandın sanki." Aksine gayet iyi duruyordu.
"Kes!"
"Neyi?"
"Abi demeyi."
"Az evvel sana abi dememi istiyordun."
"Vazgeçtim, şu an abin olmak istemiyorum."
Oltaya düşen Siraç'a içi gitse de kuyruğu dik tutma peşindeydi Feris. "Öyle mi, o halde neyim olmak istiyorsun?"
Göz göze geldiler. Kehribar ve zümrütün buluşması dünyaya cehennemi döktü. Melekler birleşip onlar için semaya yükseldi ve Allah katında bu güzelliklerin buluşması adına duacı oldu zira ikisinin arasındaki çekim kainatı bile özendiriyordu.
"Abin harici her şeyin olabilirmişim."
Oysa hiçbir şey yapmamıştı bile henüz. Ona birkaç kez abi demiş ve kendi kendine bu fikirden vazgeçemesini sağlamıştı. Kolay da olmuştu üstelik, dakikalar içinde abi kelimesine düşman kesilmişti. Bu işte Turgut'un da payı vardı ya orası ayrıydı.
"Feris! Siraç! Haydi çocuklar, sofraya gelin." Annesinin seslenmesiyle beraber ayaklanıp masaya doğru ilerlemişlerdi.
Feris aceleci olmayan gözlerle bahçeye kurulmuş uzun masada göz gezdirmişti. Envai çeşit yemekler yapılmıştı, arkada kısık sesli bir şarkı çalıyordu ve beraberinde iki ağacın etrafına renkli ışıklarla süsleme yapılmıştı. Tam anlamıyla bir kitabın en güzel sayfasından fırlamış gibiydiler.
Kendi için boş yer aramak adına bakınırken bileğine sarılan elle duraksamıştı. Önce bileğine ardından ise elin sahibine bakmıştı.
"Yanımda otur." Göz devirdi Feris, bazen o kadar emrivaki hareketler yapıyordu ki onu iğnelemeden duramıyordu.
"Ne kadar da kibarsın sen öyle."
"Karslıyız kızım biz, kibarlık falan bilmediğimiz dallar."
Anında yüzünü buruşturdu.
"Ne alakası var Siraç, ben de Karslıyım ama gördüğün gibi gayette kibarım." Mantıklı bir açıklama yaptığını düşünüyordu.
Güler gibi bir ses çıkarmıştı genç delikanlı. "Sorma bayağı Karslısın, iki kelime şive yapmıyorsun..." baştan aşağı Feris'i süzdü. Uzun, kahve saçları beline kadar dökülüyordu. Kağıt gibi bir teni vardı, hokka gibi bir burnu ve normal dolgunlukta dudakları, en göz alıcı kısmı ise ona göre gözleriydi. Zümrüt renginde nefes kesici gözleri var diye içinden geçirdi Siraç. Ardından derince yutkundu ve ne yaptığının farkına varıp kaşlarını çattı. "Bir de şu tipe bak, benim memleketimin kızları güzel olur. Seni gören yolunu değiştirir." Keşke değiştirseler diye içten içe mırıldandı ama Feris duyar korkusu ile anında sustu.
Genç kızın yüzü asıldıkça asıldı bu laflara karşılık. Hatta elinde olsa şu an onunla kavga edebilirdi ama kendine çizdiği klasmanın dışına çıkmak istemiyordu.
"Birincisi kör cahil, o şive değil ağız." Zaten biliyordu bunu Siraç fakat düzeltme gereği duymuyordu. Onun için bu küçük detaylar bir şey ifade etmiyordu. "İkinicisi ise bana çirkin demek için fazla iddialısın, bir Kars Meydanı bana hayran."
"Kimmiş o hayranlar?"
"Sana ne!"
"Söyle söyle, kimmiş o hayranlar. Söyle ki nasıl böyle bir hataya düştüler diye gidip ikaz edeyim."
Alayvari bir şekilde Feris'i bugün sayamadığı kez süzdü. "Göz var nizam var, kim seni ne yapsın?"
"Siraç, kes şunu. İstediğim erkeği ayartabilirim, bunu sana kanıtlamamı ister misin?" Zaten bunun farkındaydı o da ama bunu karşısındaki genç kızın bilmesine lüzum yoktu. Yine de kendinden taviz vermedi, onunla uğraşmayı seviyordu.
Başını ağır ağır salladı. "Kanıtla bakalım."
Hırsla dikildi olduğu yerde, kalabalık ortamdaki tüm genç çocukları süzdü ve gözüne kestirdiği birkaç kişiye bakarak konuştu. "Hangisi, hangisini ayartayım." Bu tabir ona göre biraz çirkin geliyordu bu yüzden anında değiştirdi cümlesini. "Yani kimi kendime çekeyim."
"Beni." Işık hızıyla gözlerini Siraç'a çevirdi. Birkaç kez yanlış mı duydu acaba diye içten içe tekrarladı.
"N-ne?" Hay aksi şeytandı, sesi de titreyecek zamanı bulmuştu. Gerçi suç karşısındakindeydi, bir an da öyle söylenir miydi.
"Duydun işte, beni ayartabilir misin?"
"Seni ayartmamı mı istiyorsun?" Siraç, gülmemek için kendini sıkmıştı. Bu kız, cidden bambaşka bir şeydi. Şu an ki mimikleri hayatı boyunca unutmayacaktı çünkü oldukça komik duruyordu.
"Sadece şaka yapıyorum Mirhan, kendine gel." Anında silkelendi genç kız ve koşar adımlarla bulduğu ilk boş yere oturdu. Bir süre bu konuşmanın etkisinden çıkamayacağı kesindi. Çok geçmeden yanındaki boş yeri de Siraç doldurmuştu.
Ve böylece masanın eksik taşları da tamamlanmıştı. İki aile hep beraber yemeklerini yemişti, hoş sohbetler eşliğinde. Günün birinde hiç ayrılmayacaklarmış gibi...
~~~
Ruhu ele geçiren, tatlı bir rüzgar sabahın ilk saatlerinde tüm serhat şehrinde seyre çıkmıştı. Geceden kalma yağmur, memlekete ıslak bir toprak kokusunun yayılmasını sağlamıştı. Fark etmeden açık bıraktığı penceresi kuvvetli bir şekilde kapandığında ise gözleri tan yeri ağırmaya başladığında özgürlüğünü ilan etmişti.
Yatağından mayhoş hareketlerle kalktığında ilk işi odanın içini buz gibi yapan pencereye doğru ilerlemekti.
Hava yeni yeni aydınlanmaya başlamıştı. Artık yazın geride kaldığını göstermek istercesine başlayan soğuklar ise yüzünde ufak bi tebessüm oluşturmuştu.
Soğuğu seviyordu.
Memleketinin soğuğunu ise bir ayrı seviyordu.
Varak koltuk takımımın üzerine gelişi güzel bıraktığı sabahlığını üzerine geçirmiş ve banyoya doğru ilerlemişti.
Bugün ruh hali karmaşıktı. Çünkü o, gelmişti.
Siraç...
Kendisine bile açıklamaya çekindiği duygularının sahibi. Gözü kara, gönlü yara Siraç...
Aslında bu ruh halinde olmak istemiyordu, ona olan öfkesi tükenmemişti ya da o tükenmediğini düşünüyordu fakat seneler sonra ilk kez dün gece göz göze gelişileri Feris için çölde vahaya kavuşmak gibiydi.
Kalbi, isyan bayrağını çekse de aklen buna asla hazır değildi.
Banyoya girer girmez ilk işi kısa bir duş almak olmuş ardından ise enerjisini yükselttiğine inandığı bitkisel yağlarla bedenini şifalandırmıştı. Kalbine urgan ipi de dayasalardı kimine göre batıl inanç olan bu ritüellerden vazgeçemiyordu.
Şanlı ailesi için yüzyıllardır devam eden gelenek ve görenekler vardı. Kalp çakrası açık olan ve ilmi gücü ile tanınan babaannesi Gül Şanlı için bunlar önemliydi. Hiç şüphesiz onun gibiydi ve nesiller boyunca da ailesinin bu efsunu devam edecekti. İnsanların yol yordam öğrenmek için başvurduğu kitaplarda dahi Şanlı ailesinin geçmişten gelen spritüel güçleri ve şifalı taşları konuşuluyordu.
Kendine ayırdığı her vakitte monoton haline gelen bu geleneği bizzat uyguluyordu, çok geçmeden banyodan çıktığında ise gözüne hoş gelen bir elbiseyi acele etmeden giymişti. Hazır olduğuna kanaat getirdikten sonra odasından çıkmış ve bahçeye doğru adımlamıştı. Babaannesi ve abisi bahçede olan sofraya çoktan kurulmuştu. Artık bu sofra eksikti, biçareydi.
"Geç kaldın abim, hayrola."
Genelde evde en erken uyanan oydu. Tüm gece düşünmekten uyuyamayınca haliyle geç kalmıştı.
"Uyku tutmadı pek abi."
Abisi anladığını belli edercesine başını sallarken, Gül Hanım'ın bakışları iğneleyici bir şekilde ona kaymıştı.
Sebebinin Siraç olduğunu düşünüyordu ve ne yazık ki doğruydu.
"Tasarım galasına az kaldı biliyorsun değil mi?" Abisi işle ilgili soru yöneltince odağı ona kaymıştı.
"Merak etme yetişecek ve emin ol bu senenin en çok konuşulanı olacağız." Kendinden emindi zira kalemine çok güveniyordu. Değerli mücevherleri bir bir elinde oyuyor ve yoktan var ediyordu. Bu onun için bir tutkuydu.
"Heh şöyle be güzel kızım, keyiflendirdin beni."
Abisinin sözlerine karşılık sadece tebebesüm etmişti, onlardaki bu başarı arzusu genetikti.
Hırs, onlar için bir kuraldı.
Kazanmak zorundalardı çünkü hayatları boyunca kaybetmenin ne demek olduğunu bilmiyorlardı.
İlerleyen vakitlerde çizim atölyesine arabasıyla geçmişti. Bugün damgalatması gereken bir sürü çizim vardı. Atölyeden içeri girdiğinde çalışanları tek tek selam vermişti. Hepsine başıyla karşılık vermiş ve üst kattaki kendi odasına doğru ilerlemişti. Üç katlı minimal bir ofisti burası, en üst katı sadece kendisine aitti. Burada çizimlerini yapar, alt katlarda ise yılların ustaları ile çizimlerinin üzerinden geçer ve finalde değerli taşları bir hazineye çevirirdi.
O, burası ile ilgilenirken mücevherlerin satışıyla ve reklamıyla abisi yine onlara ait bir başka şirkette alakadar olurdu. İşlerinin resmi görüşmeleri tamamen o şirkette yapılırdı. Kısacası o tasarlar, abisi pazarlardı.
Çok geçmeden masasına oturmuş ve önündeki bembeyaz kağıtlarla bakışmıştı. Yetiştirmesi gereken bir kreasyon vardı. Belli başlı çizimleri hazırdı fakat hala üzerinde çalışması gerekiyordu.
Eline aldığı kurşun kalemle beraber, beyazı siyaha boyayacakken çalan telefonu ona engel olmuştu. Arayan en yakın arkadaşı Havin'di. Yüzündeki ufak tebessüme engel olamadı.
"Buyrun avukat hanım, size nasıl yardımcı olabilirim?" Kendisi henüz tazecik mezundu fakat ortalığı kasıp kavuracağı, dişli bir hukukçu olacağı belliydi.
"Bu akşam ufak bir meyhanecilik yapsak inanın bana son derece yardımcı olursunuz." İçmekten çok hoşlandığı söylenemezdi fakat nefsine yenik düşüp arada arkadaşlarına uyduğu oluyordu. Öyle ki bazen alkol tükettiği için kendini manevi olarak tükenmiş hissediyordu. Harama el uzatınca vicdan azabı dinmiyordu, imanı kabarık biriydi.
"Ne zaman biter senin bu serseriliğin?" Kahkahası gecikmemişti telefondaki kadının.
"Hovardayım diye kıyma bana," diyerek bilindik bir şarkıya gönderme yapmıştı. "Hem ben bir şeyler de duydum, dönmüş bizimki."
"Havin!" Sesi uyarıcıydı, bu konudan rahatsız olmuyordu fakat olmak için kendini zorluyordu. Hala ona olan öfkesi diriydi.
"Karşılaştınız mı?" Feris, sessiz kalınca anlamıştı karşılaştıklarını. Ve içten içe de sevinmişti, yarım kalan aşklara tahammül edemiyordu. Ya hiç başlamasaydı ya da hiç bitmeseydi. Arafta kalmak Havin'e göre değildi, belirsizliğe tahammül edemiyordu. "Anladım, karşılaşmışsınız."
"Karşılaştık."
"Nasıl hissettin?" Bu soruyla beraber duraksadı. Hisleri, tazeydi. Kalbine demirden zincirler bağlanmış ve sımsıkı dolanmıştı eğer o zincirler biraz daha sıkılaşırsa kalbindeki tüm damarlardan ona olan hisleri fışkıracaktı ve o, bunun olmasını asla istemiyordu. Yine de çocuk değildi, dile kolay yirmi dört yaşındaydı ve kendine artık bazı şeyleri itiraf edebiliyordu.
"Bir seher yeli esse de kokusunu getirse diyecek kadar çok özlediğimi fark ettim."
Bu nasıl bir aşk diye düşündü Havin, ona göre tamamen akıl hastalığıydı. Zira daha bu duyguyu hiç tatmamıştı, uzun bir süre de buna niyeti yoktu. Fakat arkadaşının tüm varlığıyla, senelerce tek bir kişiye ait olması hafiften sinirlerini de bozuyordu.
"Başka?"
"Başka..." diye mırıldandı genç kadın. "Çocukluk arkadaşımı uzun süre sonra ilk kez görmek nasıl hissettiriyorsa öyle hissettim işte."
Çocukluk arkadaşı ve belki de aşkı...
"Siraç delirecek." Havin'in eğlenen sesiyle beraber bir an da girdiği dramatik moddan sıyrılmıştı.
"Anlamadım?"
Keyiflendi, hatta kahkaha attı. Feris, onun anında değişen tavrına karşılık göz devirmeden edemedi. Değişen ruh haline yetişemiyordu.
"Savcı'yı görünce diyorum delirecek." Kaşları çatıldı usulca, ortada delirmelik bir durum yoktu ki. İnsanlar, bu saçma sapan şeyleri nereden çıkarıyorlardı.
"Sen de biliyorsun ki Murat'la aramda bir şey yok."
"Ama herkes ben değil, insanlar seni onunla nişanlanacak zannediyor." Evet, birkaç kez denk gelmişti bu tarz dedikodulara. Fakat ihtimal dahilinde bile değildi, bir kere Murat'a karşı hiçbir şey hissetmiyordu bile.
"Bunun Siraç'la ilgisi ne?"
"Ne demek ilgisi ne?" Havin, bazen arkadaşının saf olduğunu düşünüyordu fakat mevzu bahis Şanlıların prensesi olunca bu düşünceden anında vazgeçiyordu. Onun gibi birinin saf olmasının imkanı yok diyordu içten içe. "Siraç'ın sana aşık olduğunu biliyorsun."
Bir an da aldığı itirafla gözlerini kırpıştırdı. "Saçmalama!"
Tekrar güldü. Bugün keyfi yerindeydi. "Hadi ama Mirhan..." Birkaç saniye duraksadı. "Mirhan da demişken o da hep sana böyle seslenirdi öyle değil mi?"
Mirhan...
Bir tek o, öyle seslenirdi ona.
"Bugün benimle uğraşasın var senin, belli."
"Birkaç aya ateşle barut olacaksınız diyorum, hepsi bu..." kendinden bu kadar emin konuşması Feris'in olduğu yerde dikleşmesini sağlamıştı. "Sonuçta yaşanamayan şeyler var."
"Yaşanamayan şeyler vardı Havinciğim ama var-dı. O, çekip gitti. Ben de kaldığım yerden devam ettim, arkasından yas tutacak değilim." Kendi kendine bir şeyleri kanıtlamaya çalışıyor gibiydi, demir prangalar bileklerini sarmış o da canının acısını umursamadan onları koparmıştı.
"İyi bakalım inci tanesi, sen öyle diyorsan öyledir." Kapatmadan önce son kez konuşmuştu. "Akşam, her zamanki meyhanede buluşalım. Hem savcıyı da davet edeceğim ben, kuzu kuzu takılırız."
~~~
"Hiç gelmeseydin." Arkadaşlarının sitemine karşılık sadece sessiz kalmakla yetinmişti.
Savcı Murat, o içeri girer girmez ayaklanmış ve nazikçe sandalyesini çekmişti. "Hoş geldin Feris."
Nazikçe tebessüm etmekle yetinmiş ve gözlerini yanındaki en yakın arkadaşına çevirmişti.
Saçları sarı ve kıvırcıktı, gözleri açık yeşildi. Beyaz bir teni ve çoğu zaman kırmızıya çanan yanakları vardı. "Geç kaldım biraz kusura bakmayın."
Ayna karşısında saatlerce hazırlamayı severdi. Hal böyle olunca da çoğu zaman geç kalırdı.
"Geç kalmana değmiş." Havin, beğeniyle onu süzdüğünde, Murat'ta çok geçmeden aynı karşılığı vermişti.
"Kesinlikle, şahane görünüyorsun."
"Şımartıyorsunuz beni," dedi. Ve gözlerini ilgiyle Murat'a çevirdi.
"Bir dava peşinde koşturuyordun, halloldu mu işin?" İçten içe Feris'in ona ilgiyle soru sorması hoşuna gidiyordu, genç kadının ona karşı olan davranışlarını çok farklı yorumluyordu.
"Dosyanın kapanmasına az kaldı, elime güzel deliller geçti."
Önlerine rakı balık servisi açıldığında, Havin bu anı bekliyor gibi ince, uzun bardağına iki parmağı geçmeyecek kadar rakı doldurmuş ardından ise dudak payı bırakacak şekilde üzerine suyu ekleyip berrak sıvıyı, bulanıklaştırmıştı. Çakır keyif olmayı şimdiden kafaya koymuş gibiydi. Bardağını eline alıp geriye yaslanmış ve bu sefer konuşan o, olmuştu.
"Kars'ın teksaslığı seni zorluyor gibi."
Kendini beğenmiş bir bakış atmıştı Murat. "İstanbul gibi bir yerden çıkıp gelmişim, sökmez buraların mafyacılığı bana..." Balığından yerken eklemişti. "Yalan yok, burada da büyük başlar çok ama devlet uğruna çalıştıkları sürece sıkıntı olmuyor."
"Gitmeyi düşünüyor musun?" Havin, bugün köşelere sıkıştırmayı oynuyordu. Genç kadın, bu durumdan oldukça memnundu. Murat'ın bakışları anında Feris'e çevrilince gülmemek için kendini zorlamıştı.
"Düşünüyordum ama beni buraya bağlayan bir şeyler çıktı."
"Neymiş o bir şeyler?" Sesin sahibi Feris'ti. Elbette Murat'ın kendisinden bahsettiğini anlamıştı, her kadın birileri tarafından beğenilmeyi, sevilmeyi isterdi fakat onun hislerine karşılık verecek bünyeyi kendisinde göremiyordu.
"Güzel... Hatta çok güzel bir şey."
Genç kadının dudağına ölü yıldızlar asıldı ve usulca gökyüzüne doğru asıldı. Övülmeyi her daim severdi, zaten kendinin de farkında bir kadındı. Aralarındaki bu kısacık bakışmayı Havin'in çalan telefonu bölmüştü. Müsade isteyerek yanlarından ayrıldıklarında baş başa kalmışlardı ve bunu fırsat bilen Murat, tüm cesaretini toplayıp içindeki duyguları gün yüzüne dökmeye hazırlanmıştı fakat araya giren başka bir ses olmuştu. Onlara doğru adımlayan ve sesini duyuran yaşlı bir adamdı, Eşref amcası.
"Şanlıların kraliçesi gelmiş, hangi parçamızı istersiniz hanımağam." Anında şuh bir kahkaha armağan etmişti. Bu tabir ona komik gelirdi fakat eskinin insanı kullanmaktan da geri durmuyordu.
"Sanki bilmiyorsun Eşref amcam." Zira Feris'in en sevdiği parça belliydi. Son zamanlarda bu türküye yüklediği anlamlarda büyümüştü. Gidenler, gerisinde bir parça türkü bırakmıştı. Eğer bilseydi bu türküyü hayata geçireceğini bir an olsun diline dolamazdı.
Gayri ihtiyari gülümsemişti, yaşlı adam. Elbette iyi biliyordu Feris'in hangi parçayı isteyeceğini. Adımları usulca eski pikapa doğru gitmiş ve tozlanmış, belki de unutulmaya yüz tutmuş plakı çıkarmıştı. Kıvırcık Ali, Unutamadım.
Tanıdık melodisi meyhaneyi doldurduğunda, mekanın kapısının açıldığını ve içeri tesadüfen onun girdiğini bilmiyordu. Dahası bu tesadüfte değildi, onları bir araya getiren kaderdi.
Siraç, tüm heybetiyle içeri girdiğinde tek derdi, bir başına zıkkımlanmaktı. Yıllar önce kendine belirlediği, cam kenarına doğru gitmiş ve oturduğu gibi sırtı ona dönük olan Feris'i fark etmişti. Birkaç saniye duraksasa dahi kendini toparlaması hızlı olmuştu. Bu toparlayış sadece fizikendi çünkü ruhen bir yıkıma ev sahipliği yapıyordu. Baş başa oturan ikiliyi görmek onun için koca enkazın altında ezilmeye eş değerdi.
Onun en sevdiği şarkıyı duyduğunda ise kalbine giren sancıya lanetler okumuştu.
Korktuğum başıma geldi, duydun mu?
Ben seni bir türlü unutamadım.
Unutmak isteyen mi var ulan diye mırıldandı genç adam, türküyü duyan kadın ise kor alevlerde için için yanıp kendi kendini sorguladı, ben seni bir türlü niye unutamadım.
Aradan kaç mevsim geçti saydın mı?
Gel, seni bir türlü unutmadım.
Aradan geçen beş yıl olmuştu, kış kendini yaza, yaz kendini kışa devretmiş, seneler birbirine evrilmişti.
Şimdi ise gelmişti.
Gelmişti ama ona mı gelmişti.
Ona gelmeyen adamı ne yapsındı.
Sensizlik öyle zor, öyle zalım ki.
İçimde bir yerler kanıyor sanki.
Bir başka yüreğe yar olamam ki.
Vücuduna haramı sokan adam, karşısındaki manzarayı dolu gözleriyle izledi. Bir başka yüreğe o, yar olamamıştı peki ya karşısındaki kadın ne yapmıştı. Şu an niye bir başka adamın masasındaydı? Ağır ağır içkisini içerken kendine kızmadan da edemedi. Bunları sorgulamaya hakkı kalmış mıydı?
Dön, seni bir türlü unutamadım.
İkisi de birbirinden habersiz bu türkü eşliğinde birbirlerini düşünüyorlardı.
Kafasına dikti tüm içkiyi Siraç. Bu görüntü karşısında içmeyipte ne yapacaktı, hatta bir sigara da yakmalıydı.
Seyranoğlu der ki ey be imansız.
Gidecek ne vardı böyle zamansız.
Bahaneleri vardı, can yakmak istemiyordu. O da gitmeyi seçmişti.
Hiçbir şey yolunda gitmiyor sensiz.
Gel, seni bir türlü unutamadım.
Unutamadım diye mırıldandı genç kadın. İçmedi ama içmiş kadar oldu.
Unutamadım diye mırıldandı genç adam. İçti ve ona hiç yetmedi.
Sensizlik öyle zor, öyle zalım ki.
İçimde bir yerler kanıyor sanki.
Bir başka yüreğe yar olamam ki.
İçten içe defalarca kez tekrarladı Siraç, türkünün bu beyitini. Ve ilahi bir güç emir vermiş gibi ayağı kalkmıştı. Duruşunu dikleştirdiğinde artık kaybedecek, gerisinde bırakacağı tek bir anı dahi yoktu. Zaman, onların aleyhine işliyor, işledikçe de mezara götürüyordu. Bu kadar ayrılık günaha girmez miydi...
Gel, seni bir türlü unutamadım.
Eski pikapın sesine onun adım sesleri eşlik etti ve bir an dahi tereddüt etmeden onun masasının önünde durdu. Mirhan'ının, inci tanesinin, zümrüt gözlüsünün...
Feris, şaşkınlıkla ona bakarken dudaklarının arasından bir duayı zikreder gibi adını anmıştı.
"Siraç?"
Genç adam, bu sesi duymayı bekliyor olacak ki gülümsemişti. Sedası, onun için çölde vahaya kavuşmak gibiydi.
"Bir hoş geldin demek yok mu?"
Oysa gelmişti, yıkıp geçmişti ve çok geçmeden sol tarafa kurulmuştu.
Onlar göz göze gelirken Kıvırcık Ali'nin sesi son kez duyulmuştu.
Sensizlik öyle zor, öyle zalım ki.
İçimde bir yerler kanıyor sanki.
Bir başka yüreğe yar olamam ki.
Dön, seni bir türlü unutamadım.
•••
Ay ay ay ay ay...
Çığlık atabilirim şu an.
İnanılmaz heyecanlandırıyor bu kurgu beni. Sizinle paylaşmak ve düşüncelerinizi öğrenmek adına sabırsızlanıyordum.
Çok derin, yaralı, mecruh bir aşk hikayesi...
Normalde ilahi bakış açısından kaleme almak benim tarzım değildir, kahraman bakış açısını tercih ederim ama bu kurguyu ele alırken fark etmeden bu şekilde yazmaya başlıyorum. Neden böyle olduğu hakkında hiçbir fikrim yok, siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Eğer olmamış, diyorsanız kahraman bakış açısına geçebilirim. Yalan yok, bir tık zorlandım bu şekilde yazarken. Yine de inanılmaz keyifle yazdığım bir bölüm oldu.
Hele ki Kvırcık Ali'den şarkı eklemelerim beni havaya uçurdu. Bu kitabın şarkısı budur arkadaşlar!
Kıvırcık Ali'den Unutamadım
Şimdi gel gelelim sizin düşüncelerinize, benim için asıl önemli olan o. Nasıl buldunuz? Eksik gedik var mıdır, şayet varsa beni uyarın kendimi geliştireyim.
Duyurulardan ve alıntılardan haberdar olabilmek adına beni takip etmelisiniz bebitolarım.
İnsta:@hqlivelly
wattpad:@hqlivelly
Yorumlarda buluşalım.
Sizi seviyorum 🫶🏻
Okur kalın 🥀