İçeriğe geç

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 6 · 15 dk okuma

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 6

Devam Eden Hayat

- Günümüz -

Belki de ona ilk kez o zaman farkındalıkla bakmıştım. Daha az yargılayan, daha anlayışlı bir gözle. O yumuşak bakışları hala aklımdan çıkmaz. Hiç kaybolmadan, olduğu gibi zihnimin bir köşesinde saklanıyordu. Onunda dediği gibi; siyah-beyaz eski bir fotoğraflar gibi, zihnimin bir ucunda sessizce duruyordu. Ansızın belirdiğinde ise içimde tarif edemediğim bir burukluk bırakıyordu. Geri dönmek isteyip de dönemediğim zamanlara ait bir hüzün gibiydi bu.

Karanlık çökünce, günlük ritüellerini aksatmayan arkadaşlarım kafeye gelmeye başladılar. Taze çaylar bardaklara dolarken, birkaç kuru pasta eşliğinde sohbete koyulduk. Ne kadar gizlemeye çalışsam da, konu dönüp dolaşıp yine Fotoğraf Sanatçısı'na gelirdi.

İsmini kimseyle paylaşmazdım. Hatta kendimle bile. Çünkü ismini anmak bile, her şeyi daha da karmaşık hale getirirdi benim için. Sessizce bir umut beslerdim içimde Onun adını anmak, sanki kendime verdiğim bir ceza gibi olurdu.

Onunla yeniden karşılaşıp karşılaşmayacağım bile belirsizken, sadece 'Fotoğraf Sanatçısı' diyordum ona. Belki de bu, bekleyişimi biraz daha katlanır kılıyordu.

Sonunda, kendime bir iyilik yapar gibi onu zihnimin bir köşesine yerleştirip arkadaşlarıma döndüm. Ümran, sıkılmadan ve ısrarla Efıl'in iyice belirginleşen karnını sevmekle meşguldü. Efil neredeyse beş aylık hamileydi ama bu duruma en çok sevinen sanki Ümran'dı.

Dayanamayıp lafı koyuverdim: "Yeter artık, bırak da kız bir nefes alsın!"

Ümran, içini çekerek bir adım geri çekildi ama hemen ardından, sanki aklına yeni gelmiş gibi konuşmaya başladı. "Ay, söylemeyi unuttum! Sana bir görücü randevusu ayarladım. Sakın bana 'Hayır' deme. Gideceksin o görüşmeye! Ne kadar zaman geçti, hala o Fotoğraf Sanatçısı'nda kaldın. Adını bile bize bahşetmediğin hani." Son cümleyi beni kızdırmak için söylediğini biliyordum fakat bununla uğraşmak yerine ilk söylediği cümleye takılı kalmıştım. Bana yeniden bir görücü ayarlamıştı.

Yıllardır beni birileriyle görüştürmeye çalışıyorlardı. Sanki arkadaş grubumuzda sadece benim bekar kalmam başlı başına bir sorunmuş gibi... Oysa ben şikayetçi değildim. Çünkü kalbime çoktan birisi yerleşmişti, belki de dünyanın en güzel adamı.

Ne kadar şehir gezsem, kaç insanla tanışsam da onun gibi yoktu. O, öylesine büyüleyiciydi ki sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi hissettiriyordu. Sanki bir sihirli diyardan çıkıp gelmişti. O çok özeldi. Ve zihnim yeniden onunla ilgili düşüncelerle dolmaya başlamıştı.

Buruk bir tebessüm gönderdim Ümran'a. "Bundan şikayetçi değilim. O, benim için fazlasıyla önemli biri." Bu itirafı yaparken gözlerimi yere indirdim. Sesim beklediğimden daha hüzünlü çıkmıştı. İçimde hala bir yerlerde onu düşünürken yakalanmak gibi utangaç bir histi bu.

Efil, elini hafiçe masaya vurdu. Ses kafenin içinde gürültü şeklinde yankılanırken bir kaç misafir bize dönerek ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. Başımı sallayıp bir şey olmadığını dile getirir gibi gülümsedim. "Böyle davranmaya devam edersen, zaten fazlasıyla seçici olan sen, evde kalacaksın!" Müşterilerden gözlerimi Efil'e çevirdim. 'Evde kaldın' cümlesini duymaktan iyice sıkılmıştım.

Sanki bu anı bekliyormuş gibi Ümran hemen araya girdi, sabırsızca: "Muhteşem Fotoğraf Sanatçısı'ndan önce zaten sevgilin yoktu biliyoruz. Fakat o adam hayatına girdiğinden beri tamamen içine kapandın. Bu sana iyi gelmiyor. Artık hayatına devam etmek zorundasın." Kafasını hafifçe Efil'in karnına çevirerek devam etti.

"Bak, Efil hamile. Benim yaza düğünüm var. Ravza ve Cemre de nişanlı, onların da yakında düğünü olacak. Sen ise... Evde kedilerle kalırsın, bir yandan da hala o Fotoğraf Sanatçısı'nı özlersin!"

Kızmakta haklıydılar. Onları suçlayamazdım. Ama benim bile elimde değildi. O, hayatıma birden bire girmişti. Sessizce, neredeyse farkına bile varmadan... Ne zaman oldu bilmiyorum ama bir şekilde kalbimin tam ortasında buldum onu.

Elbette yaşım ilerliyor, bunu farkındayım. Ama yine de yapabileceğim bir şey yok. Hala canımı yakan bir aşka düşmüştüm. Ve böylesine değerli bir adamı, bu kadar kolay unutabileceğimi sanmıyordum.

"Kızı zorlayıp durma, Ümran. İsteseydi şimdiye kadar çoktan yapardı zaten."

Beni ilk kurtaran yine Cemre olmuştu. Her zaman olduğu gibi... Cemre, eskiden beri Ümran'ın ani çıkışlarında beni koruyan ilk kişiydi. İkinci sıradaysa Ravza vardı. Her ikisi de aşkın sıradan bir şey olmadığını, kolay kolay bulunmadığını düşünen insanlardı. Bu yüzden beni, duygularım konusunda hep desteklemişlerdi.

Bana bugüne kadar en çok anlayışı gösteren yine onlardı. Özellikle Somali'de yaşadıklarımı bile tek kişiler...

Ümran ve Efil o günlere dair gerçekten bir şey bilselerdi, belki de bizi romantik dram dizisinin karakterleri sanırlardı. Hayatımın çoğu hüzünle örtülüydü.

Ve ben artık mutlu olmak istiyordum. Gerçekten, içten bir mutluluk... Ama yapamıyordum. Sanki o güzel duyguları yaşama hakkım, sadece onunlayken mümkündü. Yalnızca onun yanındayken gerçekti her şey.

Ravza, ses tonunu hafifçe alaya alarak araya girdi. "Cemre doğru söylüyor, Ümran. Bu kaçıncı görücü randevu? Acaba bu sefer kimi buldun da bizi merakta bırakıyorsun?" Beni hem savunuyor hem de ortamı yumuşatıyordu. Ama daha fazla üzerime gelinirse bu destek bile kırılabilirdi. Çünkü Ümran bugüne kadar ayarladığı "Adaylar" gerçekten inanılmazdı. Onlarla beni nasıl yakıştırabildiğini hala anlayamıyorum.

Evet, 27 yaşıma gelmiş olabilirim. Ama bu, kalbimde özenle sakladığım aşkı eksiltmemişti. Çoğu insan gibi, evlenmeden önce bir tercih yapılır ve o tercihle yürünürdü. Hele ki benim yaşımda ki biri için. Ama bazen insan birini seçmezdi... Benim gibi... Ya da onun gibi...

Hayat, onunla tanışmadan çok önce başlamıştı kaderin ince ince ilmeklerini örmeye. Belki de beni onunla karşılaştırmak için, o gün büyük kararı vermemi sağlamıştı. Farkında olmadan onunla yollarımız çoktan birbirine dokunmuştu.

Şimdi anlıyorum; aşk, bir kalbin seçimi ya da alınan bir karar değildi. Bu, kaderimi yaşamak için bana kesilmiş,dönüşü olmayan tek yönlü bir biletti.

Aşk, beni onun için seçmişti. Tıpkı onu da, benim için seçtiği gibi.

Yıllar önce, kalbim kendi elleriyle bağlamıştı gözlerimi. Sadece onu görebileyim diye.

Fotoğraf Sanatçısı...

O, ruhumun susuz kaldığı çölde arayıp da bulduğum tek suydu. Ve ben o sudan bir kez içince, başka hiçbir şeyle yetinemedim.

Ve belki de en acısı, dünyada çok az inan gerçek aşkına kavuşabiliyordu. Ben ise, bulduğum aşkı kaybetmiştim.

Zihnim, onu düşünmeye başladığında Cemre'nin beni rüya aleminden uyandırması ile kurtulabilmiştim. Ufak bir öksürükle kendimi toparlamaya çalıştım ve ruh halimi yeniden bir maske ile örterek gizlemeye çalıştım. 'Gülümse ve ortama uyum sağla, Derin. Gerçek hislerin dipsiz karanlık bir kuyudan farksız.'

"Geçen seferki neydi öyle?" İlk oyunumu oynamaya başladım maskemle. "Allah'ım adamla aynı yaşta olmamıza rağmen benden kaç yaş büyük gibiydi, hatırlıyor musunuz?" İkinci perdem ile diğerlerine soru yönelterek karanlık yönüme yapay bir ışık tuttum. "Bana o birkaç saatimi borçlusun, Ümran!" Ve gülümseyerek oyuna devam ettir. Sabrımın zorlandığı anı hatırlayarak hayatıma kaldığım yerden devam etmeliyim.

Bahsettiğim adamı hatırlayarak gerçekliğime kavuştum. Elbette kimseyi yargılamam. Ama o adamla benim aramda hiçbir ortak nokta yoktu. Onu ilk gördüğümde içimden geçen tek düşünce şuydu: 'Ben bu adamla, aşk adı altında, hiçbir yola giremem.'

Konuşma tarzı, tavırları... Hepsi sinir bozucuydu.

Ümran ellerini kaldırarak kendini savunmaya geçti. "Tamam haklısın," dedi yeni bahaneleri duymak için çoktan hazırlamıştım kendimi. "Bana da çok eski bir fotoğrafını göstermişler. Beni de kandırdılar. Ama beni bir dinle. Şimdilik o Fotoğrafçıyı bir kenara bırak ve yeni adaya odaklan."

Uzun bir nefes aldı. Bu uzun bir konuşmanın başlangıcıydı. Sesini biraz daha gizemli hale getirerek konuşmaya devam etti.

"Adamın adı Hakan. Otuz bir yaşında. Bir kozmetik şirketinin genel müdürü. İşinde bayağı başarılı ve sık sık yurt dışı seyahatlerine çıkan birisi. İngilizce biliyor bir de... İtalyanca!"

Hepimiz biraz kığırdanmaya başlamıştık ama en sonunda Ümran bombayı patlattı. "Ve... Adam kitap yazıyormuş!"

Bir anlık sessizlik oldu.

Hepimiz Ümran'a hayretle bakarken, bu kadar 'ideal' bir adamı nereden bulduğunu merak ettik. "Size resmini göstereyim," derken çoktan telefonunu açmış fotoğrafını göstermek için aramaya koyulmuştu. Sonunda bulduğunda ekranı bana çevirdi. Orta derecede yakışıklı, ama takım elbisenin içinde oldukça düzgün duran bir adamın fotoğrafıydı bu.

Bu sefer gerçekten hepimizin ağzı açık kaldı. Türkiye de hala bu kadar bakımlı erkeklerin olduğunu unutmuş gibiydik. Üzerinden yayılan o şirket sahibi havası, sadece bir fotoğraftan bile hissediliyordu.

Adam gerçekten havalı görünüyordu.

“Böyle birisi yalnızca kurgularda olur” yargımı bozmak ister gibiydi.

Yüzü yakışıklıydı ve kendisine yalnızca yüzünde değil, bedeninde de özen göstermişti. Yapılı bir vücudu vardı. Giydiği takım elbise bedenine tam oturmuş, ona fazlasıyla yakışmıştı. Siyah saçları özenle şekillendirilmişti ve beyaz teniyle çarpıcı bir kontrast oluşturuyordu. Düşünmeden, fotoğraftaki ellerine kaydı gözlerim. Adamın elleri bile güzeldi. Şaşkınlıkla öylece durdum.

"Ee, ne düşünüyorsun?"

Ümran dikkatle yüzümü incelerken, ben birkaç kez kirpiklerimi kırpıştırdım. Aklım yine onunla dolmuştu… Fotoğraf Sanatçısı. Henüz 24 yaşındaydı tanıdığımda. O zamanlar yapılı bir vücudu yoktu. Ama uzun boylu, buğday tenliydi.

Ve elleri… elleri başlı başına bir diyardı.

Merak ettim. Şimdi, otuz yaşına yaklaşmışken nasıl görünüyordu acaba? Eminim yüzü daha da olgunlaşmıştır. Zaten çekici olan ifadesi, belki de artık daha keskin, daha karizmatik bir hâl almıştır. Hayallerinin peşinden koşarken, mükemmel bir adama mı dönüşmüştü?

Farkında olmadan, Hakan’ı onunla kıyaslamaya başladım. Oysa Hakan'ı henüz tanımıyordum bile. Ama zihnimde, Fotoğraf Sanatçısı hâlâ zirvede, kendi tahtında oturuyordu. Yüzünde o tanıdık tebessüm vardı... Fakat bu sıradan bir gülümseme değildi.

'Senin kalbine yalnızca ben sahip olabilirim,' der gibi, kendinden emin bir tebessüm.

Tahtında sakince oturuyordu. Ve ben, onun fısıltılarını duyar gibi oldum: “Her ne olursa olsun… Bu hisler yalnızca ikimize ait. Bunu unutma, Derin…”

İç çektim. Tek bir düşüncesi bile beni tesiri altına alıyor, yeniden o bitmek bilmeyen bekleme duygusunun içine sürüklüyordu. Yüreğimin sızlayışıyla, telefonun başından uzaklaştım ve sırtımı sandalyeye yasladım. Elime çayı aldım. Bir yudum içtim ama... Titreyen kalbimin durmayacağını o an anlamıştım.

"Mükemmelsin! Tam olarak Derin’in istediği gibi birisi olmuş... Nasıl buldun bunu kız?"

Efil heyecanla konuşmaya başlamıştı bile. Ümran kendinden son derece emin bir şekilde arkasına yaslanarak lafa girdi: "Bulurum ben, kızım. Hâlâ beni tanıyamadın mı sen?"

Ağzından kendine has, gururlu bir kahkaha çıktı. Cemre hemen atıldı. "Yalnız, ben bile merak ettim. Bu adamı nereden tanıyorsun?"

Ümran gözlerini hafifçe kısıp anlatmaya başladı. "Adam, Kerim’in lise arkadaşıymış. Kısa bir süre önce şans eseri karşılaştık. Onu görünce aklıma gelen ilk kişi sen oldun. Bunu Kerim’e söylerken, aynı şeyi onun da düşündüğünü fark ettim. Kerim’in dediğine göre, lisedeyken de fazlasıyla bakımlıymış ve bu yüzden arkadaşları onunla dalga geçerlermiş. Ama şimdi böyle bir başarıya ulaşacağını Kerim bile tahmin etmiyormuş."

Demek ki, bir insanın hayatına giren tek bir kişi bile her şeyi değiştirebiliyordu. Ve bazı insanlar... gerçekten iyi bir hayat yaşamayı başarıyordu. Bunu düşünmeden edemedim.

Sanırım... Bu kafeyi açıp işletmeye başlamam, kendim için bir şeyler yapmak istemem… Belki de, ben de o başarılı insanlar arasında sayılabilir miyim Kendime bu soruyu sormadan edemedim.

"Ama gerçekten iyi birisi. Sanki Kore dizilerinden fırlamış gibi." Ravza hayranlığını gizleyemedi. Bana göz ucuyla baktı. "Peki, bu sefer ne düşünüyorsun?"

Konuşurken kararsız gözlerle beni süzdü. Omuzlarımı silktim. Henüz bir şey söyleyemeden, işten ayrılmak üzere olan öğrencim ödeme almak için kasaya geldi. Günlük ücretini vermek için ayağa kalktım, bu da bana biraz düşünme fırsatı yarattı.

Tam zamanında gelmişti. Ve onun gelişiyle birlikte zihnimdeki dağınık düşünceleri biraz toparlayabildim. Evet, adam gerçekten iyi görünüyordu. Fakat "Tam Derin’in istediği gibi biri" sözünün açılımı neydi ki?

Benim istediğim kişi nasıl biri olmalıydı?Yakışıklı, uzun boylu, düzgün bir beden... Kültürlü, entelektüel, kendine güvenli biri... Ama tüm bunlar benim için yeterli değildi. Evet, çoğu insan bu özellikleri ister. Kim istemez ki? Böyle biriyle güne başlamak, geceyi onun yanında bitirmek… Ama ben bundan ibaret değildim.

Fotoğraf Sanatçısı’yla tanışmadan önce, belki yüzeysel şeylerle yetinebileceğimi sanıyordum. Hatta kendi kendime şöyle diyordum: 'Eğer parası varsa ve biraz da yakışıklıysa, evlenebilirim.' Ama onu tanıdıktan sonra bu düşünce tamamen değişti. Çünkü onunla birlikte aşkın ne demek olduğunu öğrendim.

Evet, belki yalnızca anılarımda kaldı. Ama o kısa zamanda bile bana kimsenin veremeyeceği kadar güzel duygular verdi. Ve ben fark ettim ki, benim için önemli olan sadece yakışıklılık ya da statü değildi. Ben, başımı omzuna yasladığımda zamanın durduğuna inandığım birini istiyordum. "Biraz dinlenmek istiyorum," dediğimde kelimelerime anlam verecek birini… Elini tuttuğumda güveni, huzuru hissettirecek birini.

Aşkı, gerçekten ama gerçekten hissetmek istiyordum. Belki de, düşündüğüm gibi "tam olarak istediğim birisi" yoktu. Ama şunu artık çok iyi biliyordum: Benim muhtaç olduğum, sadece bir kişi vardı.

Masaya geri dönerken tüm bu düşünceler zihnimde birer birer sıralanmıştı. Şimdiden o adamla görüşmeyi iptal etmek için kendime tüm gerekçeleri sunmuştum bile. Yerime otururken "Çalışanın gitti mi?" diye sordu Efil bana. Ona başımı evet der gibi sallarken çoktan içimden kararımı vermiştim. Eğer görüşme için tarih belirlenmediyse teklifi ret edecektim ama belirlendiyse sanırım sabretmem gereken bir kaç saatim olacaktı.

"Ee ne düşünüyorsun? Fakat yeniden hatırlatıyorum; adam fazlasıyla meşgul biri ve bu randevuyu zar zor ayarlayabildik. Gitmekten başka şansın yok!"

Ümran kararlıydı. Onun için bir kez bile olsa bu görüşmeye gitmem gerekiyordu, değil mi? İçimden derin bir iç çekip başımı yeniden evet dercesine salladım."

Sanırım arkadaşımı kırmak kabalık olur," dedim sessizce. Sakin bir nefes vererek kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

Ravza, masanın altından elimi tuttu. Hafifçe sıkarak bana destek olmaya çalışıyordu. Ona baktığımda gözlerinde endişeyle karışık bir umut vardı. Gülümsedim. Tam o anda Ümran yeniden konuşmaya başladı.

"Perşembe günü saat birde. Lütfen en azından bir saat dayan. Bence yapabilirsin. Bir kere de şu çocuğu—daha doğrusu artık bir adam olmuştur—unutup kendi geleceğinle ilgilen. Evde kaldın resmen, Derin. Bu masada sadece sen yalnızsın."

Bu doğruydu. Masadaki herkes ya evliydi ya da evliliğe giden yoldaydı. Belki de artık arkadaşlarımın söylediklerine kulak vermeliydim. Belki de biraz olsun çevremde olanlara odaklanmalıydım. Ama bunu başarabilir miydim, gerçekten bilmiyordum.

Saat ilerledikçe Ümran'ın nişanlısı Kerim ve Efil’in eşi de bize katıldı. Sohbet, kahkahalar eşliğinde tatlı tatlı ilerledi. Fakat konu, döndü dolaştı ve yine bana geldi.

"Derin randevuyu kabul etti," dedi Ümran, göz kırparak. Kerim rahatlamış gibi bir ses çıkardı.

"O herif lisedeyken de tuhaftı fakat şimdi... Gerçekten havasından geçilmiyor. Fakat iyi birisidir. Merak etme, eğer en ufak bir kötülüğünü bilseydim seni onunla görüştürmezdim. Eniştene güven."

Kerim, tıpkı Ümran gibi takılıyordu. Sözlerine gülümsedim ve başımı salladım. "Benim yüzümden çok uğraşıyorsunuz, teşekkürler." Kerim, parmaklarını ezerek çıtırdattı.

"Sen de artık sana gelmeyen bu herifi unut. Kaç yıl geçmiş üzerinden… Seni sevmiş olsaydı çoktan seni bulurdu. Eğer bir adam seviyorsa, ne olursa olsun sevdiğini kazanabilmek için çabalar. Şansını Hakan'la dene. Unut gitsin o şerefsizi..."

Ona hakaret ederken öfkelendim. Kaşlarım çatıldı. Damarlarımdan akan öfkeyi hissedebiliyordum.

"Kerim, laflarına dikkat et abi! Öldürme hissini duymuyor musun? Benim bile tüylerim diken diken oldu.

"Efil'in kocası benimle dalga geçer gibi konuştu. 'Gerçekten siz ikinizi hiç sevmiyorum. Sırf arkadaşlarımın sevdiği kişiler olduğunuz için dayanıyorum.' İkisine de asla dile getirmeyeceğim cümleleri kurarken aslında yapabildiğim tek şey göz devirmek olmuştu.

"Salak salak konuşmayın. Kalkın gidelim. Ama diğer taraftan… Kerim haklı, Derin. O adam o kadar yıl sonra gerçekten seni unutmamış mıdır? Eğer hâlâ kalbindeyse seni bulurdu!" Başımı evet diyerek salladım. "Merak etmeyin, bu sefer kendime şans tanıyacağım."

Masadan kalkarken Ümran ve Efil'le sarılıp vedalaştık. Ravza ve Cemre’ye döndüm. Omuzlarım düşmüştü.

Gerçekten beni unutmuş mudur?"

Derin..." Ravza bana sarılırken Cemre elimi sıktı. "Düşünme artık kötü şeyler. Senin hissettiklerini eminim onlar bugüne kadar hiç yaşamamışlardır.

Cemre bana yeniden destek oldu. "Aynen öyle! Üzülme artık, meleğim. Her şey çok iyi olacak." Başımı salladım. Gözümden yaşların düşmesine engel olmak için çabaladım.

"Teşekkür ederim, benim yanımda durduğunuz için. Fakat ben bile artık çıkmaz bir sokaktayım. Bazen acaba dümdüz gitmek yerine geri mi dönsem diye düşünüyorum. Ümran ve Efil haklılar. Yıllar geçti. Eminim beni çoktan unutmuştur. Değil mi?"

Sesim titredi. Başımı yere eğdim.

"Pes etme Derin. Sana yıllar önce bir söz verdi. Onu beklemeni istedi. Eminim başına bir çok şey gelmiştir, bu yüzden hâlâ seni bulamamıştır."

Ravza'nın sesi kalbimi yumuşattı. Onlara bakarken gülümsedim."Ben iyiyim. Geç oldu, siz de gidin artık. İşlerimi halledip ben de birazdan çıkacağım."

Onları zorla evlerine gönderirken biraz olsun müzik dinlemek için radyoyu açtım. Hüzünlü bir müzik çalıyordu. O sırada Van Gogh için hazırladığım köşeye geçip masaya yerleştim. Elime aldığım kuru yemişleri yemeye başladım. Karışık kuru yemişlerin arasında on tane kaju yediğim zaman kafeden gidecektim. Bu benim her zaman yaptığım geleneklerden birisiydi.

Tabağın içinde kaju arayarak vaktimi geçirirken bunu yapmamın bir diğer sebeplerinden birisi de erkenden eve gitmek istemeyişimdi. Ne kadar erken eve gidersem duygularım beni çabucak yakalamak için hareket edeceklerdi. Ve ben yine sabaha kadar onu hayal ederek zamanımı geçirecektim.

Radyoda ki şarkı biterken DJ'in sesi duyuldu."Şu an Kalp FM'i dinliyorsunuz. Mesaj atan bir dinleyicimiz şunları söylüyor: Aşk neden bu kadar zor? Birisini beklemek ve onu beklerken yaşadığımız özlem neden bu kadar can yakıyor? Onu daha ne kadar beklemem gerek? Beni görmesi için daha ne yapmam gerek? Acaba bu aşktan vazgeçme zamanım geldi mi? Senin benim olman için daha ne kadar beklemem gerek? DJ, lütfen benim için listendeki en hüzünlü şarkıyı çal. Kalbimi derinden yaralayan o hisler belki bunun sayesinde ona ulaşabilir."

Bu sözler sanki benim için söylenmişti. DJ mesajı okuduktan sonra hüzünlü bir müzik çalmaya başladı. Başımı eğdim. Kaju yemekten vazgeçtim. Tırnaklarımı parmaklarıma bastırıp kanayacak şekilde tırnakladım.

Gerçekten onu neden bu kadar fazla bekledim?

Altı yıl. Altı yıl boyunca hiç tereddüt etmeden onu bekledim. Altı yıl boyunca kalbime kimseyi almadım. Bana hissettirdiği o duyguların kimse tarafından bozulmasını istemedim. Uzun süredir tuttuğum yaşlar yeniden gözlerime birikti.

Neden bir kez olsun onu aklımdan söküp atamıyordum ki? Neden bir an olsun onu düşünmekten vazgeçmiyordum? Neden benim için bu kadar önemliydi?

Başımı yavaşça sağ tarafa doğru çevirip beni izleyen Van Gogh'a seslendim. "Neden bir türlü ondan vazgeçemiyorum, Üstat? Yoksa o, sende resimlerin neyse, bende o mu?"

Duraksadım. Başımı önceden hazırladığım kaseye çevirdim. Derin nefes aldım, içim rahatlasın diye verdim. Ama hiçbir şey değişmemişti. Göğsümün tam ortasında, o ağır taş hala oradaydı. Sanki yerleşmişti. Ve ben onu, ancak o geldiğinde yerinden oynatabilirdim. Artık kendi başıma kaldıracak gücüm kalmamıştı.

"Çok yoruldum artık. Yıldızlı Geceleri birlikte izleyemeyeceğimizi bildiğim hâlde, neden hâlâ ondan vazgeçemiyorum?"

Bakışlarımı Van Gogh’un gözlerine kaldırdım. Her zamanki gibi, o hüzünlü bakışlarını üzerimden hiç ayırmadan bana bakıyordu. Sanki, onun da içi yanıyordu. Hafifçe gülümsedim; ama titreyen nefesim buna izin vermedi. Artık bir şeylerin bittiğini kesin olarak bilmeye ihtiyacım vardı.

Tabloyu incelerken, gözüme ilişen ani bir ışık dikkatim dağıttı. Sokağa çevirdim gözlerimi. Yol bomboştu. Az ileride birisi yürüyordu; başı eğik, telefonu aydınlatıyordu belki de. Flaş ışığı olabilir mi?

Sonunda onuncu kajuyu da bulmuştum. Çıkmak için çantamı elime aldım. Son kez içeriyi kontrol ettim, sonra dışarıya attım kendimi.

Kafeden uzaklaşırken, yüreğimde ansızın yükselen o eski heyecan yeniden sarsmaya başladı beni. Kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu. Bu duyguyu artık güzel şeylere yormak istemiyordum. Çünkü ne zaman böyle çarpsa kalbim, hep onunla karşılacağımı sanırdım. Hatta bazen, arkamda olduğunu bile hayal ederdim.

Bunu tam altı yıldır yapıyordum.

Umutlarımın yavaş yavaş sönmekte olduğunu hissettim. Kalbim hala deli gibi atıyordu, ama artık bunun boşuna bir çırpınış olduğunu biliyordum. Dayanamadım. Elimi göğsüme götürdüm. Başımı hafifçe kaldırıp gökyüzüne baktım.

Sahi ya... En son yıldızları ne zaman görebilmiştim? Neden bu parlak ay, bir türlü beni aydınlatmıyordu? Sanki attığım her adımda gökyüzüm biraz daha kararıyordu. Kara bulutlar, sessizce yaklaşıyor, içimde yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibi dolaşıyordu.

En son gökyüzüm ne zamandı mavi? Hatırlamıyorum. Uzun süredir bu kasvetli havada yürüyordum.

Çantama iyice sarıldım. Parmaklarımı sıktım, hatıraların yeniden canlanmasına engel olmaya çalıştım. Ama ne kadar dirensem de sonunda hepsi yeniden beliriyordu. Ve ben... Kendimi dışarıdan izliyordum, yine.

Yaşadıkları, bir film gibi önümden geçiyordu. O anular... Her biri hala capcanlıydı. Her hatırlayışta içimde yeniden yeşeriyor sanki dün yaşanmışçasına taptaze hissettiriyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.