- Günümüz -
O gün, yaşananları hala hatırlıyorum. O adamın peşinen giderken, neyin içine sürüklendiğimin farkında bile değildim. Beni o esrarengiz sokağa soktuğu an geri dönmeliydim... Ama kaybolmuş bir halde, ne olduğunu anlayamayacak kadar dağılmıştım. Tek isteğim, bir an önce otele dönmekti.
Belki de Fotoğraf Sanatçısı o gün beni bulmasaydı, her şey bambaşka olurdu. Belki... ölürdüm. Belki de sadece paramı değil, başka şeyleri de benden almaya kalkarlardı.
Ama o çaresizliğin ortasında, birden koruyucu bir melek gibi belirdi. Ve beni kurtardı. Onu gördüğüm an içimden geçen tek şey şuydu: Kurtuldum.
Evet, artık güvendeydim. Ne olursa olsun, bu adam beni koruyabilirdi.
Beni tuttuğu anda yüzünü hatırladım ve fark etmeden gülümsedim. Bazen düşünüyorum da... O adamın peşinden gitmeseydim, belki o gün onunla bu kadar yakınlaşamazdık. Belki de o yabancı, farkında olmadan, iki insanın hayatını birbirine daha sıkı düğümlemişti.
Elimi yanağıma dayamıştım. Diğer elimdeki kahve fincanının kulpunda tırnağım gezinip duruyordu. O gün... Gerçekten fazlasıyla şey yaşanmıştı. Daha neye şaşıracağımı anlayamadan, beni sokakların ve dükkanların içinden sürüklerken öyle rahattı ki... Sanki bunu defalarca yapmış gibiydi.
Şimdi düşündüğümde... O kabinde bana ne söyleyecekti acaba?
Kabinde fotoğrafımı çektiğini anımsayınca gülümsemekten alamadım kendimi. Öyle bir anda bile, kendini fotoğraf çekmekten alıkoyamamıştı. Kahvaltı sırasında, fotoğrafını çekmek isteyen Buse'ye kararlı bir şekilde "Yalnızca dikkatimi çeken kişileri çekerim," demişti. Ama benim fotoğraflarımı çekmeye devam etmişti. O zaman onun dikkatini çekip çekmediğimi düşünüp duruyordum. Şimdi ise en başından beri ilgisinin ben de olduğunu biliyordum.
Ve o gün söylediği o sözler... Defalarca dönüp duruyor hala zihnimde.
"Sen, sürekli bana farklı duygular uyandırıyorsun."
"Sen gerçekten... Yanında kalmak ve seni korumak istememe sebep oluyorsun!"
O an, yaşadığımız durumun etkisiyle söylediğini düşünmüştüm. Ama şimdi... Umutlanmak istiyorum.
O gün sımsıkı tuttuğu elimi yeniden tutmasını istiyorum. O gün sırtımı sıvazladığında içimde oluşan güveni hissetmek istiyorum.
Belki de o karanlık adamlardan değil, şimdi onun bana bıraktığı acıdan daha çok korkuyorum. Şimdi bu acının içinde kıvranıyorum. 'Şimdi... senin bana bıraktığın bu yarayla daha da yalnızım.'
Lütfen beni bul artık. Çünkü ben seni bulabilmek için elimden gelenin en iyisini yaptım.
Kalbimdeki hüzün yüzünden kahvaltı için hazırladığım yemeklere dokunmadan masadan kaldırdım. Bugün de iştahsızlık peşimi bırakmamıştı. Son zamanlarda bedenim iyice yorgun düşüyor, neredeyse hiçbir şey yemiyordum.
Evde oyalanmadan hazırlanıp kafeye gitmek için dışarı çıktım. Sabahın seriniğini içime işlerken, üzerimdeki ceketle kollarımı bedenime sardım. Ara sıra güneş yüzüme vuruyor, içimi az da olsa ısıtıyordu. Mavi gökyüzü, hala umutların var olduğunu fısıldar gibiydi.
Bir süre durup gözlerimi kapattım. Rüzgarın ağaç dalları arasında dans ederken çıkardığı o neşeli sesi dinledim. Burnuma dolan çiçek kokuları, baharın geldiğini haber veriyordu. Ama ben... Hala bindiğim trenin beni ona götürdüğünü, kış mevsiminden çıkmak üzere olduğunu bilmek istiyordum.
Yürümeye devam ettim. Onu yanımda hayal ettim.
Bana oranla bir baş uzun, geniş omuzlu. Bir eli cebinde, diğer eli ise benim elimde. Elim, onun avcunda kayboluyordu adeta. O gün o sokalarda elimi tuttuğunda kendimi çok küçük ama aynı zamanda çok güvende hissetmiştim. Ve bu duygu, muhteşemdi.
Sığınabileceğim elleri, fotoğraf makinesini tutarken bile güçlü ve zarif görünüyordu. Tıpkı hayalimdeki gibi... Omzundan sarkan makine çantası, he zaman olduğu yerdeydi.
Sonra onunla birlikte, taç yapraklarını döken ağaçların altında yürür, konuşurduk. Onunla konuşmak çok keyifliydi. Hatta onunla sessizlik içinde kaldığım zamanlar bile rahatsız edici gelmek yerine huzur vericiydi. En çok da, o iri cüssesine rağmen naif ses tonuna sahip olmasına şaşırır ve bu haliyle bana daha da sevimli gelirdi.
Hayallerimin de sonuna geldiğim o sabah, biten bir yol gibi, kafeyi açtım ve günlük rutinime başladım. Benden yarım saat sonra gelen gündüz vardiyasında bana yardım eden Fırat ve mutfaktaki Aysel'le birlikte hummalı bir koşuşturmaya girmiştik.
Kafenin içinde çalan hoş müzik, içimi hafifçe ısıttı. Açıldığı günden beri, burası diğerlerinden farklıydı, tam da benim kafemdi. Duvarlarında Van gogh tabloları asılı, kitap okuyabileceğin sakin bir köşe, kalabalıktan kaçmak isteyen ruhlar için sığınak gibiydi.
Aslında yıllar önce içimde böyle bir tarafın olduğunu bilsem de, bunu ortaya çıkaran asıl kişi Fotoğraf Sanatçısı olmuştu. Onun dingin ruhu beni de dinginleştirmişti. Zamanla, hareketli yanım yanında bir de sessizliği seven bir yanım gelişmişti. Ve çoğu zaman bu iki yanımın çatışmasına şahit olurdum.
Kazanan olmazdı. Yorgun düşen hep ben olurdum.
Bugün yine o kavga vardı içimde. Çünkü o yanımda olmadan, ruhum eksikti. İçimdeki parçalar, onun farklı kişiliklerine ihtiyaç duyuyordu. Günün sonunda, bu ihtiyacı karşılayamadığı için bilinçaltım onun yerine geçecek bir karakter yaratıyor, boşluğu öyle tamamlamaya çalışıyordu. Ama bu çözüm sadece daha büyük bir yıpranmışlık getiriyordu.
Evet, beni değiştirmişti. Yıllar içinde bambaşka biri olmama neden olmuştu. Ve bunu ilk fark edenler, en yakın arkadaşlarım olmuştu. Bu değişim, bitmeyecek gibiydi. Ta ki, tamamen onun gibi olana kadar.
Ama onu bulduğumda gerçekten bitecek miydi bu yorgunluk? İçimde süren savaş duracak mıydı?
Asıl soru belki de şuydu: Ben onu gerçekten bulabilecek miydim?
Güneşin en tepede olduğu o saatler, kafenin en sessiz anlarıydı. Bir fincan çay alıp oturduğum masadan yoldan geçen insanlar boş gözlere bakmaya başladım. Ve o boş bakışlar, yine onu getirdi aklıma.
Sessizce oturduğum masada, belki bir köşeden çıkıp gelirdi. Ben başımı çevirirken onun çoktan bana baktığını görürdüm. Yüzünde o tanıdık tebessümle beni yeniden etkisi altına alırdı. Kalbim yeniden hızla çarpmaya başlardı. Dayanamaz, kafeden fırlayıp ona koşardım.
Karşı karşıya geldiğimizde, her zaman olduğu gibi beni beklemezdi. Ben bir adım atardım, o iki. Hep öyleydi. Yan yana gelene kadar bu adımlar bir ritme dönüşürdü. Yanına vardığımda tereddütsüz boynuna sarılır, tuttuğum gözyaşlarımı özgür bırakırdım.
Belki o zarif eller, o sürekli fotoğraf makinesi taşıyan eller bu kez sadece ellerimi tutardı. Belki kulağıma ne kadar özlediğini fısıldardı. Belki de, 'Bir daha seni bırakmayacağım,' derdi. Söz verirdi. Ona neden bu kadar geç kaldığını sormazdım. Hiç aklına gelmedim mi, demezdim. Beni neden aramadın, neden bulmadın diye kızmazdım. Yalnızca sarılırdım. Ve içimi onun kokusuyla doldurup artık geçmişin geride kaldığına kendimi inandırırdım.
Ama ya... Ya ona sarıldığım için bana kızarsa? Bunca zaman beni hiç merak etmediğini söylerse? Ya çoktan unutmuşsa? Ya artık başka bir hayatı varsa?
Neden? Neden hayal kurarken bile, en kötü olasılıkları düşünmek zorunda kalıyorum ki?
Kısa bir süreliğine kafeden dışarı çıkıp kalabalık insanların arasında zihnimi susturmaya çalıştım. Derin bir nefes aldım. Hislerimin karşılıksız olmasından korkuyordum. Yıllarca içimde büyüttüğüm duyguların, boşluğa karışıp yok olmasından... Onu bir daha görememekten... Ve hayatımın geri kalanını, onu düşünmeden, onsuz bir umuda tutunmadan yaşamaktan.
İstemiyordum. Onun hep orada kalmasını istiyordum. Benim için siyah beyaz bir fotoğraftı o. Onu, o karelerin içine sakladım hep.
Bir yaşlı çiftin, zamanla sararmış bir albümünden geçmişine bakması gibi... İçinde hem hüzün hem de kocaman bir sevgiyi taşıyan o karelere. Zaman geçse de, o görüntüler bende hep taptazeydi. Siyah beyaz olsa da, ben zihnimde ona renk katıyordum. Her seferinde.
Biraz yürüdüm,sonra yeniden döndüm kafeye. Yeni gelen müşterilerle ilgilendim. Ve yalnızca akşamın gelmesini bekledim.
Artık bedenim bu yorucu hayata alışmıştı. Ama ruhum... Her gün aynı döngünün içine kaybolmak beni bitiriyordu. Hiçbir şeyi değiştiremiyor olmak... İşte bu, en yıpratıcı olandı.
Yarın için çalışanlara, benim yerime kafeye bakacak birinin geleceğini söyledim. Belki de artık kasada duracak tecrübeli birini işe almanın zamanı gelmişti. Ailem şehir dışına çıktığından beri kafenin tüm sorumluluğu omuzlarımdaydı ve neredeyse tüm zamanımı burada geçiriyordum. Yapılacaklar listeme bu konuyu da ekledim. Sanırım düzenli maaş ödeyebilecek duruma gelmiştim.
Akşama doğru, her günkü buluşma geleneğimizi sürdürmek için arkadaşlarım birer birer kafeye gelmeye başladılar. İlk gelen Ravza'ydı. İşinden çıkar çıkmaz uğradığı ilk yer her zaman burası olurdu. Ona özel yaptığım kahveyi hazırlayıp bardağa koydum, yanına gidip masaya bıraktım ve karşısına oturdum.
Ravza, lise yıllarından beri hayatımda olan en eski arkadaşımdı. Beni en iyi anlayan ve en çok anlaştığım kişi. Benden biraz kısaydı, kilolarımız ise neredeyse aynıydı. Tarzımız birbirine çok benzerdi: bu yüzden birlikteyken dikkat çeker, 'Siz kuzen misiniz?' sorularını sık duyardık.
Ravza'nın gerçekten güzel bir yüzü vardı. Dolgun dudakları, hoş bir burnu ve omuzlarına dökülen kıvırcık saçlarıyla dikkat çekerdi.
"Bunu nasıl yapıyorsun bilmiyorum ama kahve gerçekten harika," dedi, bir yudum aldıktan sonra. Elimi çenemin altına yerleştirip gülümsedim. "Çünkü benim elimden çıktı," dedim, yarı ciddi, yarı şakayla.
"Saçların her geçen gün daha da güzel oluyor. Hani eskiden çok kabarıyor diye şikayet ederdin ya," dedim. Parmaklarının arasına bir tutam saçını aldı, severe gibi baktı. Gururla konuşmaya başladı. "Bu hale getirmek için çok para harcadım. Ama güzel sonuçlar için değdi."
Gülümsedim. Yıllardır onun saçlarına hayrandım. Benim dalgalı saçlarım vardı ama kıvırcık saçlara hep aşkla bakmışımdır. Ve bence Ravza, bu konuda gerçekten çok şanslıydı.
Sohbetimiz Cemre'nin gelişiyle bölündü. Sarılırken yüzündeki ifadeden duygusal bir şeyler düşündüğü belliydi.
"Gerçekten... Kızlar biz ne ara bu kadar büyüdük?" dedi. Koltuğa yerleşirken "Buraya gelirken düşündüm. Daha birkaç yıl önce üniversitede sınavlara çalışmak yerine kafelere gidip otururduk... Şimdi Derin'in kafesinde oturuyoruz," diye yüzünde taşıdığı duygusallığın sebebini bize açıklayarak.
Gerçekten, yıllar ne kadar çabuk geçmişti. Cemre'yle üniversitede tanışmıştık. O yılların bana kattığı en güzel dostluklardan biriydi. Gülümsedim. "Derin derslere son dakikaya kadar çalışmazdı, bir gün önce açar, çalışır ve geçerdi! Gerçekten bunu nasıl başardın?" dedi Ravza, hâlâ aynı şaşkınlıkla. Omuz siktim. "Çok basit. Sadece geçer not alacak kadar çalışmak yeter," dedim sanki hâlâ o günlerdeymişiz gibi.
O zamanlar daha rahattım. Henüz Fotoğraf Sanatçısı ile tanışmamıştım. Hayatım onu düşünerek geçmezdi. Ders çalışmaktan nefret ederdim.
"Ben günlerce çalışmama rağmen senden anca bir iki puan fazla alırdım. Kopya çekiyordun değil mi?" Cemre'nin gözleri kısılmıştı. Gülmeye başladım. Gülmeye başladım. Başımı hayır anlamında salladım. "O sınavları nasıl geçtiğimi gerçekten hatırlamıyorum."
Kahkahalar havada uçuşurken, kapıdan Efil ve Ümran girdi. Kadro tamamlanmıtı. Bir süre gündelik şeylerden konuşup gülüştük. Sonra Ümran, birden heyecanla bana döndü.
"Yarın saat birde unutma! Ve lütfen bu sefer alıcı gözüyle bak. Adam çok iyi, bundan daha iyisini bulamazsın."
İç çektim. Yarınki randevuya gitmek istemiyordum. Tuhaf bir iç çatışma yaşıyordum: Sanki birini aldatıyormuşum gibi. Halbuki ortada kimse yoktu. Yıllarca platonik olarak sevdiğim ve bir kez bile olsun görmediğim Fotoğrafçı dışında. Ama çoktan kabul etmiştim bile, şimdi geri adım atamazdım.
Başımı istemsizce salladım. "Tamam, tamam. Şimdiden ayarladım işimi. Ama benim yokluğumda kafeye kim bakacak?"
Ümran gözlerini devirip başını yana eğdi. "Sen ciddi misin?" Sonra gülümsedi. "Merak etme. Kafeye ben bakarım. Daha önce de çok baktım zaten."
Gerçekten de, sırf bu tür randevulara gidebileyim diye benim yerime çalışmayı dert etmezdi. Ümran son ez beni tembihledikten sonra sohbetimize kısa bir süre daha devam ettik. Bugün özel bir mesele olmadığından konuşmalarımız her zamankinden erken sona ermişti. Efil, son zamanlardaki ağrılarından şikâyetçiydi: bu yüzden ilk ayrılan o oldu. Ümran da hiç düşünmeden onunla birlikte kalktı."
Nişanlım beni bekliyor, sinemaya gideceğiz. Yarın on ikiden önce kafeye gelirim ve seni gönderirim. Ama çok güzel hazırlanmalısın, tamam mı?"
Başımı bıkkın bir şekilde salladım. "Anladım... Öyle yapacağım." Giderken bana son kez uyarı niteliğinde bir bakış attı, sonra nişanlısının yanına doğru uzaklaştı. Ravza ve Cemre ile yeniden yalnız kaldığımızda beklediğim gibi, içlerinde tuttukları endişeyi dile getirdiler.
"Bundan gerçekten emin misin, Derin?" Başımı eğdim. O an, içimde eski bir sızı canlandı. Fotoğraf Sanatçısı tekrar aklımdaydı. "Bilmiyorum," dedim kısık bir sesle Cemre'y cevap vererek, kısık bir sesle. "Bazen gerçeken diyorum ki... Eğer beni görmek isteseydi, şimdiye kadar çoktan gelirdi, değil mi? Belki de artık önüme bakmam gerekiyordur."
İkisi de bana sessiz, karamsar bakışlarla baktı. Ortamdaki ağır havayı dağıtmak istercesine dudaklarımı büzüp bir tebessümle neşelenmeye çalıştım.
"Hadi ama! En iyi siz biliyorsunuz yıllardır onu nasıl beklediğimi. Ama Ravza, Cemre... Artık hayatıma devam etmem gerekmiyor mu? Belki bu sefer, kendime bir şans vermem gerekiyordur."
Ravza başını hafifçe salladı. "Bak! Yine tanımadan etmeden karar veriyorsun. Önce adamla görüş. Sonra ne düşüneceğine karar verirsin. Eğer kötü biriyse, Fotoğraf Sanatçısı'nı beklemeye devam etmek daha iyi."
"Ravza doğru söylüyor, Derin," dedi Cemre ciddi bir ifadeyle. "Hemen sonuca varma. Biz o adamı sadece fotoğrafta gördük. Ümran'ın seçtiği kişilere gelince... açıkcası ben pek güvenmiyorum. Zaten sürekli sana birilerini bulmaya çalışması da ayrı bir olay."
Bu konuda ona tamamen katılıyordum. Ümran, yıllardır sanki kendi görevindeymiş gibi beni biriyle tanıştırmak için elinden geleni yapıyordu.
Başımı salladım. Ellerimi yumruk yaparken "Tamamdır. Yarın o adamla görüşeceğim. Sonra ne olacağına karar veririm," dedim. İkisi üzerinde bakışlarımı gezdirirken kalbim huzurla doldu. "Gerçekten... Yanımda olduğunuz için teşekkür ederim."
Aramızda duygusal bir an yaşanırken, Ravza beklenmedik bir sertlikle beni geri çevirdi: "Teşekkür etek bizim sözlüğümüzde var mı?" Başımı hayır dercesine salladım.
"Bunu teşekkür edesin diye yapmıyoruz. Bunu yapıyoruz çünkü seni seviyoruz." Cemre'ye doğru uzanıp elini sıkıca tuttum. Diğer elimi de Ravza'ya uzattım. "Sizi bulurken bütün şansımı tüketmiş olabilir miyim?"
Ravza hemen itiraz etti. "Bütün şansını o Fotoğraf Sanatçısı'nı bularak harcadın sen. Sadece anlattıklarında bile ona güvenip sevmeye başladım." Utanarak güldüm. Yine benimle dalga geçmeye başlamışlardı. Ama bu tatlı sataşmaların içinde bile hissettiğim şey açıktı, beni gerçekten seviyolardı. Kısa bir süre sonra onlar da fazla oyalanmadan kafeden ayrıldılar.
Onların gidişinin ardından kafenin kapanışı için hazırlıklara başladım. Bugün işlerimi daha erken bitirmeye karar verdim. Her zamanki kaju yeme alışkanlığımı bile erken saatte yaparken, içimde aynı sorular geçip duruyordu:
Yarın her şey yolunda gidecek miydi? Ve ben... Fotoğraf Sanatçısı'nı gerçekten unutabilecek miydim?