İçeriğe geç

Füruzan

Bölüm 2 · 12 dk okuma

Füruzan

Bölüm 2

Bölüm 1 ‘kehribar’

Bir seher yeli, toprağın bile kadın olduğu memlekette, kutsal ses duyulmadan gezintiye çıktığında kırmızı bir gül kokusu tüm şehri etkisi altına aldı ve dikenli sarmaşıklar arasında gizlenmiş olan kitabın önünde diz çöktü. Tatlı bir esinti, kitabın kapağını sertçe sola doğru savurduğunda mücevhere eş değer satırlar, kalem sahibesi tarafından dökülmeye başladı.

Burası masallar diyarı, diyerek ilk imzasını attı.

Burası vuslatın değil, hicranın şehri diyerek devam etti.

Burası doğu... Burası kar küresi, burası medeniyetin beşiği Kars.

Geceye yavaşça bir perde çekilirken, huzura kavuşanların sesi yine sabahın ilk saatlerinde duyulmuştu. Öyle güzel bir sesti ki bu, Feris sadece dinlerken bile dudaklarına konan tebessüme engel olamıyordu.

Seccadesinin üstündeyken ellerini semaya açıp, Rabbinin huzurunda ona sığınmış ve bugün olacakları hissetmiş gibi duasını gökyüzüyle buluşturmuştu.

Çünkü bilirdi, Allah ona yar ise kim ona dünyayı dar edebilirdi...

Hiç usanmadan arş-ı alaya sesini duyurmak için avuç içlerine tüm duasını gömdü.

"Rabbim..." dedi, sanki her şeyi hissediyor gibi. "Her imtihanın senden geldiğinin bilinciyle yine sana sığınır, medeti yine senden isterim. Onun hırsa bürünüp kalbinin soğumasına izin verme. Gönlüne merhamet rüzgarından üfle ki zalimlerden olup bir günahkar olmasın..."

Her şeyin bir getirisinin olduğunun bilincindeydi. Abisinin öldüğünü duyduğu zaman oralarda barınmayıp memleketine döneceğini bilecek kadar iyi tanıyordu onu.

Aradan beş sene geçmiş olsa dahi...

Kapısına güçlü bir el iki kez vurduğunda dalgınca oturduğu seccadesinin üzerinden kalkmıştı sonunda.

Gelenin kim olduğunu biliyordu, tıpkı neden geldiğini bildiği gibi.

"Gel daye." Gelen annesi değildi ama anne bildiğiydi.

İçeri giren babaannesi, hanımağa oluşunun verdiği sorumlulukla giyip kuşanmış ve tüm ihtişamı ile torununun odasına girmişti.

"Kıldın mı namazını?" Gül Hanım'ın sorusuna karşılık usulca kafasını sallamış ve katladığı seccadesini baş ucundaki komodin çekmecesine kaldırmıştı.

"Geç otur hele şöyle, seninle konuşacaklarım var."

İşte başlıyoruz diye içinden geçirdi Feris, babaannesi sabahın bu saatinde geliyorsa şayet nutuk çekmeden gitmezdi.

Odasında olan bordo renk, varak koltuk takımına doğru ilerledi. Odasının neredeyse her yeri altın rengindeydi ve bu gösteriş onun en sevdiğiydi.

Koltuğa oturduğunda gözlerini hemen diğer tarafına oturan babaannesine çevirmiş ve beklentiyle gözlerine bakmıştı.

"Seni dinliyorum babaanne, konuş lütfen."

Yaşlı olmasına rağmen, hala çok güzel olan Gül Hanım torununun eline doğru uzanmış ve tabiri caizse altın sularında yıkanan pamuk gibi elleri nazikçe okşamıştı.

"Feris'im, kıymetlim, evlatlarımın yadigarı... "

Oğlundan kalan naif parça Feris'ti. Bundan olsa gerek onun için dünya bir yana Feris bir yanaydı.

Feris'in kıyamet kopartacak olan güzelliğine içi gider gibi bakmış ve güzelliğinin yanına güç katmak ister gibi konuşmuştu.

"Senin doğduğun gün, bu hane için kutlu sayılır biliyorsun değil mi." Zira o, bu evin tek kızıydı. En değerlisiydi. Onların deyimiyle inci tanesiydi.

Gül Hanım, torununun yeşil gözlerine bir şeyler anlatmak ister gibi bakmış ve devam etmişti.

"Doğduğun gün sana verdiğim taşın yanına bugün bir taş daha eklemek istiyorum."

Feris'in elleri boynunda duran inci taşına kaydığında daha küçücük bir kız çocuğuyken aralarında geçen konuşmayı anımsamıştı.

"Babaanne!" Heyecanla konağın büyük merdivenlerinden çıkıyor, arkasından yavaş olması için onu ikaz eden annesini asla dinlemiyordu. Babaannesinin odası, konağın en büyük odasıydı ve söylediğine göre birgün bu oda onun olacaktı, tabii o zamanlar babaannesinin kastettiği şeyleri küçük aklı ermiyordu fakat daha el kadar bir çocukken bile ailesi ona damarlarında akan kanın yüceliğini göstermek istiyordu.

Odanın kapısına geldiğinde önce duraksamış ve tıpkı annesinin ona öğrettiği gibi ellerini yumruk yapıp kapıya vurmuştu. Birkaç saniye ev ahalisinin babaannesinin odasına girmek için dedikleri cümleyi bulmak ister gibi düşünmüş ve aklına düşenle birlikte heyecanlanıp yerinde zıplamıştı.

"Hanımağam, içeri buyur eder misiniz?"

Tam olarak böyle olmasa da onun için dedikleri buydu.

"Gel inci tanesi gel."

Feris, ahşap kapının kolunu kavrayıp açmış ve hemen cam kenarında Kuran okuyan babaannesine doğru ilerlemişti.

"Müsait miydin babaanne, sana bir şey sormak istiyorum..." Bir an duraksadı, en başta söylediği kelimeyi doğru telaffuz etmiş miydi acaba? Yine de bunun üstünde çok durmak istememiş ve ilgiyle tekrar babaannesine dönmüştü.

"Sor bakalım delalamın ( değerlim)."

Heyecanla, babaannesinin yöresel sedirine oturmuş ve boynunda kendini bildi bileli asılı duran kolyeyi göstermişti.

"Annem dedi ki, bu evde doğan her çocuğa babaannen bir taş verir. Seninkinin de inci olmasını istedi çünkü bunun bir anlamı var..." Merakla gözlerini birkaç kez kırpıştırdı ve onunla aynı göz rengine sahip babaannesine baktı.

"Söylesene babaanne bana neden inci verdin?

Gül Hanım, henüz altı yaşında olan torununun zamanı geldiğinde etrafı kasıp kavuracağının bilincindeydi. Doğduğu anda ona verdiği inci tanesi de buna sebepti.

"Sen doğduğun gün, gökyüzü öyle parlaktı ki bu soğuk memlekette sanki bahar havası vardı. Sonra seni getirdiler avluya, güneşin ışığı senin yanında sönük kalınca ben de dedim ki..." Bir sır veriyormuş gibi torununa yaklaşmış ve fısıldar gibi konuşmuştu.

"Güneşi bile gölgede bırakan bu kıza en yakışan inci olur. Çünkü inci, güzelliğin ve zerafetin göstergesidir."

Feris bir an da anılar içinde kaybolduğunda silkelenip kendine gelmiş ve kaşlarını havaya kaldırıp şaşkınca konuşmuştu.

"Güzelliğin yanına hiçbir şey yakışmaz derdin oysaki?"

Gül Hanım, Feris'den bu cümleyi duymayı bekliyor gibi gülümsemiş ve avucunda parıl parıl parlayan bir başka taşı gözler önüne sermişti. "Hiçbir şey den kastım güç değildi. Her güzel, güçlü olmayı hak eder."

Feris, babaannesinin ona bir velinimet gibi uzattığı kehribarı gördüğünde gözlerinin içinin bile ışıldadığına emindi. Kehribar, babaannesi için ne ifade ediyor bilmiyordu ama onun için anlamı başkaydı.

Taşı eline aldığında, yarın sabah uyandığında masasının üstünde kehribardan olma bir sürü değerli takının olacağının bilincindeydi.

"Peki neden şimdi?"

Bir şeyler anlatmak ister gibi torununa baktı.

"Soyadın sayesinde her daim arkanda bir ordunun olacağının bilincindesin ama benim istediğim günü gelip benim yerimi aldığında da tek başına o orduyu yönetebilecek olmandır."

Gül Hanım ayağı kalktığında Feris, eline bırakılan değerli taştan gözünü ayırmamıştı.

Babaannesi tam kapıdan çıkıp gidecekken onu durduran Feris'in sesiydi.

"Sen de biliyorsun değil mi bugün geleceğini?"

Arkasını dönmeden birkaç saniye beklemişti Gül Hanım.

"Biliyorum inci tanem biliyorum da o, gerisinde bıraktığı kızın artık eskisi gibi olmadığını biliyor mu acaba?"

Bu da son sözleriydi.

Zira onun tabiri ile artık hanımağa sıfatını adının arkasına alacak ve güzelliğinin yanına da gücü ekleyecekti.

•°•

Feris Mirhan'dan;

Saatler usulca birbirine devrildiğinde babaannemle beraber dostlarımızın acı gününde yanlarında olmak için Alkorzade Konağına gitmiştik.

Fakat ilk defa ikinci yuva bellediğim bu eve girmek benim için zor olmuştu.

Öyle içli içli ağıtlar yakılıyordu ki sesler konağın dışından bile duyuluyordu.

Ömer abi artık yoktu, iki kurşuna heba edilmiş ve arkasından yas tutan kocaman bir aile bırakmıştı.

Babaannem, hükümet gibi kadınların ortasına oturduğunda ben yönümü değiştirip başka bir odaya ilerlemiştim.

Çünkü şu an yanında olmam gereken biri varsa bu Asmin'den başkası değildi.

Kapısının önüne geldiğimde beklediğimin aksine hafif aralıktı, hiç çekinmeden içeri girdiğimde ise bir çerçeveye sarılmış, yatağın üstünde içli içli ağladığını görmek tabiri caizse yüreğimi dağlamıştı.

"Asmin..." Geldiğimi belli etmek için sessizce ona seslendiğimde sanki daldığı yerden çıkmış gibi gözlerini bana çevirmişti.

Beni bekliyor gibi kollarını anında iki yana açtığında, kalp kalbe denk gelsin de acıları hafifletsin diye birbirimize sımsıkı sarılmıştık.

"Ailem dağılıyor Feris..." Ondan ayrıldığımda göz göze gelmemizi sağlamış ve devam etmesi için sessizliğe bürünmüştüm. "Önce Siraç abim gitti, şimdi Ömer abim."

Onun adını duyduğum an da buhranlık denizlere düşsem de Asmin'e belli etmedim.

Fakat Asmin'in ona yaptığı yakıştırmayı da es geçmek istemedim.

"O ölmedi Asmin! Böyle-"

Acıyla sözümü böldü. Sesi ağlamaktan resmen kısılmıştı.

"Nerden biliyorsun Feris? Beş sene ya beş senedir abimin yüzünü görmedim ben. Öldü mü kaldı mı ondan bile haberimiz yok."

Dilimin ucuna gelen birkaç cam parçası vardı ve ona yansıyan gerçekler benim sadece kalbimden geçenlerdi.

"O, gelecek bugün."

Başını eğdiği yerden kaldırıp bir an da bana baktığında, kendimden emin oluşum kısa bir an onu şoka uğratmıştı.

"Nerden biliyorsun? Biri bir şey mi dedi..." Yüzü bir an da umutla aydınlandığında ekledi. "Yoksa siz onunla konuşuyor musunuz?"

Değil yüzünü görmek sesini bile senelerdir duymuyordum.

Kafamı olumsuz manada iki yana salladığımda ise merakla yüzüme bakmıştı.

"Yeminine rağmen bu eve geleceğini bilecek kadar onu iyi tanıyorum... Ömer abinin haberini almıştır bile intikam için geri dönecektir."

"Nereden haberi olacak ki?"

"Hadi ama Asmin, abinin sırtını döndüğü hiçbir zaman siz değildiniz. Onun derdi babanızla, bu yüzden aklına başka şeyler getirme."

Bazı şeyleri kaldıramıyor gibi omuzları çöktü. Ve kucağında olan çerçeveye daha sıkı sarıldı. Gözlerim usulca o fotoğrafa kaydığında ise Ömer ve Siraç'ın beraber olduğu bir fotoğrafı görmek beni şaşırtmamıştı.

"Abim gelse de artık hiçbir şey bıraktığı gibi değil. Sen bile..." Gözlerim sızlamaya başladığında o, eklemişti. "Nişanlanacak mısın o savcıyla?"

Savcı... Murat Alsancak.

Benimle evlenmek istediğinin farkındayım. Fakat önemli olan benim ne düşündüğümdü. Çünkü ben seçilmem, seçerdim...

"Nereden çıktı şimdi bu?!"

Omuz silkti sadece ve suskunluğa büründü.

Tam o sırada kapı nazikçe tıklatıldı ve evin yardımcısı buyur edildikten sonra içeri girdi.

Gözleri doğrudan Asmin'i hedef aldı ve konuştu.

"Küçük hanımım, Berivan Yenge seni çağırıyor."

İkimiz de bu sözle beraber ayaklandığımızda Asmin benden önce çıkmıştı. Ben arkasında kaldığımda düşünmeden edememiştim.

Murat ile evleneceğime dair söylentilerin döndüğünün farkındaydım ama bu durumun, Alkorzade ailesini rahatsız ettiğinin farkında değildim.

Öyle ki Asmin bile beni hala abisiyle yakıştırıyordu.

Aradan geçen onca seneye rağmen...

Kadınların hep beraber oturduğu odaya girdiğimizde babaannemle beraber baş köşede oturan ailenin önde gelen kadınlarına kısa bir bakış atmıştım. Göz gözü görmüyor dedikleri türden etraf çok kalabalıktı.

Benim ve Asmin'in girdiğini gören iki genç kız saygıdan ötürü anında yerlerinden kalkmış ve bize yer vermişlerdi. İkimiz yan yana otururken gözlerimi ağlamaktan heba olan Berivan yengeye çevirmiştim.

Öyle içli içli ağlıyordu ki istemsizce insanın ona bakarken gözleri doluyordu.

Alkorzade ailesiyle olan bağlarımız çok eskiye dayanıyordu. Ailemizin dostluğu iki asır öncesine kadar gidiyordu. Akraba bildiklerimizden sonra bizim için onlar geliyordu.

Bu nedenden ötürü de çocukluk anılarım olan bu evde, en sevdiklerimden biri olan Ömer abinin ölümü en az onlar kadar beni de üzüyordu. Dışarıya acımı göstermeyi sevmesem de içten içe bir ateş beni de yakıp kavuruyordu.

Ve Rabbimden tek isteğim bu ailenin gönlünü bir an önce feraha kavuşturmasıydı.

Zira ölüp gidenlerin yanında öldü sayılanların da acısı derindi...

•°•

Gündüzün sızısı, gecenin ahrazlığına büründüğünde gözlerim komodinin üstünde duran işlemeli saate kaymıştı.

22.35

Henüz gelmemişti.

Belki de yanılmıştım. Yeminini çiğnemeyecek ve o eve bir daha geri gelmeyecekti.

Hem ne demiş çıkarken...

"Gerekirse mezar taşım olmadan ölürüm yine de bu evde durmam."

Sözlerinin ağırlığı kalbimde bir savaş alanı açtığında gözlerimi sıkıca yummuştum. Kara bir bulut dolanıyordu ve yağmuru en çok onu ıslatıyordu.

Gözlerim tekrar saate kaymak istese de bu sefer kendime mani olmuş ve birkaç kağıt alarak camın önünde duran sedirime doğru ilerlemiştim.

İnsan bazen kafasında geçen cevapsız sorulara, kalbinin kalemini yönetmesi ile cevaplamaya çalışırdı.

Kalemim benim silahımdı ve önüne gelen kurşun sıfatı da boşuna ona layık değildi. Kurşun kalemim beyaz sayfada usul usul dolaşırken ben çoktan zihnimde geçen fırtınanın bir taslağını oluşturmuş ve her bir mücevher parçasına onu gömmüştüm.

Söyleyemediklerimin zehrini akıtıyor ve geceye ah ediyordum.

Bundan sonrası zordu.

Bundan sonrası kadir kıyametti.

Tasarımın adı bile belliydi zaten, ben değil de o anlatıyordu sanki;

Ben senden vazgeçtim.

Yılanın başını çoktan ezip geçtim diyordu.

Dakikalar birbirine evrildiğinde dışarıdan gelen güçlü bir patlama sesi kalemimi kağıdıma devirmiş ve içten içe bir fısıltının beni ele geçirmesine izin vermişti.

Yar deyince kalem elden düşüyormuş...

Gelmişti.

Dışarıda iki kez patlayan silah sesi hiç şüphesiz biraz ilerimizde olan Alkorzade Konağından geliyordu.

Ormanı çalan gözlerim saate kaydığında dudaklarımda tekinsiz bir tebessüm gezinmişti.

23.45

Bugün geleceğini biliyordum.

Köşede duran sabahlığımı üstüme geçirirken odamın kapısını açmıştım ve benimle beraber odasından çıkan babaanneme karşılık, yan odamda olan abimde hızlıca dışarı çıkmıştı.

"Ne oluyor?" Abimin uyku sersemi çıkan sesine karşılık üçümüzün de gözleri Alkorzade Konağındaydı.

"O, geldi." Bu konuşan benden başkası değildi.

Abim, birkaç saniye kimden bahsettiğimi anlamaya çalışmış fark ettiğinde ise yüzünde güller açmıştı.

Ne olursa olsun onu herkes çok severdi.

"Şükür ulan şükür." Abim paldır küldür merdivenlerden inerken devasa ahşap kapısını açmaları için korumaya işaret vermişti.

Benim gözlerim babaanneme kayarken onun zaten bana bakıyor oluşu içimde bir yerleri dürtüklemişti.

"Silah sesi geldi, kötü bir şey olmasın?" Sorduğum soru tedirgince sorulmuş bir soru değildi. Aksine ses tonumdan ne hissettiğimi anlaması bile çok zordu.

"Gidip bir bakayım ben de, geldi bizim kere kure kere (eşek oğlu eşek)"

Babaannem de abimin peşinden gittiğinde, kapıda duran korumalardan biri de onun peşinden gitmişti.

Benim gitmek gibi bir fikrim yoktu. Fakat yine de konağın kapısına doğru çıkmış ve onların evine istemsizce bakmıştım.

Bağırış sesleri yükseliyordu ve bir silah sesi daha duyulduğunda tepki dahi vermeden bakmaya devam etmiştim.

Ta ki arkamdan gelen sese kadar. "Feris!"

Şaşkınca arkamı döndüğümde karşımda görmeyi beklediğim kişi elbette Savcı Murat değildi.

Telaşla yanıma gelmiş ve sağa sola bakarak bu çetrefillinin kaynağına bakınmıştı.

"İyi misin sen? Silah sesleri falan geldi."

"Sakin ol, ben iyiyim de senin ne işin var burada?"

Elleri kollarımın iki yanında durmuş ve sanki gerçekten iyi olup olmadığımı anlamaya çalışır gibi beni yoklamıştı.

Panik haline karşılık ise istemsizce gülümsemiştim.

Buralarda henüz yeni sayılırdı ve Kars'ın teksaslığına henüz alışabildiği söylenemezdi.

"İyiyim dedim işte, endişenlenme."

Ben kollarımı havanın soğukluğundan ötürü iki yanımda kavuştururken o, giydiğim ince sabahalığa karşılık yüzünü ekiştmişti.

Giydiği yünlü, siyah ceketini tek çırpıda çıkarırken birkaç adım gerilemiştim.

"Saçmalama istersen, gireceğim zaten şimdi eve."

Benim aramıza koyduğum iki adımı anında kapatmış ve itiraz istemez gibi ceketi omuzlarına doğru nazikçe bırakmıştı.

Ve tam o sırada ilahi bir güç bana emin vermiş gibi gözlerimi Alkorzade Konağına çevirmiş ve kapıdan çıkmak üzere olan onu görmüştüm. Öyle öfkeli görünüyordu ki yakıp yıkacağını daha ilk andan anlamıştım. Sanki burada olduğumu hissetmiş gibi kafasını bizim evimizin önüne çevirdiğinde ise göz göze gelmiştik.

Yılların hasreti tam o an da dile gelmiş, koca bir şimşeğin çakmasını sağlamıştı. Memleketini terk ettiği gün de gökyüzü bilir gibi feryatlarını sıralamıştı. Geldiği gün de gözyaşlarını akıtıyordu.

Tutuklu kalırcasına birbirimizden gözlerimizi çekmezken, boğazıma oturan senelerin acısı yüzünden derince yutkunmuştum.

Bir seher yeli esse de kokusunu bana getirse diyecek kadar çok özlemiştim.

Buzdan inşa ettiği bakışları benden kopamazken, omzuma ceketi bırakan Murat onun bir şeyleri fark etmesini sağlamıştı.

Önce omzuma düşen cekete, ardından da bana dokunan ellere bakmış ve sanki sert bir kayayı sırtlanmış gibi kehribarlarını çekmişti üzerimden.

Ve bilirdim ki bundan sonra yaşanacaklar kıyamet alametinin ta kendisiydi.

Zira o gitti gideli açmadı gökler.

Ya ben bulutları anlamıyordum ya da bulutlar benden bir şey bekler.

•°•

Ayayayay 💘

Resmen ilk bölüm, her şey planlarım dışı gerçekleşti. Bölüm atmak gibi bir fikrim yoktu ama dün gece bir baktım ki buradayım.

Yine de iyi oldu, özlemişim 💘

Eveeeett, şimdi gelelim esas soruya.

NASILDIIIIII?

Ay ben bu çifte aşırı yükselecekmişiz gibi hissediyorum.

Siz nasıl buldunuz?

Siraç, sizce nasıl bir karakter?

Peki ya Feris Mirhan Şanlı?

Babaannemiz Gül Hanım?

Daha ilk bölüm olduğu için birazcık kafa karışıklığınız olabilir ama sakin olun her şey kontrolüm altında.

Sizi seviyorum.

Okur kalın 🥀

Bölüm sonu

1 yorum