Saat 05:12
Freddy arka kapıyı kapattı.
Anahtarı çevirdiğinde bir “klik” sesi duyuldu.
Ama o ses artık ona güven vermiyordu.
Çünkü bu şehirde hiçbir kapı gerçekten kapanmazdı.
Hep bir açık, hep bir sızıntı kalırdı.
güneşin ilk parıltısı daha gökdelenlerin arasına düşmemişti.
Ayakkabıları, her gece gibi yine hafif ıslanmıştı.
Metroya yürümesi gerekiyordu.
15 blok.
Kafasında tek bir cümle dönüp duruyordu:
Ben neden yaşıyorum
Herkesin “Amerikan Rüyası” dediği şey,
onun için bitmeyen bir hesap dökümüydü.
Kırmızı renkli banka uygulaması,
geçen hafta aldığı borç mesajı,
ve hâlâ ödenmemiş bir dişçi faturası.
Freddy, 22 yaşındaydı.
Ama geceleri gözaltı torbalarında 35,
sırt ağrılarında 45,
gelecekle ilgili umudunda ise
yaş sıfırdı.
Metro istasyonuna indiğinde turnikeden geçerken kartı yine bip demedi.
“Yetersiz bakiye.”
İlk defa utanmadı.
Çünkü burası New York’tu.
Kimse kimseye bakmazdı.
Ama bu, yalnızlığı daha da ağırlaştırırdı.
Freddy vagona oturduğunda gözleri kapanmaya başladı.
Uykusuzluk artık zihin bulanıklığı değil, yaşam biçimiydi.
Freddy artık eve bile gitmek istemiyordu. Bazen kendini evsizlerin arasında buluyor, bazen de öyle içiyordu ki, şimdiki gibi meydanın tam ortasında uyanıveriyordu.