İçeriğe geç

Füruzan

Bölüm 4 · 27 dk okuma

Füruzan

Bölüm 4

Bölüm 3 ‘Yeminimi Çiğnemem’

Ben aşk nedir bilmem, eski kafalıyım.

Bir seni bilirim. Bir de adın geçince sıkışan kalbimi

🔮

Sevdadır gelir vurur, aşktır gider durur, yazılmışsa alnına elbet gelir bulur.

Seneler geçmişti, zaman bir su olup akmış ardında da boynu bükük bizleri bırakmıştı. Bazen camdan dışarı bakar, onun yolunu istemsizce gözlerdim. Kendi içimde bunu kabullenmek istemesem de bir zamanlar sürekli yanımda olan çocukluğumu, gözlerim arıyordu.

Şimdi ise tam karşımdaydı. Gözlerimin en içine bakıyordu. Ne demişti öyle 'bir hoş geldin demek yok mu?'

Ağır ağır yutkundum ve kendime gelmek adına içten içe silkelendim. Ona karşı göstermek istemediğim maskemle gerçek kimliğimi gizledim ve kabalık etmemek adıma oturduğum yerden ayaklandım. Bir yabancıyla konuşuyor gibi elimi uzattım. Sanki yıllarımız geçmemiş gibi, sanki beraber büyümemişiz gibi, sanki ona hiç aşık olmamış gibi.

"Demek memleketine sonunda dönebildin." Önce uzattığım elime ardından gözlerime baktı. Ama bu bakış öylesine bir bakış değildi. Bakmaya kıyamıyor, içi gidiyormuş gibi davranıyordu. Öyle ya belki de benim anlamak istediğim oydu.

Eli, usulca ona uzattığım elimi tuttu. Tam da o an kalbimden aşağı bir sızı tüm vücuduma doğru akıp gitti. Gözlerim dolmak istercesine beni zorladığında içten içe kendime kızıyordum. Fakat o beni şaşırtmak istiyor olmalı ki bununla yetinmedi. Tuttuğu elimi kendine doğru çekti ve bir sarmaşığın gülü sarışı gibi beni kollarının arasına aldı.

Bana sarıldı.

Boğazımı görünmez bir el sıkarken, ruhum çoktan dar ağacında asılmaya hazırlanıyordu. Zira elleri sırtımda, kokusu buram buram ciğerlerimdeydi. Kokusunu solumak, eski bir günlüğün sayfalarını taramak gibiydi.

Kollarının arasındayken kulağıma doğru fısıldadı. Kalbim, bu hareketiyle derbeder oldu. Sesini duymak dahi tüylerimi diken diken etmeye yetmişti. Üzerimdeki etkisi seneler geçmesine rağmen değişmemişti.

"Memleketimden hiçbir zaman gitmedim."

O an anlatmak istediğini anlamamıştım. Zaten öylesine bocalamış durumdaydım ki odaklanmam zor olmuştu.

İki yanımda sarkan elimi güç bela kaldırdım ve sırtına koydum. Kan akışım iyice arttı. Ona dokunmak, onu hissetmek gökteki yıldızı, yere indirmeye eş değerdi. Allah'ım dedim içten içe. Bu nasıl bir sevda ki kalbimin tüm odacıkları onunla dolu.

Bana sarılmasını beklemiyordum, bu hareketi yüzüme geçirdiğim maskemi düşürdü düşürecekti. Yine de zincirlerimi sıklaştırdım ve ona bir şeyi belli etmemeye çalıştım.

"İnanamıyorum!" Yanımızdan yükselen ses Havin'e aitti. "Siraç, döndün demek." Sanki ona bu sabah söylememişim gibi şaşırmıştı. Rol yapmak deyince de oydu yani.

Birbirimizden ayrıldığımızda, onun gözleri beni mesken altına alıp birkaç saniye gözlerimden kopmadı. Ardından gayri ihtiyari Havin'e döndü.

"Kıyamet kopmuş gibi davranma." Sesi alaycıldı. Eskiden olduğu gibi Havin'e olan samimiyeti bakiydi, bunu direkt birbirlerine sarılmalarından anlamıştım. Çocukken de hep bir arada olduğumuz günler bir bir gözümün önünden geçmeye başlamıştı.

"Ay." Dedi sevinçle. "Şu an nasıl mutluyum anlatamam." Havin'in gözleri usulca bana kaydığında oldukça imalıydı. Oralı olmamaya çalışmıştım.

Bir boğaz temizleme sesi geldiğinde bakışlarımız masada oturan ve şaşkın şaşkın bize bakan Murat'a kaymıştı. "Beyefendiyle beni tanıştırmayacak mısınız?"

"Muratcığım, bu gördüğün adam." Eliyle Siraç'ı gösterdi. "Bizim çocukluk arkadaşımız, uzun zamandır kaçaktı..." kısa bir an duraksadı ve ekledi. "Kaçak derken, yanlış anlama tamamen yasal yollardan." Bu detayı neden verdin der gibi yüzüne baktığımızda güldü ve devam etti. "Mesleki deformasyon diyelim, her neyse ve Siraçcığım tanıştırayım bu da Savcı Murat Alsancak. Kendisiyle geçen yıl tanıştık. O gün bu gündür de beraberiz."

Murat, oturduğu yerden Siraç'a elini uzattığında o, ilk önce Murat'ı süzdü fakat bakışları pekte dostane değildi. Yine de Murat'ın uzattığı eli oldukça soğuk bir ifadeyle tuttu.

"Memnun oldum, Siraç Bey. Sizi aslında tanıyor sayılırım, aileniz sağ olsun..." sesi imalıydı, Alkorzade ailesinin suç listesi bir tık kabarık olunca haliyle devletin adamlarıyla sürekli haşır neşirlerdi.

"Kısmetse benimle de tam tanışırsın Savcı, hiç şüphen olmasın."

Havin, gülmemek için kendini zorlarken lafa dahil oldu. "İnan ki bizim oğlanın cv tertemizdir. Cinayete teşebbüs, darp, kaçakçılık. Pırlanta gibidir." Dayanamayıp güldü. Yapmıştı yine yapacağını. Normal şartlarda ciddi bir insan olsa da bizimleyken bambaşka olur, sürekli eğlencenin dibine vurmaya çalışırdı.

Murat'ta ona dahil oldu ve samimiyetsizce güldü. "Evet evet, belli oldu. Çok yakından tanışacağız."

Sessizce onları dinleyen ben, kalktığım yere geri oturduğumda onun bakışlarının bana döndüğünü hissediyordum fakat bakma gereği duymadım. Sarılmak bile bana öylesine fazla gelmişti ki tökezkeyip yere düşeceğim diye korkuyordum. Kaldı ki ona karşı yumuşamak istemiyordum.

"Bize eşlik etsene." Havin, Siraç'a tam yanımdaki yeri işaret ettiğinde içten içe ona kızmakla meşguldüm. Zaten an itibariyle tansiyonum yüksekteydi, bir de adamı dibime sokup iyice kalpten gitmemi istiyor olmalıydı.

Onun reddeceğinden emindim fakat öyle olmamış, beni şaşırtmıştı. Tam yanıma oturduğunda nefesimi tutmak istiyordum.

Gözlerinin de ara ara bana değdiğini bilmek diken üstünde olmamı sağlıyordu. Sahi, çıkıp geldiği yetmemiş gibi bir de hiçbir şey olmamış gibi soluğu yanımda mı almıştı gerçekten.

Yemeklerimiz önümüze koyulmaya yavaştan başladığında o, sadece rakı içeceğini belirtmişti.

"Bunca zamandır nereye gitmiştin..." bir an duraksadı Murat ve gözleriyle onay olmak istercesine Siraç'a odaklandı. "Sizi bizi kaldırmam da sorun yoktur umarım, malum kızların yakınıymışsın haliyle resmiyet olsun istemem."

Siraç, hafifçe başını sola eğdi. Ve ikinci gez Murat'ı baştan aşağı süzdü. Ona karşı neden bu denli itici davrandığını anlayamıyordum. Genelde ilk tanıştığı kişilere karşı hep soğuk olurdu fakat yanımızda gördüğü bir arkadaşımızı tanıyıp sevmeye çalışırdı. Onu inanılmaz iyi tanıdığım için göz süzmesinden bile Murat'ı sevmediğini anlayabiliyordum.

"Takılmaz bizimki böyle şeylere, rahat olabilirsin." Dedi Havin.

Siraç, oralı olmayınca Murat tekrar sorma gereği duymuş olacak ki yineledi. "Nerelerdeydin, demiştim ama?"

"Belli bir konum yoktu Savcı. Kafam nereye eserse. Bazen seksen bir il bazen yurt dışı."

Öyle kolay kolay gittiğini söylemesi içimde bir yerlerde, birkaç bibloyu devirmişti. Devrilen bibloların kırıkları, geçmişimdeki küçük kızı façalamış olsa gerek oldukça hüzünlenmiştim.

"Bazen gitmek en iyisi." diyen Murat'a karşıydım.

"Gitmek değil bu, kaçmak."

Sesimle beraber anında bana döndüğünde elindeki rakı bardağını kafasına dikmişti. İçini yakmış olmalıydım ki bu hareketi ondandı.

"Hiçbir zaman kaçmadığımı çok iyi biliyorsun." Kehribarları, zümrüt yeşili gözlerimi bir kurşun görevi görüp delip geçti.

"Ben..." birkaç saniye duraksadım ve acının kol gezdiği bir tebessümü ona emanet ettim. "Ben, senin hakkında pekte bir şey bilmiyormuşum."

Gençtim, toydum, tecrübesizdim.

Zaman o ki, ben nişanlanırız diye bekliyordum. Bilseydim ardına bakmadan çekip gideceğini hiç ister miydim? Yarı yolda bırakılmayı hazmedemiyordum.

"Evlendirsek mi bizim çocukları?" diyen babaannemin sesini kapı eşiğindeyken duyuyordum. Karşısındaki Berivan yengeyle konuşuyorlarken onları gizli gizli dinlemeye çalışıyordum ve içim içime sığmıyordu.

"Gül ana." Dedi Berivan yenge heyecanla. "İçimi okudun resmen, büyüğümsüm diye çekinip söyleyemedim ama Siraç'ın Feris'e olan bakışlarını gördükçe içim gidiyor. Aşık olmuş vallahi benim oğlum."

Siraç'la evlenme fikri henüz o yaşıma rağmen mutluluktan havalara uçmamı sağlamıştı. Çocukluk aklı işte, havalara uçmuştum. Ta ki o günün akşamı kapıma gelip bana veda ettiği ana kadar.

"Hatırlatırım Mirhan." Mirhan, kadın hükümdar. Bana bir tek o, bu ismimle sesleniyordu. Fakat eskisi kadar üzerimde tesiri oluyor muydu işte onu bilmiyordum.

Bilmiyormuşum deyişime karşılık hatırlatırım demesi ise, bilmediğinden değil unuttuğundan demenin en kısa haliydi.

Unutmak... Mümkün değildi.

Üzerime taşlardan bezenmiş bir kalkanı geçirdim. Ve onu al aşağı etmeyi ant içtim, tıpkı yıllar önce memleketini terk ettiği gün gibi.

"Yeminini çiğneyecek en son insanım Siraç." Ona ismiyle seslenmem, gözlerinde bir yıkıma sebep oldu. "Benim bu saatten sonra bir şeyleri hatırlamaya niyetim yok."

Masadakileri unutmuş gibi sadece birbirimizin gözlerinin içine bakıyor ve üstü kapalı dert yanıyorduk.

"Benim de pes etmeye."

Kor bir alev, kehribarlarından taştı. İkimizin etrafında ateşten bir çember ördü ve gecenin ilerleyen saatlerinde yataklarımıza başımızı koyduğumuz andan itibaren bizi inim inim inletmeye söz verdi.

"Ov, voltajı biraz düşürseniz mi yavrularım." Havin'in sesiyle beraber göz temasımızı kesmiştik.

"Bugün biraz yorgunum." Oturduğum yerden ayaklandığımda benimle beraber Murat'ta ayağı kalkmıştı. "Müsadenizle evime gidip dinleneyim.

"Ben seni bırakayım istersen."

Normalde olsa reddeceğim bir teklifti fakat içten içe onu sinir etmek istiyordum. Başımı olumlu manada salladım ve çantamı elime alıp konuştum. "İyi olur."

Havin'e görüşürüz manasında bir bakış atmış ardından hiç beklemeden masadan uzaklaşmıştım. Onunla görüşmeye ise hiç niyetim olmadığı için bir şey demedim, Murat'la beraber gideceğimi duyunca yüzünde oluşan ifadeyi merak etsem dahi kendimi dizginledim.

Mekandan çıktığımızda ise Murat hemen sağ tarafımdaydı.

"Siraç, denen heriften pek hoşlanmıyor gibisin..." söyleyip söylememek arasında ikilemde kalsa da devam etmişti. "Aranızda saçmasapan bir gerilim vardı. Ve hiç hoşuma gittiği söylenemez."

"Neyin hoşuna gidip gitmediğiyle ilgilenmiyorum Murat." Benden bu çıkışı beklemiyor olacak ki afaladı.

"Anlamadım?"

"Anlamayacak bir şey yok. Siraç hakkında konuşmak istemiyorum hepsi bu kadar."

Kaşları havalandı, şaşırdığı aşikardı. "Sen düşündüğümden daha çok sevmiyorsun bu adamı."

Düşünemeyeceğin kadar çok seviyorum ben bu adamı.

"Gerçi zaten değişik bir tipe benziyor. Meslek icabı mı bilmiyorum ama hiç tekin bir adama benzemiyor." Yüzünü buruşturdu ve ekledi. "Böyle ağır abi hareketleri falan, gömleğinin açıkta kalan yakasından gördüm kurşun yarası da vardı." İşte bu hiç beklemediğim bir şeydi. Yerimde kalakaldığımda, neden yolun ortasında durduğumu sorgularcasına yüzüme bakmıştı.

"Anlamadım, ne yarası dedin?"

"Kurşun yarası sanırım ama çok dikkatli bakmadım. Gerçi bizene canım, ne yarası varsa var." Sonlara doğru sesine ehemmiyetsiz bir olaydan bahsediyor gibi sanrı düşmüştü. Fakat benim içim içimi yemeye çoktan başlamıştı bile.

"Ne zaman vuruldu acaba?" Kendi kendime sorduğum soruyu üstüne alınmış olacak ki cevapladı.

"Eski bir yaraya benziyordu. Birkaç yıl olmuştur."

"Yaralarını hep ben saracağım tamam mı?" Kaşındaki kanı temizlerken, sorudan ziyade emir veriyor gibiydim. Yine kavga etmişti. Gençliğinin çoğunu kavga ederek geçiriyordu. Gün geçmiyordu ki yüzündeki morlukları eksilsin. Bu kadar teksaslık onu yormuyor muydu gerçekten aklım almıyordu.

"Tamam dedim ya Mirhan! Hem bir şeyim yok diyorum, çek artık şu pamuğu gözümden."

"Çekemem efendim. Hem suçlusun hem güçlü. Şu yüzünün haline bak. Bayağı iyi benzetmişler seni."

Kaşları anında çatıldı ve yerinde diklendi. "Hayırdır kızım, kim benzetiyormuş beni. Sen bir de-" demesine kalmadan sözünü bölmüştüm.

"Ben bir de onları göreyim değil mi? Karşı tarafın anasından emdiği sütü burnundan getirmişsindir de şimdi sen." Eğlenen sesime karşılık göz devirdi. Her kavga sonrası aynı diyalogu yaşıyorduk. Ona sürekli dayak yediğini söylüyordum o ise karşı tarafın daha kötü olduğundan bahsediyordu.

"Dalga geçme inci tanesi." Bana bazen böyle seslenirdi. "Hem ciddiyim ben, onların durumu daha kötü." Bir an da gözleri parladı ve heyecanla oturduğu yerden bana döndü.

"Bizim Bedran'ı görmen lazımdı.Yusuf'a bir oturttu yumruğu, varya oturup iki sezon izlerdim."

"Abimde mi yanındaydı?" Gerçi neye şaşırıyorsam, onlar hiç birbirinden ayrılmıyordu ki.

Kafasını sadece sallamakla yetindiğinde çantamdan çıkardığım yarabandını da kaşını yapıştırmıştım.

"Siraç?"

"Hım?"

"Hım, ne büyükbaş hayvan! İnsan efendim der."

"Efendim Mirhan?" Sesi bezgindi. Söyle ne söyleyeceksin der gibiydi.

"Öpeyim mi bir kere?" dediğimde kafasını eğdiği yerden ışık hızıyla kaldırmış ve bana bakmıştı.

"Ne?" Sesi doğru mu duydum acaba der gibiydi ve gözlerinde gördüğüm ışıltı hoşuna gittiğinin ispatıydı.

"Öpeyim mi bir kere diyorum."

"Neremden?" Sesi muzipti. Utandığım için oflayarak yanından kalktım fakat izin vermeden anında bileğimi yakalayıp tekrar yanına çekmişti.

"Tamam tamam, kızma..." Gözleriyle hafifçe çiftliğin bahçesini kontrol etmişti. Ve yüzünü bana doğru yaklaştırmış öpmem için beklemişti.

Sıcak dudaklarım, az evvel pansuman yaptığım yarasının üzerinde şifa niyetine gezindiğinde onun gözlerini kapatıp bu anın tadını çıkardığından bir haberdim.

"Bundan sonra tüm yaralarımı böyle iyileştirsene, iyi geldi."

Zaman, bir su olup anıları önüme serdiğinde silkelenip kendime gelmiştim.

"Yaralarını sarmaz o. Ondan iyileşmemiştir."

Bilmem dercesine dudak büktüğünde çoktan arabasına binmiştik. Arabayı çalıştırıp çiftliğe doğru sürmeye başladığında gözü bir yola bir bana kayıyordu.

"Feris, aslında benim sana söylemem gereken bir şey var."

Aşk itirafı çekebilecek durumda olmadığım için devam etmesine izin vermemiştim.

"Sonra konuşalım olur mu Murat, şu an gerçekten yorgunum." Büyük bir sabırla iç çekmiş ve kafasıyla beni onaylamıştı. Yol, akan bir nehir misali kayıp gittiğinde ikimizde sessizliğe gömülmüştük.

•

Siraç Alkorzade künyesinden,

"Yavaş iç şunu."

Karşımdaki kadının uyaran sesini ciddiye almadım.

Savcı bozuntusuyla uzaklaşan Mirhan'ın arkasından bakarken koca bir yudum daha almıştım bardağımdan. Şu an için içmek en çok benim hakkımdı. Zalımın kızı diye içimden geçirmiştim. Giydiği elbisesi nasıl da çok yakışmıştı öyle. Bu kadar güzel olmak zorunda mıydı, çirkin olsa da severdim ben onu. Bu türlüsü beni sınamaktan öteye gitmiyordu.

"Doğru mu duyduklarım?" Sözlerim çocukluk arkadaşıma karşılık olsa da gözlerim bizden uzaklaşan ikilideydi. Yolunu yordamını siktiğimin herifi, ne diye eve bırakıyordu onu. Başıma feci bir ağrı girmeye başlamıştı. Öyle ki onlara baktıkça bu ağrı omurgama doğru uzanıyordu.

"Ne duyduğuna bağlı."

Zeki bir kadındı, öyle ki laf cambazlığıyla beni çıldırtmaya çalışacak kadar da cesur.

"Havin!" Sesim uyarı doluydu.

Benim gibi bardağına uzandı ve aksime küçük küçük yudumlar aldı.

"Savcı, bizim kıza yanık ama etraftaki dedikoduların doğruluk payı şimdilik yok, rahat ol yani evlenmiyor daha." O da seviyor mu diye sormak istedim ama alacağım cevaba hazır değildim.

"Evlenemez de zaten!" Tehlike barındıran sesimle beraber kaşlarını olabildiğince çattı. Başlayacaktı şimdi başımda car car ötmeye.

"Kızı bir başına bırakıp gittin farkındaysan. İki üç veda sözcüğü sıralayıp gecenin bir körü çekip gitmişsin yanından. Kusura bakma ama senin onun hayatına dahil olmaya hakkın yok."

Oralı olmadım, ne desem ne anlatsam onların baktıkları pencereden haksızdım. Zaten Havin'in de benim tarafımda olmasını beklemiyordum. Erkek düşmanının tekiydi.

"Ne yaptınız ben yokken?" Kafa dağıtmak adına saçma sapan sorular soruyordum.

"Biz mi yoksa Feris mi?"

"Onun ne yaptığını hep biliyordum zaten."

Şaşırmamış olacak ki güldü. "Senden beklediğim bir hareketti..." gülüşü yavaşça sönerken ekledi. "Seni affetmesi çok zor olacak biliyorsun değil mi?"

Gayri ihtiyari başımı salladım. Bilmedikleri öyle çok şey vardı ki zaten Mirhan, beni dinleyince hak verecekti.

"Canım sıkındı zaten, seninle zıkkımlandığından beri daha da sıkıldı." Hoşuna gitmiş olacak ki sırıttı.

"Beni özlediğini biliyorum."

"Kandırma kendini kıvırcık."

Burnumdan derin bir nefes verdim. "Bu ikisi niye beraber gitti, dangalak herif aldı götürdü kızı." Gözlerimi, alayla beni süzen Havin'e çevirdim ve bu seferde öfkemi ona püskürttüm. "Ulan hadi ben bir şey diyemiyorum, sen niye peşlerine takılıp onlarla gitmiyorsun, ikisini ne diye yalnız bırakıyorsun?"

"Dönüp dolaşıp ikisinden bahsediyorsun farkında mısın, sen bayağı kıskançlıktan kuduruyorsun şu an."

Boşalan bardağıma tekrar rakı koyduğumda, üstüne su ekleyip kırık beyaz bir renge bürümüştüm.

Sessiz kalmayı seçtiğimi fark edince kollarını birbirine kavuşturmuş ardınan konuşmaya başlamıştı.

"Gittiğinden beri çok şey değişti Siraç. Hangi birinden başlayayım istersin?"

"Ondan başla, ben yokken neler yaptı her şeyi anlat bana." Bildiğim halde, tekrar onu dinlemek istiyordum.

Kaybettiğim her an için onu bir başkasından şifa niyetine içmek, susuzluğumu gidermek bana velinimetti.

•

Gecenin bir körüydü, öyle ki Kars'ın en soğuk olduğu bu saatlerde ben çiftliğin bahçesinde bir başıma oturuyordum.

İçtiğim sigara dumanı bir sis misali etrafa yayılıyor, çok geçmedense kayboluyordu.

Sırtıma usulca dokunun bir else beni derin düşüncelerimin içinden çekip çıkartmaya gelmiş olmalıydı.

"Oğlum." Annemin sesiye beraber omzumun üstünden ona baktığımda sıcacık tebessümüyle bana bakıyor olması buz dağından birini çatırdatmıştı.

"Annem." Dedim oldukça düz bir tonda. Oysa dizlerine kafamı yaslayıp uyumak istiyordum.

"Niye bu soğukta oturuyorsun annem, girsene evine."

Evim...

Benim bir evim yoktu. İnsan evini hiç terk eder miydi? Ölüm için çıktığı evden yine ölüm için gelir miydi?

Abimsiz evi ne yapardım ben, ev ev miydi şimdi. Benim kardeşim yokken, bacada duman tütse kaç yazardı?

"Burası artık ev değil anne."

Yanıma küçük adımlarla geldi ve yanıma oturdu. İkimizde çatısız bir çardakta bir başımızaydık şimdi.

"Benim olduğum her yer evlatlarıma ev olur, yuva olur. Benim kolum kanadım size çatı olur."

"Abime olmamış ama."

Gözleri doldu anında, tüm şehrin derdini kederini sırtlanmış gibi omuzları çöktü.

"Ömer'im, annesinin ilk göz ağrısı." Gözünden usulca bir damla yaş süzüldü ve abimin mezarını mecazen ıslattı. "Ciğerim dağlanıyor Siraç, onu gömdüm ya o kara toprağa, nefes almak bana ağır geliyor."

Aklar düşmüştü saçlarına. Yüzü yer yer kırışmıştı, ben hayatın sillesini çoktan yedim diyordu. Şimdi abimi de sonsuzluğa uğurlamış olması içinde kıyamet koparmışa benziyordu.

"Alacağım intikamını, içini ferah tut." Yere dökülen her bir kanın hesabını soracaktım.

"Diğer türlü sana hakkım helal değil. O intikamı al Siraç, abinin kanını yerde koyma."

Bir kanun vardı. Sayfalarını çok eskinin yazdığı, kader diye elimize verilen bir kitaptan ibaretti bu. Kitabın her bir sayfası; tozlanmış, yer yer yırtılmış koca bir günah çemberinden ibaretti.

Şimdi ise kanun bendim.

O sayfaları kendim yazıp kendim çizecektim.

"Yatırayım mı seni dizlerimde, eski günlerdeki gibi."

"Eskide değiliz artık." Sesimin ketumluğuma katlanamıyor gibiydi fakat diğer türlü ben de bu acıyla nasıl başa çıkabileceğimi bilmiyordum. Abisini kaybeden bir oğlan çocuğu vardı içimde. Onu, dimdik ayakta tutmak zorundaydım zira abimden kalan tek emanet oydu.

Yine de dinlemedi beni annem, çektiği gibi göğsüne yasladı ve sanki bu anı bekliyormuş gibi hüngür hüngür ağladı. Kan çanağına dönen gözlerimi kırpsaydım eğer belki o an da benimde gözüm yaşarabilirdi fakat bunu yapamayacak kadar kendime sırtım dönüktü.

•

Feris Mirhan Şanlı künyesinden,

Yumuşak bir rüzgar tüm bedenimi okşarken, gözlerimin odağında dağlar, taşlar ve gökyüzünde parıldayan birkaç yıldız vardı.

Saçlarım rüzgarın etkisiyle ördüğüm yerden çıkıp özgürlüklerine kavuşurken ben üşüdüğümden ötürü hırkama daha çok sarılmıştım.

"Hayrola kuzen, gemilerin mi battı diyeceğim ama memlekette deniz de yok."

Arkamdan yükselen sesin sahibi kuzenim Faruk'tan başkası değildi.

Benimle yaşıttı fakat asla yaşının insanı değildi. Kendi bile çoğu zaman yirmi dört yaşında olduğunu kabullenmezdi.

"Yine pek bir komiksin."

Tam yanımda durduğunda ellerini eşofmanının cebine koymuş ve tıpkı benim gibi karşısındaki manzarayı izlemeye başlamıştı. Evin terasındaydık.

"Ne oldu, neyin var?"

Umursamazca omuz silktim, inanmayacağını bile bile de bir şeyimin olmadığını söyledim.

"Yok bir şey, çizim yapmak için ilhamın gelmesini bekliyorum."

"Valla emmim kızı, ben senin ilhamın gelmiş diye duydum."

Anında göz devirdiğimde sırıttı. Ve omzuyla omzumu dürttü, işte şimdi başlıyorduk.

"Nerden çıkarıyorsun böyle şeyleri."

"Yav ne anlatıyorsun sen, bir Kars biliyor sizi." Tekrar göz devirdim. Benimle uzun bir süre uğraşıp dururdu şimdi.

"Üf, sus ya. Yine başladın kafa ütülemeye. Hem sen beni boşver de kendi haline yan." Neyden bahsettiğimi anlamış gibi anında somurttu.

"Sorma be emmim kızı-"

"Emmim kızı ne Faruk, Allah aşkına."

Yüzünü buruş buruş yapıp beni baştan aşağı süzdü. "Hele şunun havasına civasına. Emmimin kızı değil misin, istediğimi söylerim."

"Emmi değil o, amca amca."

"Yav, şimdi rahmetliği hatırlatıp tribe sokma beni, zaten canım burnumda." Babamdan bahsedip canımı daha fazla sıkmak istemediğim için ona ayak uydurup konuyu değiştirdim.

"Anlat bakayım, derdin ne senin?"

"Yav-"

"Yav ne Faruk, Allah aşkına."

"Allah'ına kurban olayım, bir susta şurda iki efkara gireyim."

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdığımda omzuma atılan kolla irkilmiştim. Çok geçmeden abim de yanımızda yer aldığında ne oldu dercesine bakıyordu.

"Ne oldu lan, yüzün niye asık."

"Sorma abi ya, babam tutturdu Helin'i istemeye gitmem diye."

Beklediğimiz bir tepki olduğu için şaşırmamıştık. O da zaten şaşırmamızı beklemiyor olmalıydı.

"Ulan mal, akıl var fikir var. Nerde görülmüş düşman kızının gidipte istenildiği?"

"Yav abi, deme öyle vallahi çok dardayım..." Eliyle beni kenara ittiğinde devam etmişti. "Hele çık şurdan emmim kızı, ben bir cigara tüttüreyim.

Abim, Faruk'un yaptığı ağıza karşılık güldüğünde, ben artık alıştığımdan ötürü tepki vermemiştim.

"Yani sonuç olarak evlenemiyor musunuz?"

Sorduğum soruyla beraber bana döndü. Ve sigarasının ucunu tutuşturup ciğerleriyle dumanı buluşturdu. Allah var, siyah saçları, siyah gözleri ve hafif kavruk teniyle karizmatik bir adamdı.

"Deme öyle Feris ya, ne yapıp edip benim o kızı almam lazım." İçine çektiği dumanı üflerken ekledi. "Çok seviyorum be."

Abim, birkaç saniye sessizce bekledi ve gözleriyle etrafı kolaçan edip Faruk'a doğru yaklaştı.

"Koçum, ne yapalım biliyor musun?"

Faruk, heyecanla öne atıldı ve tıpkı abimin yaptığı gibi ona yaklaştı. Şimdi aralarında bir parmaklık mesafe vardı. "Ne yapalım Bedran abi?"

"Kaçıralım mı?"

"Babam beni dimdik kazığa oturtsun diye mi?"

Ağız dolusu bir kahkaha attığımda Faruk'un böyle bir tepki vermesini beklemiyordum.

"Ulan, sende daha sevdiği kızı kaçıracak yürek yok." Baştan aşağı onu süzmüştü ve hayıflanır gibi cık cıklamıştı.

"Kurban olduğum abim, kaçırmak olmaz. Babam, kendi elleriyle öldürür beni, başka bir şey düşünmemiz lazım."

"Beyler." Diyerek lafa dahil olduğumda bakışları bana döndü. Geri geri adımlarken devam etmiştim. "Sizin sohbetinize doyum olmaz ama bana müsade."

"Uyumaya mı gidiyorsun?" Diyen abimle başımı olumlu manada sallamıştım.

"Şev baş, pismame min." (İyi geceler, kuzen)

"İyi geceler."

Yanlarından ayrıldığımda bir alt kattaki odama doğru ilerlemiş ve içeri girmiştim. Ve günün gerek ruhani gerek fiziken yorgunluğunu atmak adına anında yatağıma girmiş ve kendimi uykuya teslim etmiştim.

•

"Günaydın."

Çiftliğin bahçesinde kahvaltı yapan aileme ithafen konuştuğumda hepsinin gözleri bana dönmüştü.

"Günaydın torunum." Baş köşede oturan babaannem bana ilk cevap verendi.

"Hiç uyanmasaydın kuzen."

"Uğraşma sabah sabah benimle Faruk. Hem sen hala niye buradasın, gitsene evine." Onu kovuyor olmama karşılık anında babaanneme dönmüştü.

"Sultanım, görüyorsun değil mi şunun yaptığını. Kimin evinden kimi kovuyor!"

Babaannem oralı olmadan kahvaltısını yapmaya devam ettiğinde bana ona olabilecek en samimiyetsiz şekilde gülümsemiştim. Ve hiç geçmeden aynı şekilde karşılık vermişti.

Çok kalabalık bir aileydik. Fakat annemle babam bir araba kazasına kurban gittikten sonra ben ve abim bu çiftlik evinde babaannemle beraber yaşamaya başlamıştık. Şanlı ailesinin tek kız torunu ben olduğum içinde hepsi üzerime titrerdi.

Bir süre sessizce kahvaltımızı yaparken abimin çalan telefonu bunu bozmuştu. Önce ekrana bakmış ardından bezgince oflamıştı.

"Başladılar yine." Gözlerini bana çevirdi ve sorgu dolu bir ifadeyle devam etti. "Ne zaman biter bu senenin kreasyonu. Sıkıştırıp duruyor yurt dışındaki şubeler."

"Az kaldı ama oldu bittiye getirmek istemiyorum. Biraz daha sabır o yüzden."

"Birkaç aya kalmaz bu işi bitirmemiz lazım. En güzel parçayı da müzayedeye saklayalım." Başımı olumlu manada salladığımda bu sefer de bakışları Faruk'a dönmüştü.

"Siz ne zaman şirkete gelmeyi planlıyorsunuz hazretleri?"

"Dertliyim ben, bu aralar bana dokunmayın."

"Hayırdır?" Diye soran babaannemdi. Adı kadar da iyi biliyordu Faruk'un neye kurulduğunu ama oralı olmuyordu.

"Vallahi hiç hayır değil babaanne." Yüzüne acıklı bir ifadeyi kondurdu ve ekledi. "Babam, bana Helin'i istemiyor. Bir türlü ikna edemedim."

"İsabet olmuş!"

Babaannemden beklediği yardımı alamayınca yine yüzü dökülmüştü. Onu sinirlendirmek adına güldüm ve başarılı da oldum. Öfkeli bakışlarını bana çevirdi.

"Yav emmim kızı, dost musun düşman mı?"

Umursamazca omuz silktim ve tabağımı doldurmaya başladım. "Amcam haklı kuzen, nerede görülmüş içimize bir düşman kızının girdiği..." göz dağı vermek istercesine elimdeki kahvaltı bıçağını ona salladım. "Hem diyelim ki sen o kızla evlendin. Sonra ne olacak hepimiz bağrımıza mı basacağız. En başta ben ona görümcelik yapıp burnundan getireceğim."

"Ulan." Dedi öfkeyle. "Sen niye kötü davranıyorsun kızcağıza, düşman senin düşmanın mı? Tee dedemin dedesinin zamanından küsmüşler, bize ne?"

"Ne demek bizene?" Diyerek diklendim ona. "Dedem küstüyse vardır bir bildiği. Hayatta sevemem ben o kızı."

"Feris haklı." Diyen abimle iyice yerine çökmüş ve kös kös çayını içmeye başlamıştı.

Birkaç saniye durmuş ardından ise babaanneme dönmüştü. "Babaanne, hiç mi oluru yok bu işin?"

Babaannem, ağır ağır onu süzmüş ve enine boyuna düşünür gibi bir havaya girmişti. En sonunda ise konuşarak hepimize sus payı vermişti.

"Dijmine bavu kala, nabe doste lava." (Babasının düşmanı, oğlunun dostu olamaz) "Düşman kapısına gidipte kız istemem ben."

Faruk, bir an da sinirle ayağı kalkmış ve masanın üzerindeki cüzdanıyla telefonunu cebine koyarken homurdanmıştı.

"Son sözün bu mudur babaanne?"

"Sözümün üstüne söz istemem Faruk. Sil o kafanın içindekileri."

Babaannem neyi ima etti bilmiyorum ama abim Bedranla Faruk'un anladığı kesindi. Başka bir şey söylemeden masadan ayrıldığında arkasından sabır çeken birilerini bırakmıştı.

"Feris, diyorum ki bu akşam için güzel bir sofra kurdurtalım. Alkorzadeleri bize davet edelim." Çokta ilgili değilmiş gibi davranmaya çalışsam da anında acaba o da gelir mi diye düşünmeye başlamıştım. "Ömer öleli çok olmadı, malum Siraç'ta yeni geldi. Onlara da moral olur. Epeydir iki aile buluşmuyoruz."

"Nasıl istersen babaanne. Ben ilgilenirim hazırlıklarla, bugün atölyeye gitmeyecektim zaten."

"İyi olur torunum." Bakışları abime döndü ve ona ithafen konuştu. "Sen de Siraç'a destek olasın oğlum, aile dostlarımız onlar bizim. Tek bırakmak yakışık almaz."

Bunlarda son sözlerimizde zaten. Abim, şirkete gitmek adına yanımızdan ayrılmış bir süre sonra da babaannem ibadet köşesine çekilip kendini oraya her gün yaptığı gibi kapatmıştı.

Bense akşamki davet için yemek hazırlıklarına koyulmuştum. Gerçi yardımcı kızlar sağ olsun çok bir şey yapmama gerek kalmıyordu.

"Şu cevizli mezelerden de yapalım kızlar, Siraç seviyordu-" derken onların imalı bakışları altında ezildim.

"Tamam hanımım, Siraç Bey'im seviyorsa yaparız elbet." İkisi bir olup gülüştüğünde onlara kötü kötü bakmakla yetinmiştim.

Henüz 18 yaşında iki genç kızdı. Babaannem, yardım etmek amacıyla ikisini de yanına almış ve evin işlerinden sorumlu tutmuştu. Anlayamadığım şekilde bu yaşlarına rağmen koca çiftliği çekip çevirebiliyorlardı.

Yanlarından ayrıldığımda üst kattaki odama doğru ilerlemiş akşam için hazırlanmaya koyulmuştum.

Önce ılık bir duşa girmiş ve şifalı taşlarla bedenimi ödüllendirmiştim. Ardından ise aynanın karşısına geçip klasik bakım rutinimi yapmaya başlamıştım. Bakımlı olmak, kendime özen göstermek oldum olası sevdiğim şeylerdi. Özellikle de kendi ellerimle tasarladığım takılarımla süslenmek, bazen gösterişe kaçmak... Bunlar beni ben yapan şeylerdi.

Kahve tonlarında bir makyajla, gözlerimin yeşilini ortaya çıkarmış, dudaklarıma soft olduğuna inandığım bir ruju yedirmiştim, ardından ise koyu renkte bazen siyaha çalan saçlarımın uçlarını dalgalandırmıştım.

Dolabımın karşısına geçtiğimide ise kafamda giyeceğim net bir elbise yoktu ama gecenin rengi belliydi. Siyah. Çok çeşidim vardı, sürekli alışveriş yapar değerli kumaşlarla kendimi ödüllendirirdim. Şimdi ise tüm vücudu ikinci bir deri gibi saran, dizlerimin altının bir karış aşağısında olan elbiseyi beklemeden üzerime geçirmiştim. Düzgün bir fiziğe sahiptim fakat bazen aşırıya kaçtığımda balık etli bir kız olabiliyordum. Kilo almaya yatkın bir bedenim olduğu için çoğu zaman diyet yapardım.

Aynadaki son görüntüm hoşuma gitmişti fakat eksiktim. Takılarım yokken kendimi hiçbir zaman tam anlamıyla hazır hissedemiyordum. Son olarakta takılarımla süsümü tamamlamıştım.

Aşağı tekrar indiğimde hava çoktan kararmıştı. Sofra yavaştan kurulmaya başlanmış, kızlar içeriden tabakları getirmeye başlamıştı. Babaannem ise bir müfettiş edasıyla onların başında duruyordu. Geldiğimi fark ettiğinde gözleri bana dönmüş ve beğeniyle süzmüştü.

"Misafirler gelmek üzeredir, sen abini ara gecikmesin çok fazla, ayıp olur." Onaylar bir şekilde kafamı sallamış ve abimi aramak adına yanından biraz uzaklaşmıştım.

Çok değil, birkaç çalıştan sonra abim aramayı yanıtlamıştı.

"Efendim güzelim."

"Ne yapıyorsun, abiciğim."

"Şirketin finans işleriyle ilgileniyordum. Bugün birkaç dosya vardı, onlar üzerine çalıştık..." birkaç kağıt sesinden sonra eklemişti. "Sen napıyorsun?"

"Evdeyim bende, ne zaman geleceksin diye sormak istedim. Babaannem geç kalmasın diyor."

Derince ofladı. Kendisi biraz iş kolikti. Şirketten çıkması uzun zaman alıyordu. "Bitirmem gereken bir şeyler daha var aslında."

Anladığımı belirten birkaç mırıltı çıkardım. "Vallahi bizimkini biliyorsun." Oradan oraya koşturan babaanneme baktım ve devam ettim. "Geç kalırsan canını okur, ona göre."

"Kim kim geliyorlarmış?"

"Bilmem." Dedim ufacık bir merakla. Babaannem arayıp bizzat davet etmişti, zaten onun davetini saygıdan ötürü geri çevirmezlerdi fakat tam takır gelirler miydi işte onu kestiremiyordum.

"Havin'i de davet etseydin." İsteğine karşılık kıkırdadım. Abimin, en yakın arkadaşımdan etkilendiğini anlayabiliyordum. Ve içten içe bir araya gelmelerini de çok istiyordum.

"Abim seni de çağırıyor da diyeyim mi?" Ona takıldığımda bozulmak yerine güldü. Çapkın bir adamdı zaten, çekinip utanmasını beklemiyordum.

"O gelsin, ben bizzat yüzüne de söylerim. Sıkıntı yok."

Görmeyeceğini bile bile sırıtarak kafamı aşağı yukarı salladım. "Tamam tamam, onu da davet edeyim o halde. Birilerinin gözü gönlü şenlensin." diyerek konuşmayı sonlandırmıştım.

Hemen akabinde ise en yakın arkadaşımı aramış ve işi yoksa bu akşam bize katılmasını istemiştim. Uğrayacağını söyleyerek onunla da son konuşmamı gerçekleştirmiştim.

Dakikalar birbirini kovaladığında ise akşamın karanlığı iyice çökmüş, güneş tamamen ortadan kaybolmuştu. Yerini alan yıldız takımı ise gökyüzünden bizi izliyordu.

Hepimiz bahçeye kurulan masanın etrafındaydık. Soframız çeşit çeşit yöresel yemeklerle donatılmışken dostlarımızın yüzünü güldürmeye çalışıyorduk.

Yanımda oturan Asmin'e döndüğümde tabağını sadece didikliyor olması gözümden kaçmamıştı. "Asminciğim, bir şeyler yemeye mi çalışsan acaba?"

"Pek iştahım yok Feris abla..." gözlerini etrafta gezdirdi ve ekledi. "Siraç abim de gelmedi zaten, dün geceden beridir yine ortalıkta yok."

Onu, en son dün gece meyhanede gördüğüm için ben de meraklanmıştım. "Nasıl yani, dün eve gelmedi mi?"

Dudaklarını büzdü. "Geç saatlerde gelmiş annem söyledi ama çok geçmeden de geri gitmiş. O saatten beridir ortalıkta yok, telefonlarını da açmıyor..." korku dolu gözlerini bana çevirdi. "Yine gitmiş olmasın?"

Tedirgince sorduğu soru karşısında yutkunma ihtiyacı duymuştum. Olabilir miydi böyle bir şey? Tekrardan gittiği düşüncesi kalbimde ufak tefek kesikler açtığında nefes almak bir tık zor gelmişti.

"Bilmem." dedim sanki umursamıyormuş gibi. "Sen sıkma canını, kötü bir şey olduğunu sanmıyorum."

"Abimi umursamıyormuş gibi konuşuyorsun." Ondan bu tepkiyi beklemediğim için şaşırarak gözlerine baktım. Sanki bir şeyleri ölçmeye çalışıyor gibiydi. "Gerçekten birbirinizi unuttunuz mu?"

"Abinle aramızda bir şey yoktu zaten. Haliyle unutulacak bir şey de ortada yoktu."

Birbirimize daha önce hiç seni seviyorum dememiştik, duygularımızı açığa çıkarıp birbirimizin yüzüne peşin peşin söylememiştik. Her şeyi kalbimizde yaşıyorken çocuk aklı belki de çok farklı anlamlar yüklemiştik. Öyle olmasaydı şayet gitmek bu kadar kolay olur muydu onun için?

"Siz bile yalan oldunuz ya, artık hiçbir şeye şaşırmam bu hayatta."

Yalan oldunuz...

Derin bir yara açmaya eş değerdi bu cümle. Canım acımasın istedim ama elimde olan bir şey değildi. Öylesine söylenilmiş iki kelime nasıl olurda bu denli üzerdi beni, aklım almıyordu.

Bakışları, karşımızda bir yere odaklandığında onu takip ederek baktığı yere çevirmiştim gözlerimi.

Ve göz göze geldiğim kehribarlar benim kaçınılmaz sonumdu.

"İyi insan da lafın üstüne." Ayağı kalktığı gibi abisinin yanına koşturmuş ve kollarının arasına girmişti. Ömer abi öldükten sonra Siraç'a olan düşkünlüğü artmıştı. Geri gider de onları tekrar bırakır diye korkuyor olmalıydı.

"Hoş geldin Siraç oğlum." Babaannem oturduğu yerden konuştuğunda onun adımları hiç sekmeden babaanneme doğru ilerlemişti.

"Hoş gördüm, Gül anne." Babaannemin elini öpüp başına koyduğunda ise tüm aile üyeleri onunla ilgilenmeye başlamıştı. Eh, haliyle seneler sonrasının ilk buluşmasıydı.

Babası Hasan amca, oğluna içli içli bakarken onun pekte oralı olduğu söylenemezdi. Aralarının limoni olduğu belliydi.

"Gel kardeşim, otur şöyle." diyen abim onu yanına oturttuğunda çaprazımda kalıyordu. Gözleri ara ara bana dokunuyor. Kehribarla zümrütün karşılaşması kaçınılmaz oluyordu.

"Sonunda seni bu sofrada tekrar görebildik Siraç." Babaannemle beraber oturduğu yerden ona döndü.

"Kader işte, nereye sürüklerse oraya gidiyoruz."

"Kader diye geçme oğlum, kaderi de kazayı da sen belirliyorsun. Gitmek istedim de sen ona."

Tekrar göz göze geldik. Ve bu saçma elektriğe dayanamayıp ayaklandım. Benim kalkışımla beraber masadaki tüm gözler bana dönünce ilk konuşan Berivan yengeydi.

"Nereye Feris?"

"Mutfakta bakayım bi, tatlılar için eksik gedik kalmasın." Anladığını belirten bir şekilde tebessüm ettiğinde ben onlardan uzaklaşamaya başlamıştım. Gelen seslere bakılırsa onlar da kaldıkları yerden sohbet etmeye devam ediyorlardı.

Evin içine girip mutfağa doğru ilerlediğimde içerisinin boş olması işime gelmişti. Mutfak sandalyesini çekip oturduğumda ise önümdeki sürahiden kendime bir bardak su doldurmuştum.

Onun olduğu ortama girmek sebepsizce bana ağır geliyordu. Varlığını bilmek, hissetmek, sesini duymak, göz göze gelmek... Bunlar benim için zor ve beklenmedikti. Yokluğuna o kadar alışmıştım ki bir an da gelip hayatıma dahil olması beni bocalatmıştı. İşin kötü tarafı ise onu görür görmez kalbimin verdiği saçma tepkiler sinirimi bozuyordu. Bunca geçen seneye rağmen nasıl olurda içimdeki yeri eksilmezdi, aklım almıyordu.

Bazen kalbimi susturup sadece aklıma odaklanıyordum ama yanlış olduğunu bile bile hala onunla olmayı istemek benim saflığımdan mıydı yoksa gerçekten aşktan gözü kör olmuş dediklerinden miydim kestiremiyordum.

"Bana hoş geldin dememeyi adet haline getirdin." Mutfak kapısındaki sesle beraber irkildiğimde onu karşımda görmeyi beklemiyordum. Üzerinde siyah polo yaka bir tişört ve yine aynı tonlarda bir pantolon vardı. İri vücudunu tam saran tişörtünü pantolonunun içine sokmuş ve bir kemerle taçlandırmıştı. Koyu kestane saçları ise kıyafetlerinin aksine özensizdi, dağılmış ve alnına doğru dökülmüştü.

"Her girdiğin ortamda benden hoş söz beklemeyi bırakırsın sen de, olur biter." Oturduğum sandalyede geriye doğru yaslandığımda bir savunma mekanizması gibi kollarımı birbirinde kavuşturmuştum.

Adımları sekteye uğramadan oturduğum dört kişilik mutfak masasını buldu ve tam karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Bu hareketiyle beraber kaşlarım an be an çatıldı.

"Çatma hemen o kaşlarını."

Burnumdan bezgince bir nefes verdim. Lafı uzatmak istemedim. "Ne istiyorsun Siraç? Açık açık sana benden uzak dur konuşması yapmamı falan mı bekliyorsun."

"İşte o hiç mümkün değil."

"Zorlama istersen." dediğimde kendim için doldurduğum bardağı önüne çekti ve hiç düşünmeden içti.

"Konuşmamız gerekiyor Mirhan."

"Seninle ne gibi bir ortak konumuz olabil-"

"O savcı bozuntusuyla aranda bir şey mi var?" dediğinde ise ilk başta kimden ve neysen bahsettiğini anlamamıştım. Gözlerinde daha önce görmediğim bir his vardı ve bu beni şaşırtmaya yetmişti. Korkuyor olabilir miydi? Zira sanki ağzımdan istemediği bir şeyi duyacak olmak onu diken üstünde tutuyor gibiydi.

"Yıllar sonra çıkıp geliyorsun ve söylediğim ilk şey bu mu..." hayretler içerisindeydim. "Gerçekten mi?"

"Mirhan-"

"Ne var! Ne Mirhan..! Sana ne ya sana ne. Seni ilgilendiriyor mu benim kiminle beraber olduğum?"

Sinirlendi, öyle ki gözlerinin tonu sinirlendiğinde biraz koyulaşırdı. Çenesini de sıkmaya başladığına göre öfkelenmeye başlıyordu.

"İlgilendiriyor. En çok beni, bir tek beni ilgilendiriyor."

Şuh bir kahkaha attım. İnanılacak gibi değildi. "Sen kendini ne sanıyorsun ya..." elimle mutfak kapısını gösterdim. "Git burdan, uzak dur benden mümkünse."

Cıkladı. "O hiç mümkün değil işte."

"Siraç." dedim yılgın bir ses tonuyla. "Allah aşkına ne istiyorsun benden."

"Sadece konuşmak istiyorum."

Bu sefer de ben cıkladım. "Ama ben istemiyorum." Hararetli bir tartışmanın ortasındayken evin kapısı büyük bir şiddetle çalınmaya başlamıştı.

Kapıya geçirilen yumruk darbelerine ben bir anlam veremezken açmak için yanından geçecektim fakat beni kolumdan tutarak durdurmuştu. Önce kolumu tutan eline, ardından ona bakmıştım.

"Dur sen, çıkma burdan. Belli ki hayırlı bir iş için gelmemiş her kimse."

Kolumu tutan elini hırsla savurdum. "Oradan bakınca birilerinden korkup çekiniyor gibi mi duruyorum."

Dudakları gülümseyecek gibi olsa da kendini dizginlemişti. Ben mutfaktan çıktığım da o da hemen arkamdaydı. Sesleri bizim gibi herkes duymuş olacak ki masadan kalkmış buraya doğru geliyorlardı.

Evin yardımcılarından olan Fatmagül ise aceleyle kapıyı açmış ve geleni bize göstermişti. Her kimse tanımadığım genç bir oğlandı ve nefes nefes kalmıştı. Yüzünde dehşete kapılmış bir ifade olduğu için hepimiz yavaştan tedirgin olmaya başlamıştık.

İlk atılan Siraç olmuştu. Çocuğun yanına doğru adımladığında soluklanmasına izin vermeden ensesinden tutmuştu. "Hayırdır koçum?"

"Siraç beyim..." dedi birkaç saniye karnını tutup nefesini düzene sokmaya çalış ve devam etti. "Faruk ağam, Şahbeylerin kızını kaçırmış. Her yerde onu arıyorlar." Genç oğlanın gözleri bana döndü ve söyleyip söylemek arasında ikilemde kalsada ekledi. "Ya ölüm ya berdel diyorlar."

Ya ölüm ya berdel...

•••

Evet efenim ben geldim. Wattpad'in tüm engellerine rağmen buradayım. Vpn sağ olsun. Yıkılmadım ama ayakta da değilim dedirtiyor bize :(

Bölümü çizgi stüdyoya da akşam yükleyeceğim, bilginize.

Uzun bir bölümdü bence.

Ne düşünüyorsunuz bizimkiler hakkında?

Feris?

Siraç?

Faruk?

Düşünceleriniz benim için çok önemli, o yüzden satır arası yorumlarınızı esirgemeyin.

Bu akşam instadan bir alıntı mı paylaşsak acaba, ne dersiniz?

İnsta:@hqlivelly

Wattpad:@hqlivelly

Sizi seviyorum 🫶🏻

Okur kalın 🥀

Bölüm sonu

1 yorum