İçeriğe geç

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 7 · 13 dk okuma

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 7

Hatıralar Part 1

- Altı Yıl Önce-

Girdiğim bir başka sokak, beni hatırladığım yola çıkarmıyordu. Her seferinde farklı bir yere sapıp daha da kayboluyormuşum gibi hissediyordum. Endişeliydim. Başka bir ülkenin ülkenin sokaklarında kaybolmak, en son isteyeceğim şeydi. Hatta bu, en son isteyeceğim şeyler listesinde bile yoktu.

'Ah, hadi ama geri dönüş yolunu hatırla!' diyerek durmadan kendime kızıyordum. Bir an önce geri dönmeliydim.

Acıkmıştım ve bir o kadar da susamıştım. Hava aşırı sıcak ve bunaltıcıydı. Kendi şehrimde bile bu kadar bunalmazdım.

Bir başka ara sokağa girip, çevremden akıp giden insanlara baktım. Ten renkleri benden daha koyuydu ve kaybolduğumu anlamış gibiydiler. Gözlerinden okunuyordu bu. İngilizce bir şeyler sormaya çalıştım ama çoğu söylediklerimi anlamıyordu.

"Yapmayın, altı üstü kaldığım otelin adresini soruyorum. Daha önce hiç duymadınız m?'

Geldiğim yönün tersine dönüp yürümeye başladım. Biraz daha ilerledim. Zihnimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, bir türlü hatırlayamıyordum. Panik, anlık bir dalgayla her şeyi silip süpürmüştü zihnimden.

Bugün bize izin verilmişti ve ben de bu zamanı etrafı gezerek, birkaç eksiğimi tamamlayarak değerlendirmek istemiştim. Fakat bunun böyle sonuçlanacağını hiç tahmin edemezdim. Neden her yer bu kadar karışıktı? Normalde hiç bilmediğim bir yere gitsem bile bir şekilde yolumu bulur, geri dönerdim.

Ama burada, ne benim dilimi konuşan vardı ne de İngilizce bilen biri. Ah çıldıracağım!

Dizli dükkanların ve kalabalığın arasında yürürken elimde tuttuğum poşet, sanki giderek daha da ağırlaşıyordu. Şimdi sakinleşmem gerekiyordu. Bu yaşadığım şey, yalnızca korkudan kaynaklanıyordu. Korkulacak bir şey yoktu. Tek yapmam gereken, polis bulup kaybolduğumu söylemek ve otele geri dönmekti. Bunun için sadece biraz zaman harcamam gerekiyordu.

Gürültü giderek artıyordu. Alışveriş yapan insanların konuşmalarıyla karışan motor sesleri her yeri doldurmuştu. Bu ortam Türkiye'de olsaydı keyif bile alabilirdim. Ama şu an, endişe tüm bedenimi ele geçirmişti. Bacaklarıma kuvvet verdim, ellerimi yumruk yaparak kendime inanmaya çalıştım. Bir polis bulmalıydım. Ya da en azından bir görevli.

Yürümeye devam ettim. Bir kişiye karakolun yerini sormaya çalıştım. Adam beni süzdü, çenesini sıvazlayıp hafifçe tebessüm etti. Bana yardım etmeyi kabul ettiğinde hemen peşine takıldım. Sonunda birisi bana yardım edebiliyordu. Biraz olsun rahatlamıştım.

Dükkanların arasından bir ara sokağa saptık. Çevreme bakınarak yürürken fark ettim ki, ilerledikçe sokak giderek sessizleşiyordu. Eminim, beni kısa yoldan götürüyordu. Değil mi?

Ara sokaktan başka bir sokağa geçtik. Etrafta birkaç adam vardı. Ve bu adamları, nerede görsem tanırdım. Suçlu olduklarını bağırır gibiydiler. Adam, hala arkasında olup olmadığımı kontrol etti, ardından güven verici bir ses tonuyla konuştu. "There's not much left. Let's keep moving." İngilizce bilmeyen bana, aksanlı ses tonuyla bir şeyler demesine karşılık zar zor ne dediğini anlayabilmiştim. Sanırım çok fazla kalmadığını ve biraz daha ilerlememiz gerektiğinden bahsediyordu. Bu sözlere güvenerek başımı 'tamam' anlamında salladım. İngilizce yanıt verdim.

"Thank you so much."

İlerledikçe o tuhaf adamlar çevremizi sarmaya başladı. Karşlarımı çattım. Çantamı önüme alıp kollarımın arasına yerleştirdim, sıkıca srıldım. Korkuyordum. İstemsizce adama yaklaştım. Fakat o birden durdu ve bana döndü.

"How much money you have? Give me all!"

Adam deli gibi üzerime yürümeye başladı. Zihnim duyduğum kelimeleri çevirmeye çalışırken zorlanıyor, dışarıdan bir aptal gibi gözükmemi sağlıyordu. Para ve vermekten bahsediyordu. Çevreme korkuyla titreyen nemli gözlerimle baktım. Bir kaç duvara yaslanmış, birisi sokağın ucunda duruyordu. Sanki kaçacak bir yerin yok der gibi duruyordu. Güneş ışığının zorla girdiği yerde, gözlerim etrafımı çevreleyen adamları da buğulu gözükmesini sağlıyordu.

Başımı sallayarak benden paramı isteyen adama baktım, yutkunarak. Kandırılmıştım. Bu his, dizlerimin bağını çözecek kadar güçlü, saatlerce ağlatacak kadar da hüzünlüydü.

Demek ki dünyada kimse gerçekten iyi değildi. Nereye gidersek gidelim, iyilerin olduğu kadar kötülerin olduğunu her defasında unutuyordum. Otele geri döneceğim düşüncesi, beni şu an ki durumun içine düşüren zayıflık olmuştu.

Kirpiklerimi kırpıştırdım. Zihnim aynı anda çok fazla şey düşünüyordu fakat bir tanesini bile gerçekleştirecek cesarete sahip değildi. Geriye ufak bir adım attım. Kollarımın arasında sıkıca tuttuğum çantama biraz daha sarıldım. Arkama dönüp ufak bir bakış atamayacak kadar korkuyordum. Şu an yapmam ya paramı vermek olacaktı ya da buradan koşarak uzaklaşacaktım. Bütün param yanımdaydı eğer şimdi onlara bunu verirsem geri kalan zamanımı nasıl geçireceğimi bilmiyordum. Burada tek başımaydım. Bir de parasız kalma düşüncesi, koşmaya başlama düşüncesini tetiklemişti bende.

Buraya gelene kadar kaç ara sokak geçmiştik? Zihnimi zorlayarak hızlı bir kaç planı yapmak için acele etmeye koyuldum. Bu sırada adam sabırsızca bağırdı.

"Hurry up! Give me money!"

Bir adım daha geriye çekilmek üzereyken adam aniden uzandı. Beni değil, çantamı yakalamaya çalışıyordu. İstemsizce ufak bir çığlık attım. Sesim boş duvarların arasında yankılanırken durmadan "Yardım edin!" diye bağırmaktan kendimi alamıyordum, ama sesim korkudan neredeyse duyulmuyordu.

Adam daha çok gülümsedi. Çevremi, suçlu olduklarını düşündüğüm adamlar sarmaya başlarken, arkama dönüp koşmak istedim. Şimdi tam zamanıydı yoksa başıma neler geleceğini tahmin etmek bile istemiyordum. Bacaklarım titriyordu, ama artık titremekle oyalanacak zamanım yoktu.

Dar ara sokağın başında bir adam beni izliyordu. Onun gibi üç adam daha bana çok uzak olmayan yerdeydiler. Ve paramı isteyen adam ile aramda iki adımlık mesafe vardı. Arkamda birisi var mı yok mu bilmiyordum? Geriye dönüp kaçabilir miydim? Buraya gelene kadar iki ara sokaktan geçmiştik. Ya kaçmaya çalışırken birisi beni yakalarsa?

Tüm bu düşünceler aynı anda beni buluyordu. Daha fazla düşünüp zaman kaybetmek yerine bedenimi harekete geçirmek için kendime uyarı verdiğimde koşmaya başlamak için hazırlandım. Fakat sırtım birine çarptı. Omuzlarımdan iki el beni kavradı. Bir kez daha çığlık atıp kaçmaya çalışırken, benimle konuşmaya çalışan kişinin sesini bir kaç saniye geçtikten sonra anlayabilmiştim.

"İyi misin?" Bu ses tonunu biliyordum. Omuzlarımdan tutup beni kendisine çeken kişinin de kim olduğunu biliyordum. Korku ile titreyen kalbim bir an da "Şimdilik bana ayak uydur," diye sakinleşmeye başlamıştı. Korkunun yerini güven duygusu yer edinmeye başlamıştı.

Başımı çevirdiğimde, benden bir baş daha uzun olan Fotoğrafçı Çocuğu gördüm. Dudaklarımın arasından titrek bir nefes dışarıya çıkarken, gözlerimden yaşların düşmesi an meselesiydi.

"Who is this man?" Adam arkasında ki adamlarına ufak bir bakış atıp Fotoğrafçıyı sordu. Buraya nasıl ve neden geldiğini bilmiyordum fakat şu an yanımda olması benim için daha önemliydi.

İngilizce konuşan adam kendi dilleri ile yeniden konuşunca diğer adamlar başlarını sallayarak yerlerinde kıpırdandı. Sanırım başlarında ki adam hareket etmediği sürece onlarda hareket etmeyecekti.

Yere tükürdü. Gerginlik ile çenesinde ki sakalları sıvazlayan adam öfkeli fakat fazla yüksek olmayan sesiyle Fotoğrafçıya "No business here. Go!" Diye yeniden İngilizce buradan gitmesi gerektiğini dile getirdi.

Fotoğrafçının elleri omuzlarımı biraz daha sarıp dik durmamı sağladı. Sanki rahatlamam ve tüm bunlardan kurtulacağımıza dair bir uyarıydı bu. Arkamdan sesini yükseltti omuzlarımı kavramaya devam ederken. "No," diye dalga geçer gibi gülerek konuştu. Sanki böyle bir durumun içine defalarca girmiş gibi sakin tavırları vardı.

"We find the girl. Her money is our money!" Adam beni bulduklarını ve paramın onlara ait olduğun dile getirerek bağırmaya başladı. Onun sesini yükseltmesi ile çevremizde ki adamlar harekete geçmişti. Artık niyetlerinin yalnızca param olduğunu anlamıştım.

"Who says that? The girl belongs to me."

Ortamın atmosferine kıyasla sakin ve gündelik bir sohbetin içerisinde gibi hareket eden Fotoğrafçı'ya güvenmek istesem bile bu işin ucunda ikimizin de güvende olduğunu bilmek istiyordum. Şu an yaptığım tek şey ona ayak uydurmaktı.

Adam alaycı bir kahkaha attı. Her iki tarafın da akıcı bir İngilizcesi yoktu ama kısa cümlelerle ne söylediklerini anlayabiliyordum. Şimdilik ona güvenmek zorundaydım.

"If you dont want punch, go away! Leave girl and money!"

Fotoğrafçının yüzüne baktım. Kendinden emin duruyordu. Bakışları beni bulduğunda çoğu zaman yüzüne taktığı maskesini takmıştı yüzüne. Fakat gözlerinin içindeki ışıltı, karanlık duygular ile çevrelenen beni aydınlatmak için orada duruyordu. "I told you already. Her is mine." Bu sözleri de gözlerimin içine bakarak söylemişti. Fakat nidası daha çok kavga açık hale getiriyordu ortamı.

Tam olarak ne yapmaya çalışıyordu? Etrafımız adam doluydu, hangisiyle baş edebilirdi ki?

Adam hızlı adımlarla yaklaştı ve yumruğunu savurdu. Ama o ustaca geri çekilerek darbeden kurtuldu ve beni de geride durmam için yönlendirdi. Ardından, adamın açığını yakalayarak yumruğunu onun yüzüne geçirdi. Kemiğin kemiğe çarpma sesini duydum. Adam sendeleyip geriye savruldu.

Fotoğrafçı Çocuk bana kaçamak bir bakış attı. Tam o anda çevredekiler ayaklandı ve üzerimize doğru yürümeye başladılar.

"You bastard!" diye kükredi adam İngilizce. Her şey bir kaç saniye içinde gerçekleşmişti. Ona yumruk atması, adamların hareket etmesi ve yumruğu yiyen kişinin öfkeli küfrü.

Boşta kalan elimi yakaladı ve koşmaya başladı. Sokak arasında, arkamızda adamlar deli gibi bağırarak peşimizden gelirken, titreyen bacaklarıma daha ne kadar güç verebilirdim bilmiyordum.

"Sadece biraz daha dayan." Koştururken sesini bana duyurmaya çalışıyordu. Nefes nefese kalmış hali ile ne yapacağımızı açıkladı. "Caddeye çıkarsak kurtulacağız!"

Beni teselli etmeye çalışırken yüzümde biriken yaşları da sesi ile silmeye çalışıyordu.

"Dont run! Come here fast!" Arkamızdan birisi bize bağırıyordu. Sanki onu dinleyecekmişiz gibi. Ara sokağın soluna saparak koşmaya devam ederken birkaç adam hala peşimizdeydi. Sonunda caddeye çıktık ama beni hızla bir dükkanın arka kapısından içeriye sokarken nereye gittiğimizi düşünmedim bile.

İçeride çalışan insanlar bağırmaya başladı. Yemek kokusu ve yetiştirmeye çalıştıkları siparişleri görünce buranın restorantın mutfağı olduğu anlamıştım.

"Sorry. We're leaving now, sorry!" Acele adımlarımız arasında muftağın içinden geçerek dükkanın ön kapısına ulaştık. Düşünmeden kalabalığın hakim olduğu caddeye girdik. Arkamızdan hala birkaç bağırış duyuluyordu. Fakat onlarda bizim gibi kalabalığın arasına karışmışlardı.

Elimi sıkıca tutuyor ve insanların arasından koşar adımlarla sıyrılıp hareket etmeyi sonladırmadık. O adamlar hala peşimizde miydi? Ve neden bir anda o adama yumruk atmıştı ki? Sadece kaçamaz mıydık?

Neden böyle garip bir günün içine düşmüştüm ben?

Ara ara arkamıza bakıyor bir hareketlilik sezmeye çalışıyorduk. İçimden bir ses hala bizi takip ettiklerini söylüyordu. Ve tahminim doğruydu. Bir adam bizi işaret ederek kendi dillerinde bir şeyler söylediklerini arkama baktığım zaman görmüştüm. Bizim gibi onlarda hızlarını arttırmışlardı. Bizi hâlâ takip ediyorlardı. Dükkan sahiplerinin tuhaf bakışları eşliğinde alışveriş yapanlara çarpa çarpa ilerledik.

Sonunda beni tekrar bir dükkana soktu. Bu kez bir giysi dükkanındaydık. Reyonlar Türkiye'dekilerden farklıydı ve o, düşünmeden arka tarafa doğru yöneldi. Nasıl olur da hiç gelmediği bir yeri bu kadar iyi bilebilirdi?

Hayır, hayır... Şu an bunu düşünmemeliydim. O adamlar hâlâ peşimizdeydi.

Dükkan sahibi kadın bize yaklaşırken, o hemen reyondan birkaç kıyafet seçip gösterdi.

"Where try this?"

Kadın, şaşkınlıkla kabinleri eliyle işaret etti. O ise başını haffçe eğip teşekkür etti ve kabinlere yöneldik. Ben perdeyi açmak üzereyken kadın birden bağırdı.

"Only one person can go in!"

Fotoğrafçı çocuk kadına dönerek kibarca konuşmaya başladı. Az önceki alay ses tonu yoktu bu daha çok rica eder gibiydi. "Sorry. My wife is very shy. Doesn't want to be alone. Same problem everwhere... So sorry."

Elimi havaya kaldırıp gösterirken bir gösterinin içerisinde hissettim kendimi. Hala bir kovalamacanın içindeyken tüm bunları nasıl düşünüp akıl edebildiğini anlayamamıştım. Benim aksime fazlasıyla soğukkanlıydı. Ve kadını ikna etmek için söylediği sözler... Kadının esmer teni utanarak kızardı. Ama sadece onun değil, benim de yüzüm yanmaya başlamıştı.

Nasıl olur da benden 'eşi' olarak bahsedebilirdi?

Hızla kabine girdik. Perdeyi ekip kapatırken, nefes nefese kalan bedenimi duvara yasladım. Bacaklarım titriyor, göğsüm hızla inip kalkıyor, zihnim ise yaşadıklarımı birer birer aklıma getirdikçe bir duygudan başka bir duygunun içine sürükleniyordum. Sonunda uzun zamandır akıtmak istediğim gözyaşlarım sessizce süzülmeye başladı.

"İyi misin?"

Az önce paramı isteyen adamlardan kaçmaya çalışıyorduk. Şimdi ise bu kabine girerek onlardan saklanıyorduk. Yaşadıklarımı tekrar düşününce tüm duygularım birbiri içe giriyordu ve o bana bu muhteşem soruyu sormuştu. Gerçekten iyi miydim?

"Bana..." Sesim istemsizce yüksek çıkmıştı. Sakin bir nefes alıp tekrar başladım. "Başıma tüm bunlar gelmişken... Bu sorunun cevabını almak için beni görmen yetmiyor mu?"

Ellerimi yüzüme kapattım. Tüm bunları neden yaşamak zorundaydım ki? Sadece tatil günümü biraz olsun sakin geçirmek istemiştim. Fakat kaybolmak üzerine neredeyse kapkaça uğrayacaktım. Kesinlikle iyi değilim.

"Özür dilerim..."

Sesi yumuşak, kırgındı. Başımı kaldırdım. Onun bana baktığını fark ettiğimde elinde uzun zamandır görmediğim kamerası vardı. Ve beni çekmişti. Öfkem çoğaldı. Yaşadığım sarsıcı olayların üzerine sanki o alay eder gibi hareket ediyordu.

"Nasıl? Böyle bir anda nasıl fotoğrafımı çekebilirsin?"

Fotoğraf çekmenin onda farklı bir yerde olduğunun farkındaydım fakat şimdi empati yapacak halim yoktu.

Eli bana uzandı, parmağını yanağıma değdirip bir damla yaşımı sildi. "Sürekli seni..." Sözünü yarıda kesti. İçeri giren adamlar bir şeyler soruyordu. Dükkan sahibi kadın onlara yüksek sesle karşılık verdi. Fotoğrafçı perdeyi aralayıp dışarıya bakmaya çalışırken onu durdurmak istedim.

"Yaka-"

Eliyle ağzımı kapattı. "Sessiz ol. O adamlar geldi... Sanırım bizi soruyorlar."

Bir an durdu, sesleri dinledi. Anlamadığım dilde konuşmalar yükselirken "Şimdi kadınla tartışıyorlar... Sanırım onları dışarıya kovuyor. Kurtulduk gibi." Tam rahatlayacağım sırada, hala ağzımın üstünde duran elini fark ettim. Kendimi geri çekerken, o da bana döndü. Ne yaptığını o an fark etmiş gibiydi. Hemen elini çekti ve geriye doğru adım attı. Ben başımı utançla eğdim. Gerçekten... Çok cesurdu.

"Artık çıkabilir miyiz?" diye fısıldadım. Yeniden perdeyi aralayıp dışarıyı kontrol etti. "Evet, çıkabiliriz."

Önce o çıktı. Ben içeride birkaç saniye daha kalakaldım. Kalbim, binbir duyguyla doluydu. Hangisini önce düşünmeliyim bilmiyordum. Sanki o an her şeyin altında eziliyordum.

"Derin?"

Adımı fısıldadığında başımı kaldırdım. Perdeyi aralamış, bana bakıyordu. Sessizce başımı salladım. "Hadi gidelim."

Elini bana uzattı. Yüzüne baktım. Ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordum. Hem utanıyor hem de bu elin beni nasıl koruduğunu çok iyi biliyordum. İçgüdüsel bir hareketle elini tuttum. Dükkandan çıkarken elinde ki kıyafetleri kadına geri verdi. Hem teşekkür etti hem de özür dileyerek oradan uzaklaştık.

Etrafı dikkatlice gözden geçirdi. Güvende olduğumuzdan emin olunca yürümeye başladık. Ben ise sessizce arkasından ilerledim. Elini hala tutuyordum. Sanki küçük bir kız çocuğuydum ve kaybolduktan sonra nihayet ailesini bulmuş gibiydim.

"O adamın peşinden giderken neyi düşünüyordun?"

Sesi öfkeliydi. Bu bir süredir hatta o adamla konuşurken bile göstermediği bir tarafıydı. Bu sorunun cevabı yalnızca bahaneler verilerek cevaplanabilirdi. Ve bir daha düşünmek bile istemediğim bir soruydu.

"Seni fark etmeseydim ne olacağını biliyorsun, değil mi?"

Cevap vermedim. Başımı eğdim. Sadece elini biraz daha sıktım. Eğer o an orada olmasaydı... Başıma çok daha kötü şeyler gelebilirdi. Yürürken birden durdu.

"Sen..."

Başımı yavaşça, korkarak kaldırdım. Gözlerim yine yaşlarla dolmuştu.

"Sen... Sürekli bana farklı duygular uyandırıyorsun!" Sözleri kafamı karıştırmıştı. Neden böyle şeyler söylüyordu ki? "Sen gerçekten... Yanında kalmak ve seni korumak istememe sebep oluyorsun!"

Bu hissettikleri... Eminim, az önce yaşadıklarımızdan kaynaklanıyordu. Daha yeni tanıştığı biriyle böyle konuşamazdı. "Derin!"

Uyarı dolu sesiyle yeniden seslenirken irkildim. Sonunda titrek bir sesle konuşabildim. "Ben... Ben nereden bilebilirdim ki? Kaybolmuştum. O adama sadece karakolun nerede olduğunu sordum. Böyle bir şeyin olacağını tahmin edemezdim."

Gözyaşlarım sessizce akıyordu. Yüzüne bakamıyordum bile. O an yaşadığım çaresiz dolu dakikalar, bana bitmek bilmeyen günler gibi gelmişti. "Özür dilerim... Gerçekten böyle olacağını bilmiyordum." Ağlayışım çoğaldı. Yaşlar birer birer yere damlıyordu. Onları durdurmak için sürekli yaşlarımı silsem bile dinmiyorlardı. "Ah... Gerçekten..."

"Derin, bana bak."

Yumuşak ama kararlı bir ses tonuyla söyledi. Yine de ona bakmaya cesaret edemedim. "Derin, bana bak!" Bu kez sesi küçük bir çocuğu azarlar gibi çıkmıştı. Başımı kaldırıp ona bakmam belki bir dakikamı aldı. Göz göze geldiğimizde, kamerasından tanıdık bir denklanşör sesi geldi.

Başımı salladım. Ona kızmak için ağzımı açtım ama o benden önce konuştu. "Benden özür dileme. Kendinden dilemelisin. Böyle bir şey yaşandığında, yapman gereken ilk şey dükkan sahipleriyle konuşmak."

Bu cümleye inanamıyordum. Konuyu nasıl bu kadar hızlı değiştirebiliyordu. "Sana söyledim. Ben nereden bilebilirdim böyle olacağını. Gerçekten çok korktum. Hem de çok!" Kamerasını boynundan çekip yeniden göğsüne doğru yerleştirdi. Birkaç adım yaklaştı. Sarılmadı ama elini omzuma koyup sırtımı hafifçe okşadı.

"Geçti... Artık rahatlayabilirsin."

O an sanki bu sözleri duymaya ihtiyacım varmış gibi bedenimde hissettiğim boşalma ile ağlayışım bir an yeniden şiddetlendi. Başımı sallayıp sözlerin gerçekliğine sarıldım. Sırtımı sıvazlayan el, bugün beni kurtarmış ve bana güç vermişti. Aramızda geçen dakikalar boyunca ağlayışıma karışmadı. Sadece önümde dikilerek sakinleşmemi bekledi sessizce. Kalbime yüklenen; çaresizlik, korku, kandırılma hissi hepsi gözlerimden düşen yaşlarla birlikte akıp gitmişti.

Gözyaşlarım dinerken burnumu hafifçe yukarıya çektim ve son yaşları da kuruladım yanaklarımdan. Ondan bir adım uzaklaşarak "Beni oradan kurtardığın için... Teşekkür ederim," dedim. Artık daha iyiydim. Bana verdiği güven hissi, içimdeki korkunun yavaş yavaş dağılmasını sağlıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.