Yüzüne kaçamak bir bakış attım. Sakin bakışları üzerimde geziniyordu. Dudaklarında ki tebessüm, onu tanıdığım andan beri beni düşüncelere maruz bırakan yine maskenin bana gönderdiği tebessüm müydü? Yoksa gerçekten içten bir tebessüm müydü?
"Su ister misin?"
Sorusu ile başımı hevesle salladım. Tüm bu yaşadıklarımdan sonra bedenimin en çok ihtiyacı olan bir suydu. Çantasına uzandı, bir şişe su çıkardı ve bana uzattı. Düşünmeden alıp kapağını açarak içmeye başladım. Damağım çöl gibi kurumuştu. Su boğazımdan akarken o konuşmaya başladı.
"Suyu ben daha önce içmiştim ama... Senin için sorun olmaz herhalde?"
Sözleri zihnimde yer ettiğinde su içmeyi bırakmıştım. İrileşmiş gözlerimle ona bakarken iğrenme duygusu ile öksürükler eşliğinde şişeyi kendimden uzaklaştırdım. Boğazıma kaçan su tanesi yüzünden öksürüğüm devam ediyor, gözlerimi yaşartıyordu.
"Senin miydi? Neden en başında söylemedin?" dedim, panikle. Şişeye baktım. Sonra ona. Kalbim hızla atıyordu. Tüm vücudumu garip bir tiksinti kapladı. Hayatımda ilk kez, başkasının içtiği sudan içmiştim. Bu durum iğrenç hissettiriyordu.
O ise sanki benimle şakalaşıyor gibi kıkırdadı. "Şaka yapıyorum. Hiç kullanmadım." Gözlerimi, onun gözlerine diktim. Ufak bir göz kırpışı ile beni sakinleştirmeye çalıştı. Rahatlamıştım ama aynı anda kızgın ve utanmış da hissediyordum. Saçma bir şeye bu kadar tepki verdiğim için sinir oldum kendime.
"Acıktın mı? Seni yeni keşfettiğim bir yere götürebilirim," dedi, tonu nazikleşmişti. Bu sözler, açlık ile savaşan boş midemi hatırlatmıştı bana. Şu an duyduğum en güzel şeydıi. Başımı hızlıca sallayarak "Lütfen götür," diye bir ricada bulundum. Bugün onun benim kahramanım olma günüydü. Ondan kaçındığım tüm o günlerin aksine bugün herkesten daha yakındı bana.
Elini havaya uzatıp "Elin," dedi. Başta ne demek istediğini anlamadığım için yüzüne baktım. Sanki buraya gelene kadar onun elini tutan ben değilmişim gibi bunu yapma nedenini algılamaya çalışıyordum.
"Neden?"
"Tekrar kaybolabilirsin."
Kısaca bana basit bir neden sunarken benimle dalga geçtiğini hissettim. Somurtarak kollarımı birbirine bağladım. "Buna gerek yok. Çünkü tekrar kaybolmak gibi bir düşüncem yok." Bunca zaman yaşadığımız bu yakın temas fazlasıyla yeterdi. Şimdi onun elini tutup yürümek beni fazlasıyla utandırıyordu. Hele ki bana çocuk gibi davranma düşüncesi beni daha fazla sinir etmişti.
"Peki öyleyse," dedi yürümeye başladığında. Adımlarımı onunla birlikte atarken istemsizce giydiği gömleğin ucunu yakaladım. Bunu neden yaptığımı bilmiyordum fakat ondan uzak durmak istemiyordum. Bu şekilde onu tutmak beni güvende hissettiriyordu. Elini tutmak ise kendimde büyük tabularımı yıkmanın verdiği korku ile yapmak istemiyordum.
Onu tuttuğumu hisettiğinde dönüp omzunun üzerinden bana baktı. Yüzüne kaçamak bir bakış atarken içimdeki utangaç Derin beni ele geçirmişti. Bakışları yüzümde dolaştıktan sonra elime kaydı ve dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Bu tebessüm bana nadir gelen gerçek hissi oluşturan bir tebessümdü.
Bir süre daha yürüdük. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Buraya sabah erkenden gelmiştim fakat saatlerdir delice şeyler yaşıyordum. Güneş en tepemizde kavurucu sıcaklığı ile bize ulaşıyordu. Güneş ile birlikte çevremizde ki insanların sıcaklığı ile iyice bunalmış hissediyordum. Bacaklarım hala sızlıyordu ve oturup dinlenmek istediğini bana söylüyordu.
Onu takip ettiğim süre boyunca sessizlik içerisinde ilerledik. Bazen bu sessizliği bozup bozmama konusunda kararsız kalıyordum fakat hem sıcak hem de yorgunluk ile sesim çıkmıyordu. O da bir şeyler söylemek yerine etrafına bakınıyordu. Şu an birlikte yürüdüğümüz yolda çarşıyı izlemek, öğrenmek bizim konuşmadan iletişim kurduğumuz bir andı. Bu özel hissettiriyordu.
İlk defa birisi ile iletişim kurmadan sessiz dakikalar geçiriyordum. Ve bunu bozmak istemediğime karar verdim.
Bir süre sonra küçük, yöresel lokantaya girerken öğle ezanı okunmaya başlamıştı. Sanırım şu an saat bir civarıydı. Şimdi ise sokaktaki insanlar namaz kılmak için sokağın ucunda ki camiye hareket etmeye başlamıştı.
Lokantanın içi sıcak ve samimiydi. Masalardan birine oturduk. Yanımıza gelen adamla birkaç kelime konuştuktan sonra siparişleri getirmek için içeri gitti. Ezan bittikten sonra dışarıya gelen Kuran okuma sesleri bize kadar ulaşıyordu. Bu durum yaşadığım yere benzerlik gösteriyordu. Bir şey hariç. Ezan, Türkiye'de ki gibi makamla değil düz fakat güçlü bir sesle okunuyordu. Oturduğumdan beri acıyla titreyen bacaklarımı rahatlatmak için yumruk yaparak hafifçe vurmaya başladım. Evet yorgundum ama içimde huzurlu bir gevşeme vardı. Burada, onun yanında... Kendimi uzun zamandır hissetmediğim kadar iyi hissediyordum.
"Geri dönüş yolunu hatırlıyor musun?"
Sesimde şüphe vardı. O kadar çok koşmuştuk ki yön duygum tamamen kaybolmuştu. Otelden ne kadar uzaklaştığımızı bilmiyordum.
Yüzünde belirsiz bir gülümseme belirdi. "Şey... Aslında ben de kayboldum. Ama merak etme. Biraz daha dolaşırsak nerede olduğumu hatırlarım." Ciddi olup olmadığını anlamak için yüzünü izledim. İfadesiz yüzü ile duyguları tam okunamayan bu adama baktığım dakikalar sonunda düşünmeden edemedim. Şaka mı yapıyordu? Yoksa ciddi miydi?
"Nasıl yani? Gerçekten kayıp mı oldun?"
Başını beni ikna etmek için hareket ettirirken peçetelikten bir peçete aldı ve oynamaya başladı. "Yani gerçekten kayboldun ama bir o kadar da rahatsın. Nasıl?" Şaşkınlıkla onu anlamaya çalıştım. Ben kaybolduğum zaman kafayı yemiş bir şekilde oradan oraya sürüklenmeye başlamıştım. Üzerine neredeyse tüm param çalınacaktı. Fakat o umursamaz bir şekilde omuz silkti, sonra gözlerini gökyüzüne çevirdi.
"Çünkü kayboldunda..." Sanki doğru cümleyi kurmak için çaba harcıyor gibi düşüncelere daldı. "Aslında en güzel şeyler o zaman olur," dedi dudaklarının arasından nefesini dışarıya verirken nadir anlarda ki tebessümünü göstererek.
"Etrafına bakarsın, kendini öğrenirsin. Daha önce farkında olmadığın şeyleri fark edersin." Peçeteden bir parça kopardı ve onu izlemeye başladı. Sakin sesi bunu söylerken gerçek kişiliğini bir kez daha bana gösterdiğini hissettim. "Ben, bazen bilerek kayboluyorum. Ve günün sonunda evime, yaşadığımı hissederek dönüyorum."
Sustu. Cümlesini tamamladığında utangaç bir kare gülüş gösterdi. Sanki bu tarafını göstermemesi gerekiyormuş gibi gözlerime bir an olsun bakmıyordu. Sürekli benden kaçırıp duruyordu.
Onu dikkatlice dinlediğim süre boyunca bana yeni bir farkındalık uyandırmıştı. Hayata baktığımız pencerelerimiz farklıydı ve bu düşünce bana yeni bir pencere açmıştı. Onun bakış açısı ile günümü yeniden anımsadım.
Oysa ben... Hep bir yere yetişmeye çalışıyordum. Otele dönmekten başka bir şey düşünmemiştim. Yol boyunca hiç çevreme bakmamıştım. Özellikle o adamın peşinden gittiğimde sanki sonsuza dek kaybolmuş gibi hissetmiştim.
Şimdi bu düşünce ile istemeden hayatımı hatırladım. Belki de bugüne kadar birçok şeyi bu yüzden kaçırdım. Hayatın telaşına kapılıp durmadan ilerliyordum. Yaptığım tek şey herkesin yaptığı gibi durmadan bize gösterilen yolda koşturup durmaktı. Halbuki doğru olanı yaptığımı düşünürken belki de bu yüzden bu denli yorulmuştum, yaşamaktan hatta kendimden.
Fotoğrafçı, hayatı başka türlü yaşayan biri gibiydi. O, kalabalıkların içinde değil, onların dışında yaşıyordu. Kendine özgüydü. Her adımında yeni bir anlam arıyordu. Başkalarına benzeme derdi yoktu.
Bana kazandırdığı yeni bakış açısı ile ona olan düşüncelerim de büyük ölçüde değişmişti. Onun hakkında düşündüklerimi onunda duymasını istedim. Bunları içimde saklamak istemedim.
"Nasıl bu kadar farklı olabiliyorsun? Senin hakkında bir kaç düşünce zihnimde yer bulurken bir anda bu şekilde konuşuyor ve beni her defasında şaşırtıyorsun. Sonra birden..." durdum.
'Benim sana karşı aldığım önyargılarımı birer birer yıkıp seni daha fazla merak etmemi sağlıyorsun.'
Bunu ona söyleyemedim. Bu sözler dudaklarımın arasından bir nefes olarak çıktı sadece. "Sona birden beni derin düşüncelere sürüklüyorsun." Bakışlarımı ona çevirdiğimde beni uzun uzun izliyordu. Bu kadar açık sözlü olacağımı ben bile bilmiyordum. Gülümsemeye çalıştım.
Her seferinde onun hakkında bir fikir oluştuyorudum ve her defasında o fikirleri yerle bir ediyordu. Düşünceleri, sıradan insanların söylediği şeylere hiç benzemiyordu. Beni rahatsız eden de, tam olarak bu meraktı belki de.
Bir an duraksadım. Şimdi fark ediyordum. Onu tanımaya çalışırken hep bir önyargıyla yaklaşmıştım. Bunu yaparken tanıştığım kişileri düşünerek yapıyordum fakat artık böyle yapmamam gerektiğini anlamıştım. Onun, tanıdığım hiç kimseye benzemediğini kabul ediyordum.
Sözlerimden sonra gülümsedi. "Farklı olmak kötü değil," dedi. "Farklı olan, seni düşünmeye zorlar. Merak uyandırır. Öğrenmek istersin. Farklı olmak iyidir."
Sözlerini, direk olarak sanki başka bir anlam aramam gerekmediğine dair benim için söylemişti. Kalbim anlamadığım bir duygu ile sıkıştı. Kaşlarımı istemsizce çattım. Sanki beni özellikle düşündürmek istiyordu. Hatta belki, kendisini merak etmemi istiyordu.
Ya söyledikleri sadece düşüncelerini paylaşmak değilse? Ya gerçekten... Benimle ilgiliyse? 'Hayır!' dedim kendime. 'Eminim, sadece yanlış yorumluyorumdur.'
Tam o sırada yemekler gelmişti. Bu atmosferin bozulmasında bana yardımcı olmak için. Adam masaya bir tabak koyarken hafifçe selam verdi ve arkasını döndü. Tabakta baharatlı pilav ve üzerinde kızartılmış tavuk parçaları vardı. Bir de yanına eklenen muz ile iyice şaşırmıştım. Muzu kaldırarak ona gösterdim.
"Muz mu?"
"Evet. Tamamen gelenek."
Başımı anlıyorum der gibi salladım ve yemeği merakla yemeye başladım. Baharat tadı yoğundu fakat lezzetliydi. Önümde ki bu farklı yemek aklımı dağıtmaya yetmemişti. Hala bana söylediği sözleri düşünüyordum.
Ne yaparsam yapayım, onu düşünmeden duramıyordum. Ve itiraf etmeliyim ki... Söyledikleri gibi merakımı bastıramıyordum. Yemek boyunca ara sıra bir kaç kelime konuşuyorduk. Bu daha çok yemek ve buranın gelenekleri ile alakalı olan konulardandı. Fakat sessiz kaldığım zamanlarda kendime kızıp, hala yanımda olan onu düşünmeye devam etmeyi kesmekti.
Son lokmayı ağzıma atarken daha fazla yiyemeyeceğimi bildiğim için muzu ona uzattım. Doyduğum için enerjim yükselmiş ve içimde garip bir huzur dolmuştu.
Tam kalkacakken, o klasik sahne yaşandı. Elini cebine attı ve hesap ödemeye yöneldi. Bahanesi ise başka bir gün ona bu borcu ödemem ile ilgiliydi. İstemsizce içten içe çığlık attım. Onunla tanıştığım günden beri hissettiğim tanıdık hissi yüzünden kaçmaya çalışırken, o ise benimle daha fazla yakınlaşmak istediği için fırsat kolluyordu. Gerçekten benimle ilgilendiği için mi böyle davranıyordu? Yoksa bugün yaşadığım talihsizliklerden ötürü beni rahatlatmaya mı çalışıyordu?
Ne düşüneceğimi bilmeden dışarıda, güneşten kaçarak bir gölgenin altında onu beklemeye devam ediyordum. Çok geçmeden elinde iki dondurma ile yanıma geldi. Gözleri yine aynı şekilde parlıyordu. "Evet," dedi, sesi neredeyse çocuksu bir neşeyle. "Geriye tek bir şey kaldı."
Elindekileri gösterdiğinde düşüncelerimi susturdum ve içimdeki kıpırtının beni ele geçirmesine izin verdim. Bu kadar küçük bir şey bile mutlu hissettiriyordu beni.
"Teşekkür ederim..." dedim usulca. Belki de sadece dondurma için değil; bugün için, bütün o destek için.
Başını hafifçe salladı. "Erimeden yemelisin," dedi. Dondurmalarımızı alıp yürümeye başladık. Bir süre etrafta dolaştık. Bu süre boyunca fotoğraf çekmeye devam etmişti. Kameranın hafızasını kaç tane kare ile doldurduğunu bilmiyordum fakat sıcak hava ile iyice bunalmıştım. Bir an önce otele gitmek istiyordum.
"Artık geri dönebilir miyiz?"
Gülümsedi. "Otelin yerini hemen hatırlamaya çalışacağım. Biraz daha sabret." Bu cevabı duyunca bir an duraksadım. Gerçekten doğru yolu hatırlayabilir miydi? Yemekten sonra yaptığımız tek şey etrafta dolaşmak ve onun fotoğraf çekmesini izlemekten başka bir şey değildi. Fakat yüzünde ki tebessüm güven vericiydi. Evet, ona güvenebilirdim. Bugün bu yönünü bana fazlasıyla göstermişti.
Caddelerin kalabalığından uzaklaşırken yeşillik bir alana vardık. Rüzgar hafif esiyor, insanların bir kısmı çimlere yayılmış sessizce oturuyordu. Bense dinlenen kişiler gibi kendimi çimlerin üzerine bırakmak istedim.
"Biraz dinlenelim," dedim parkı göstererek. "Hem senin için de iyi olur. Duyguları çekmeye devam edersin."
Bu sözle bana bakınca hafifçe güldüm. Biraz dalga geçmiştim onunla; çünkü bu fotoğraf işi bazen gerçekte fazla ciddi geliyordu. Ama diğer yandan gerçekten dinlenmek istiyordum. Ne kadar zamandır ayakta duran bedenim dinlenmek için can atıyordu. Sessizce bir ağacın altına oturdum, sırtımı gövdesine yasladım. O a hemen yanımda yerini aldı. Nefesi ağırlaşıyordu, omuzları az da olsa düşmüştü.
Bugün yalnızca benim için değil, onun içinde yorucu geçmişti. Belki de beni bulmadan önce saatlerce dolaşmıştı. Bu çıkarımı beni götürdüğü lokantadan anlayabiliyordum. Sürekli bir şeyleri aradığını, bugün bana söylediği o 'Bilerek kaybolma' düşüncesinden anlayabiliyordum. Bu yüzden bir şeylerin peşinden koştuğunun farkındaydım. Bunu yaparken de ne kadar yorulduğunu fark etmiyor muydu? Fotoğraf çekmeyi bu kadar çok mu seviyordu?
"Burası çok güzel bir yer... Buraya gelmekle kendime iyilik yaptım," dedi usulca. Sözleri rüzgâra karıştı ama gözlerindeki parıltı daha yüksek sesle konuşuyordu.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sessizlik rahatsız edici olacaktı, biliyordum. "Ben burada yaşayamam," dedim. O an için buraya geliş nedenimi unutmuştum. "Çok sıcak ve gelişim de çok az." Fakat Somali'ye dair net olarak hatırlayacağım, nemli yoğun ve boğucu sıcaklığı olacaktı.
Omuzlarını hafifçe silkti. "Buradan çok daha kötü yerler gördüm. İnan bana, burası gayet iyi."
Cevap vermedim. Sonra sessizlik geri geldi. Ara ara yükselen kuş sesleri, ağaçların rüzgarla birlikte hışırtısı, insanların mırıltı sesleri, yoldan geçen motor ve araç sesleri aramızda ki tek sesti şu an. O hissi yeniden yaşadım. Onun yanındayken konuşmak zorunda olmadığım hissi beni nedensizce mutlu etmişti. Sanki böyle sakince saatlerce otursak konuşmadığımız o zaman boyunca aramızda bir soğukluk veya dargınlık oluşmayacaktı. Bu sefer sessizlik kötü değildi benim için.
Geçen dakikalarla yorulan bedenim, iyice ağırlaşan göz kapaklarımla uyku hissi beni ele geçirmeye başlamıştı. Henüz tanıyalı bir hafta olan birisinin yanında bedenimin uyuşukluk hissi ile dağıldığına ilk kez şahit oluyordum. Başımı geriye yasladım, gözlerimi kısa süreliğine kapattım. Sadece birkaç saniyeliğine sadece dinlenmek istedim. Düşüncelerim ve etrafta duyduğum sesler hala uyanık olduğumu bana söylüyordu. Fakat ne zaman uykuya kaldığımı anlamadığım o anlardan çarpma sesi ile irkilerek uyandım.
Ne zaman uyuduğumu anlayamadan, gözlerimi sesin geldiği yöne çevirerek uyku halinden çıkmaya çalıştım. İleride iki aracın birbirine çarptığını ve sürücülerin bağırdığını fark ettim. Güneş son ışıklarını gösteriyordu. Gölgeler en son hatırladığımdan iyice uzamış ve uzaktan gelen başka bir ezan sesi ile vaktin ikindi olduğunu bana söylüyordu.
Doğrulmak istedim ama bacaklarımda garip bir ağırlık vardı. Önce uyuştuğunu sandım. Ama sonra başımı eğince onun, yani Fotoğrafçının başını dizlerime yasladığını gördüm.
Donup kaldım. Ne zaman... Nasıl...
Durduğum pozisyona bakınca muhtemelen ben de onun omuzuna yaslanarak uyuduğumu anlayabiliyordum.
Kalbim garip bir hızla atmaya başladı. Şimdi düşündükçe, tüm bu zaman boyunca öyle kalmış olmamız, utanç vericiydi. Onu hemen uyandırmak ve uyandırmamak arasında kaldım bir süre. Gürültüye bile tepki vermemişti; demek ki gerçekten çok yorgundu. Gözüm elinin altında ki makineye takıldı. Hala sıkıca kavrıyordu. Sonra çantalarımıza göz gezdirdim. Hepsi yerli yerindeydi.
Ama dürüst olmak gerekirse, çantalardan çok kameranın burada oluşu içimi rahatlattı. Onun için sadece bir eşya değildi o.
Kalabalık zamanla dağılmaya başladı. Polis olay yerine ulaştı. Artık hareket etme zamanımın geldiğini, sızlamaya başlayan bacaklarımdan anlamıştım. Yavaşça eğilip onu dürttüm.
"Hey... Uyansana..."
Parmağımı omzuna bastırarak onu sarstım. İkinci kez seslendiğim de uykudan ancak uyanabilmişti. Önce gözlerini ovuşturdu. Bir kaç saniye dizlerimin üzerine kıpırdandıktan sonra hızla yattığı yerden doğruldu. Göz göze gelmemeye çalışarak arkasını döndü, saçlarını düzeltti. Sanırım o da benim gibi ne yaşadığının farkına varması biraz zaman almıştı.
"Uyaya kalmışım... Hem de kucağında. Bu çok utanç verici," dedi, sesi biraz kısık, biraz tedirgindi.
Ben de en az onun adar utanmıştım. Hatta belki daha fazla. Sonuçta ben de onun omzuna yaslanmıştım. Ona kızamıyordum bile. Onun kadar ben de hatalıydım. İçimdeki Derin, kafasını ellerinin arasına almış, çöktüğü yerde sallanarak yaptığı şeyi sorguluyordu. Şu an bu utanç verici anıyı dile getirmek yerine kendime hakim olmam gerekiyordu. Benim de onun omzuna yaslandığım gerçeğini bilmesini istemiyordum. Ya da belki de bunun çoktan farkındaydı. Kalkmak için yerimden doğruldum. Tam o sırada, üzerimde ki gömleği fark ettim. Dizlerimin üstüne örtülmüştü. Elime aldım. Bugün elini tutmak yerine, gömleğinin ucundan tuttuğum anıyı hatırladım. Gömlek onundu.
Dudaklarımda hafifçe bir tebessüm oluştu. 'Her ihtimale karşı,' diye düşündüm. 'Bacaklarım görünmesin diye örtmüş olmalıydı.' Bu küçük hareket, içimde tarifsiz bir sıcaklık bıraktı. Yüzümdeki ifadeyi saklamak için dudaklarımın içini ısırdım.
Gömleği hafifçe silkeleyip ona uzattım. "Teşekkür ederim," dedim kısık sesle. Bugün için birbirinden farklı olaylar yaşamıştık ve bu son yaşananları oturup saatlerce düşüneceğim türdendi.
O da ayağa kalktı. Gömleği alırken hafifçe gülümsedi. Ama bu gülümseme sanki bir şeyi saklamaya çalıştığını gösteren bir gülümsemeydi. Sanki canını sıkan bir şey vardı ama söylemek istemiyordu. Yoksa dizlerime yattığı için rahatsız mı olmuştu?
Zihnimde birbirinden farklı düşünceler yığın halinde üst üste birikirken konuşmadan yürümeye başladık. Öğle saatlerinin aksine şimdi sokaklar daha sakindi. Hava biraz daha serinlemişti. Adımlarımızı kaldırım taşından atarken onu arkasından izledim.
Bugün ikimizin arasında ki özellikle benim koyduğum sınırlar yok olmuştu. Belki de bugün, ikimizi de değiştiren bir gün olmuştu.