Ne bir hemşire, ne bir ses.
Sadece odadaki makinelerin tıkırtısı…
ve kendi nefesinin içinden geçen o sessiz “Neredeyim?” sorusu.
Zihninde yankılanan cümle hâlâ oradaydı:
“Hatırladığın şey, gerçek değil.”
Göz kapakları titredi. Bilinci açıldıkça, daha çok şey hatırlamaya başladı.
Sahil… yaşlı adam… o mesaj…
Ve fısıltı: “Freddy, uyan artık.”
Kafasını çevirdi, sol elini görmek istedi.
Parmaklarında iğnelerin izleri, derisi kurumuştu.
Kendini aynada görmek istedi ama odada ayna yoktu.
Bir şeyler ters gidiyordu.
Ama ne kadar süredir buradaydı?
Ne olmuştu ona?
Tam o anda, hastane kapısı hafifçe aralandı.
Ama kimse içeri girmedi.
Sadece dış koridordan gelen, bir sedyenin uzaklara doğru itilme sesi duyuldu.
Sonra tekrar sessizlik.
Freddy içinden bir dürtüyle fısıldadı:
“Gerçek buysa… rüyayı geri istiyorum.”
Kapı bu kez biraz daha açıldı.
Ayak sesleri yaklaştı. Beyaz önlüklü biri içeri girdi.
Orta yaşlı bir adamdı. Gözlüğünü burnunun ucuna yerleştirmiş, elindeki tablete bakıyordu.
Kafasını kaldırdı, Freddy’ye gülümsedi ama o gülümsemenin ardında yorgun bir ifade gizliydi.
“Bay Johnson… sonunda uyanmışsınız.”
Freddy bir şey söylemeye çalıştı ama sesi hâlâ cılızdı. Doktor yaklaştı, nabzını kontrol etti.
“Endişelenmeyin. Hafif bir bilinç kaybı yaşadınız. Vücudunuz birkaç gün boyunca tepki vermedi. Kısa süreli koma diyebiliriz.”
Freddy gözlerini kırptı.
“Nerede… ne oldu bana?”
Doktor gözlüğünü çıkardı. Sesi yumuşaktı ama açıklayıcı olmaktan uzaktı.
“Sahil kenarında baygın halde bulunmuşsunuz. Telefonunuz da su almış, ama sizde iç yaralanma yok. Nörolojik taramalarda ciddi bir bulguya rastlamadık. Bazen zihin, bazı şeyleri kapatmak için kendini kapatır Bay Johnson.”