Sabah kafenin işleriyle hızlıca ilgilenmeye başladım: Ümran gelmeden çoğunu halletmek istiyordum. Ona sadece birkaç saatlik bir yük bırakacaktım ama yine de her şeyin yolunda olduğundan emin olmak istiyordum. Saat henüz 11 olmadan çıkageldi. Daha ben bir şey demeden, beni neredeyse kolumdan tutup kafeden kovdu. Eve gidip güzelce hazırlanmalıymışım. Onu dinleyip eve döndüm.
Dünden hazırladığım kıyafetleri giyerken, seçtiklerimin doğru tercihler olup olmadığını tekrar tekrar sorguladım. Hava bugün oldukça güzeldi. İlkbaharın en güzel günlerinden olabilirdi. Sanırım biraz daha ince giyinmem problem olmazdı.
Siyah eteğim ve üzerime gri mevsimlik kazağımı geçirdim. Mevsimlik trençkotumu da aınca kombinim tamamlanmış olacaktı. Makyaj konusuna aşırıya kaçmadım ama eyeliner konusunda aynı şeyi söyleyemem. Belki yarım saat boyunca onunla uğraştım. Sonuncu seferde kendi kendime, 'Eğer bu da olmazsa bırakacağım, diye tehdit ettim ve işe yaradı. Sonunda düzgün bir çizgi çekmeyi başardım.
Başımı yaptıktan sonra, aynadan kendime uzun uzun baktım. Buluşma için içimde tuhaf bir heyecan vardı. Hem bir daha buluşmamı gerektirmeyecek bir adam olmasını dilerken hem de harcadığım zamana değmesini de istiyordum. Diğer buluşmalar aklıma gelince, bunun da koca bir başarısızlık ile sonuçlanmasını istemiyordum.
Hayatımmda ilk kez bu kadar yüksek bir mevkiye sahip biriyle görüşecektim. Başarılı bir iş insanı olacaktı karşımda. Acaba ciddi ve saygılı mı davranmalıydım, yoksa sıcak ve samimi mi? Başımı iki yana sallayıp kendime geldim.
"Hayır! Bu bir iş görüşmesi değil. Sadece kendim olmalıyım, hepsi bu."
Kombinime uygun kolye ve yüzük taktım. Aynadaki halime son bir kez göz attım ve çıkmaya hazır olduğuma karar verdim. Saat çoktan bire yaklaşmıştı. Ve elbette ilk buluşmada da geç kalan yine ben oluyordum. Bu huyum yıllardır değişmemişti. Kendime sinirlenip trençkotmu üzerime aldım, çantamı kontrol ettim ve nihayet evden çıktım.
Buluşmaya yarım saatten az kalmıştı ve ben anca yeni çıkıyordum. Düşünmeden bir taksi çevirdim ve şoföre gideceğim adresi verdim.
Taksi bekletmeden hareket etti ama benim içimdeki bekleyiş bir türlü geçmiyordu. Sürekli telefonuma bakıyor, saate göz atıyordum. Zaman hızla daralıyor, trafikse adeta inadına ağır ilerliyordu. Camdan dışarıya bakarken kendi kendime sormaya başladım: Onca yer varken neden şehrin en seçkin kafesinde buluşuyorduk? Daha sade, daha samimi bir yer seçemez miydik? Hatta neden benim kafeme gelmemişti ki?
Sonunda kafeye vardığımda saat çoktan biri geçmişti. Telaşla içeri girip gözlerimi gezdirdim. Benden önce gelip gelmediğini bilmiyordum. Keşke Ümran'dan numarasını isteseydim, diye düşündüm bir an. Ama hemen ardından kendime hak verdim. Eğer bu ilk ve son görüşmemiz olacaksa, numaramın onda olması gereksiz olurdu. Evet, bu kararı vermekte haklıydım.
Göz gezdirdiğim masalar arasında tek başına oturan kimse yoktu. Demek ki henüz gelmemişti. Boş bir masaya yerleştim, sakinleşmek için nefes alarak beklemeye başladım. Saat bir bucuğa yaklaşırken bir garson geldi. Gülümseyip birini beklediğimi söyledim. Garson uzaklaşınca tekrar yalnz kaldım ve elime telefonu aldım. Sosyal medyada gezinmeye başladım.
Akış ekranında yeni yüklenen görseller vardı. Uzun süredir takip ettiğim Van Gogh temalı hesap yeni bir gönderi paylaşmıştı. Ekrana odaklandığım anda, zihnimde istemsizce Fotoğraf Sanatçısı belirdi.
Onu sadece bir ay tanımıştım. Sadece bir ay... Ama o ay, beni altı yıl süren bir bekleyişe mahkûm etmişti. Altı yıl boyunca ondan asla vazgeçmemiştim. Ama artık bu şekilde düşünemiyordum. Zaman geçiyor, ben yaşlanıyordum. Ailem geldiğinde, muhtemelen beni biriyle evlendirmeye çalışacaklardı. Belki de hiç gelmeyecek bir adamı bekleyerek yıllarımı geçirmiştim.
Annemle babam, şu ana kadar bekar oluşumdan pek endişelenmemişlerdi. Özellikle babam ne kadar geç evlenirsem o kadar mutlu olurdu. Ama yine de eminim, içten içe, bir yuva kurmamı istiyordu.
Ah, Fotoğraf Sanatçısı... Yıllarca bekledim. Yıllarca sadece bir umutla: 'Belki gelir.' Altı yıldır yerim değişmedi. Hep aynı yerdeydim. Belki bir gün bir şekilde beni bulur diye. Zaten yaşadığım şehri biliyordu. Üniversiteyi onun yaşadığı şehirde okumuş olmama rağmen, sadece o kısa sürede benimle ilgili her şeyi öğrenmişti. Ben de ondan birçok şey öğrenmiştim.
Ama sanırım... Her şey burada bitmişti. Çünkü geçen yıllar beni değiştirmişti. Beklerken içimde hem ona ait bir hayal kurmuştum hem de kendimi koruyan, daha sert biri haline gelmiştim.
Düşüncelerimin içinden ağır ağır geçerken kalın, tok bir sesle irkildim. "Kusura bakmayın, birazcık geç kaldım. Trafik kötüydü." Başımı kaldırdım. Karşımda resimdeki halinden bile çok daha etkileyici biri duruyordu. Koyu gri bir takım elbise giymişti. Saçları dikkatlice şekillendirilmişti. Beyaz teni aydınlık bir ışıltı yayıyordu Kaşları bile itinayla şekillendirilmişti.
Gülümsedim. Daha doğru çalıştım. "Merak etmeyin, ben de yeni geldim." O da gülümseyerek dişlerini gösterdi. Yüzündeki telaş, rahatlamış bir yüz ifadesine dönüşmüştü.
"Lütfen kendimi tanıtmama izin verin," dedi. "Ben Hakan Köksoy. Bir kozmetik firmasında genel müdürüm."
Kozmetik sektöründe çalıştığı her halinden belli oluyordu. Türkiye'de onun gibi bakımlı erkeklerin hala var olduğunu görmek, içimi hem şaşkınlıkla hem de hoşnutlukla doldurdu. Sadece görünüşüyle bile takdiri hak ediyordu.
"Memnun oldum, Hakan Bey. Ben Derin Aksel. Küçük bir kafe işletiyorum."
Daha konuşmamız ilerlemeden önce nazikçe öneride bulundu. "İlk olarak bir şeyler sipariş edelim mi? Ne yemek istersin?" Garsonu çağırırken bana dönüp sormuştu bunu. Aslında biraz acıkmıştım. Menü önümüze geldiğinde sayfaları çevirip göz gezdirdim. Canım spagetti istiyordu.
"Sanırım spagetti alacağım. Henüz hiçbir şey yemedim."
Başını sallarken gülümsemesi çoğaldı. "Ne tesadüf! Ben de spagetti yemeyi düşünüyordum." Siparişler verildikten sonra sohbetimiz kaldığı yerden devam etti.
"Demek bir kafeniz var... Ne güzel! Hep bir kafe açmak istemişimdir ama hayat şartları, işte, o fırsatı hiç vermedi bana."
Başımı onaylarcasına salladım. Kafem küçüktü, ama bana yetiyordu. "Sanırım herkesin hayalinde bir gün kendi kafe ya da kitapçısını açmak vardır. Ben hayalimi gerçekleştirdim."
Cümlemi hafif bir gülümsemeyle bitirdim. Ardından ikimiz de bir süre sessiz kaldık. Saki konuşacak yeni bir konu arıyorduk.
"Ailenizle mi yaşıyorsunuz?" diye sordu.
Evet, ama şu an Karadeniz turundalar. Yaklaşır bir haftadır evde yalnızım."
Yeniden kısa bir sessizlik oldu. Bu sessizlik uzayacak mı diye düşünürken gözlerim yeniden ona kaydı. Cildi olağanüstü pürüzsüzdü. Nasıl olur da bir erkek benden daha iyi bir cilde sahip olabilirdi?
O sırada ben telefonumu masanın kenarına koyarken, o konuşmaya başladı. "Cildiniz çok kuru görünüyor. Hiç bakım yapmıyor musunuz?" Bakışları elimde sabitlenmişti. Soru doğrudan ama kırıcı olmadan sorulmuştu. İçimden bakım rutinim geçti. Evet, cildim oldukça dengesizdi. Krem hayatımın vazgeçilmeziydi. Ellerimi hafifçe kaldırıp yanıtladım.
"Ne kadar çok nemlendirici sürersem süreyim, belli dönemlerde kuruyup soyulmaya başlıyor. Sanırım yine o dönemlerden birindeyim. Bir iki hataya kendine gelir."
Bu durum özellikle mevsim geçişlerinde başıma gelirdi. Sadece ellerimde değil, yüzümde de olurdu.
"Cildiniz çok hassas sanırım. Böyle durumlar için özel ürünler denediniz mi?"
Başımı evet anlamında salladım. "Kullanıyorum, ama son bir haftadır kendime pek vakit ayıramıyorum. Mutfaktaki arkadaş yardıma ihtiyaç duyunca bir saat boyunca elim sudan çıkmıyor. Bu da cildimi daha kötü etkiliyor."
"Anlıyorum," dedi başını sallayarak. "İşiniz yorucu olabilir ama kendinizi unutmamalısınız. Siz her şeyden daha önemlisiniz. İzin verirseniz, üretimini yaptığımız bir kaç ürünü size göstermek isterim. Şimdiden birkaç parça aklımda canlandı bile."
Bakımlı olmayı her zaman sevmişimdir ama bakım ürünleri konusunda çok bilgili sayılmazdım. Günlük hayatın koşuşturmacasında kendime bile zor vakit ayırırken kozmetik ürünlere ayıracak zamanım kalmıyordu. Nazikce başımı eğdim ve tebessüm ettim.
"Bilgilerinizi duymak isterim. Sonuçta bir genel müdürseniz, eminim bu konuda çok deneyimlisiniz."
Konuşmayı garsonun yemekleri getirmesi böldü. Sunumlarını yaptıktan sonra, "Afiyet olsun," diyerek yanımızdan ayrıldı. Hakan yemeye başlarken konuşmasına devam etti.
"Bakım sadece kadınlara özgü değil. Erkeklerin de bu konuda özenli olması gerektiğini yıllar içinde çok iyi öğrendim. Bu işin içindeyim ve kendime, çoğu kadından daha fazla bakım yaptım. Bu yüzden yüzüm ve bedenim bu kadar kusursuz. Kendime özen göstermeyi seviyorum."
Sesi, kendisine olan hayranlığını açıkça ele veriyordu. Anlatıken öyle bir özgüvenle konuşuyordu ki, onu dinlerken farkında olmadan başımı sallıyor, hak veriyordum. Kendisini sevmesi güzel bir şeydi. Erkeklerin bakım yapmaktan çekinmemesi gerektiğini savunması ise çok daha etkileyiciydi. Belli ki şu anki mevkiine büyük bir gururla sahipti.
"İlk yıllarda sadece annemin el kremini kullanıyordum. Ama zamanla bu işin ne kadar kapsamlı olduğunu fark ettim. Daha iyisini aramaya başladım. O zamanlar 17 yaşındaydım. Çevremdekilerden çok farklıydım. Okuldan sonra kozmetik dükkanına gider, araştırmalar yapardım."
Geçmişiyle alakalı konuşmaya başladığında onu yarım yamalak dinliyordum. Kendisini bu kadar çok seven birisi ile ilk defa karşılaşıyordum.
"Sonunda üniversite tercihlerimi bile bu alan üzerine şekillendirdim. Sonrasında her şey kendiğinden gelişti. Bugün piyasada olan birçok ürün benim fikirlerimle şekil buldu. Şu an birçok kadının makyaj çantasında yer alan ürünlerden biri benim fikrimdi."
Anlatırken yemeği unutmuş gibiydi, neredeyse hiç dokunmamıştı. Ben ise tabağımı neredeyse bitirmiştim.
"Bu alana çok erken yaşta ilgi duymanız etkileyici. Bir erkek olarak bu sektörde yer almak büyük cesaret ister. Görünen o ki, ön yargıları kırıp çok güzel yol katetmişsiniz."
Ağzındaki lokmayı hızlıca yutmaya çalıştı. "Sizin bunu anlamanız çok değerli. Çünkü kozmetik ürünlerle ilgilenen erkekler hala toplumda önyargıların hedefi oluyor. Ben de lisede aynı şeyleri yaşadım. Ama hayalin varsa, hiçbir şey seni yolundan döndüremez."
Şimdi hayaller üzerine konuşuyorduk. Sohbetimiz, daha önceki buluşmalarımdan çok daha derin ve anlamlıydı. Onun bana doğru yayılan enerjisini hissedebiliyordum. Sanırım bu adam, düşündüğüm gibi bir zaman kaybı değildi. Her şey için erken olsa da, bu ilk izlenim karar vermek için yeterince güçlüydü.
Biraz gergin ama içten bir gülümsemeyle, "Özür dilerim," dedi. "İnsan sevdiği şeyleri anlatmaya başlayınca, özellikle de karşısında anlayan biri varsa, kendini durduramıyor."
Onu anlıyordum. İnsan özel bulduğu şeyleri, ancak anlayışla karşılanacağını bildiği kişilere anlatırdı. Sanırım bu yüzden bana bu kadar çok şey anlatıyordu.
"Bu doğru," dedim. "Bizi anlayan insanlar nadir bulunur ve onlarla yapılan sohbetler çok kıymetlidir." Ela gözlerinde bir parıltı belirdi. Bu durumdan memnun olduğu her halinden belliydi.
Boşalan tabağımı önümden hafifçe ittirdim. İçeceğimin kalanını yudumlarken sözü değiştirdi. "Benim hakkımda fazlasıyla konuştuk. Peki ya siz? Neler yapmaktan hoşlanırsınız?"
Sorusunu düşündüm. "Üniversiteyken bir yardım derneğine üyeydim. Dernekle birlikte birçok farklı yere gittim. Ama kafemi açınca aktif üyeliği bırakmak zorunda kaldım. Yine de hâlâ maddi destek sağlamaya çalışıyorum."
Sözlerime şaşkınlık ve hayranlıkla karşılık verdi. "Bu gerçekten etkileyici. Hayatı yaşama biçiminiz çok değerli ve derin. Peki hiç yurt dışına çıktnız mı?
Başımı sallayarak cevapladım. Zihnimin tozlu raflarından Somali beliriverdi. "İlk gittiğim yer Somali'ydi." Şaşkınlığı daha da arttı. Ellerini hafifçe çırparak beni işaret etti.
"Somali mi? Gerçekten örnek alınacak bir insansınız. Böyle uzak bir yere gitmek, hele ki şartları hepimizin malumu olan bir yere gitmek, büyük cesaret ister. Sizi tüm kalbimle tebrik ediyorum."
Beni överken biraz utanmışım. "Ah, gerek yok gerçekten..." dedim, ama istemsizce gülümsüyordum. O ise durmadı. "Gerçekten öle. Ben oraya gitmeye cesaret edemezdim. Muhtemelen gitmezdim de."
O an zihnimin kıyısından Fotoğraf Saantçısı belirdi. Gülümseyen yüzüyle el sallıyordu. 24 yaşında, hem yardım etmek hem de fotoğraf aşkını yaşamak için Somali'ye giden bir adamdı. Bu onun için ilk bile değildi. Zamanında birlikte kaybolduğumuz o günlerde, Somali'yi ne kadar sevdiğini anlatmıştı. Bu hatıra yüzümde tatlı bir tebessüm oluşturdu.
"Zaten o zamanlar aldığım ani bir kararın sonucuydu," dedim. "Ama gittiğim için hiç pişman olmadım." Bu kararım sayesinde beni şu anki kişi yapan insanla tanışmıştım. Ruhum istediği değişimi, asıl onun sayesinde yaşamıştı.
"Peki ya siz," diye sordum. Kafamdan Fotoğrafçıyı uzaklaştırmaya çalışarak. "Hiç yurt dışına çıktınız mı?"
"Evet, hem de sık sık. Neredeyse her yıl beş yada altı kez... Ama hepsi iş içindi. Kendi isteğimle değil."
Oldukça yoğun bir işte çalışıyor olmalıydı. İş seyahatine çıkan birini yakından görmek hala beni şaşırtıyordu. Demek gerçekten çıkanlar vardı. Sohbetimiz, birkaç farklı konuya değinerek sürdü. Zaman su gibi akıp giderken, o bir anlığına telefonuna göz attı. Ardından kalkmamız gerektiğini anladım.
Diğer zoraki görüştüğüm kişilerin aksine, Hakan'la geçirdiğim zamandan hiç pişmanlık duymuyordum. Hesabı ödedi, birlikte kafeden çıktık. Arabasına doğru yöneldi. Sahip olduğu şeyler gibi kendisi de fazlasıyla görkemliydi. Saygı uyandırıyordu.
"Lütfen, size bahsettiğim kozmetik mağazasına gidelim. Günü hemen bitirmek istemiyorum," dedi.
Benimle biraz daha vakit geçirmek istediği belliydi. Nazikçe davrandığı için onu kıramadım. Davetini kabul ettim. Arabaya binerken kapıyı benim için açtı. Ardından o da yerini aldı ve yola koyulduk.
Çok geçmeden arabayı durdurdu. Büyük bir mağazanın önündeydik. Sadece dışarıdan bakıldığında bile, 'Ben pahalıyım,' diye bağıran bir yerdi. Normal şartlarda buraya tek başıma asla gelmezdim.