İçeriğe geç

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 5 · 7 dk okuma

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 5

Hatıralar Part 2

Bir saatlik yolculuğun ardından sonunda köye yaklaşıyorduk. İlk dikkatimi çeken kızıl toprağın her yeri kaplamış olmasıydı. Rüzgar estikçe havaya kalkan toz, arabanın camına bir perde gibi sarılıyordu bu yüzden net bir şey göremiyordum. Yol boyunca seyrek ağaçlar, sıcaktan kurumuş çalılar ve ufukta kavrulan tepeler gözüküyordu. Köye girince kerpiçten yapılmış ve üstü saçla örtülmüş evler karşımıza çıkmaya başladı. Bazı çatılardan çıkan duman, evlerin içinde sobaların olduğunu ve yemek pişirildiğini belli ediyordu.

Arabadan sonunda biraz sarsılarak durdu. Merakla inip etrafıma bakınmaya devam ettim. Sıcak rüzgar, üzerimdeki kıyafetlerin bedenime yapışmasını sağlıyordu. Arabada gördüğüm duman, sokakların arasında dolaşıyordu. Evlerin önünde gölgelere sığınan insanların hallerini görünce kalbim acıyla sızladı.

Gücü hala yerinde olan insanlar yemek yapmak için telaşa girerken, çocukları ile ilgilenen kadınları görmememek elde değildi. Koyu ten renkleri güneş yüzünden iyice kararmıştı. Üzerlerine giydikleri kıyafetler sade ve bedenlerinin her yeri kapatmak içindi. Dudakları susuzluktan çatlamış kadınlar, kucaklarında ara ara ağlayarak yükselen çocukların ağlama seslerini duydukça kollarını sallayarak, sakinleşmeleri için çaba harcıyorlardı.

Araba köyün içerisine girdiğinden beri peşimizden koşan çocuklar çoktan önümüzde hızalanmışlardı. Onlar gibi bizi, merak ve korku ile izleyen büyüklerin bakışları da vardı. Kulağıma ilişen fotoğraf makinesi sesi, arabadan indiğimizden beri aralıksız devam ediyordu. Bir an için buna bir son verip buraya neden geldiğimiz hatırlamasını istedim Fotoğrafçı'nın fakat onun da buraya gelme nedenini hatırlayınca bu düşüncemi unutmaya çalıştım.

Halk, çevremizi çekingen bir şekilde sarmaya devam etti. Grup kaptanı öne çıkarken, halkın yüzlerinde beliren ifadeler ve aralarında dolaşan fısıltılar eşliğinde biri bana yaklaştı.

"Türkiye..." İsmin duyduğumda göğsümün gururla birlikte kabardığını fakat bu his aynı zamanda ağlama isteğini de doğurmuştu. Söylediklerini tam olarak anlayamamışım ama ülkemin adını duymam bana yetmişti.

Evlerinden çıkarak bizi karşılayan yaşlı adamlar ve kadınların gözlerinde ki parıltı gözyaşlarının aktıklarına dair bir belirtiydi. Yüzlerinde ki umut ifadesi bu anı uzun zamandır beklediklerini gösteriyodu. Kırışmış tenlerinde hem yorgunluk hem açlık hem de sabrettikleri yıllar vardı.

Çocukların kimleri çıplak ayakla tozlu toprağın üzerinde koşturuyor kimileri ise ayaklarında yırtılmaya yüz tutmuş eski terlikler vardı. Elbiselerinin çoğu yıpranmış, rengi solmuştu. Bazıları ellerinde ki çubuklarla yeri deşiyor bazıları ise boş tenekeleri bir beze bağlamış koşturarak arkalarından gürültü çıkarmasını sağlıyordu.

Bazı çocuklar ise utangaç olmaktan çok aramıza girip çıkıyor ve bize sevecen gülümselerini gösteriyordu. Bir süre etrafımda koşturmasına izin verdiğim çocuğu durdurdum ve çekinmeden kucağıma aldım, sevgiyle sarıldım. Onunla oynamaya, sohbet etmeye çalıştım ama ne onda ne de bende fazla olan bu İngilizce, konuşmalarımız hep yarıda kesiliyordu. Yine de onu sevmekten kendimi alamadım.

Sürekli fotoğraflarda gördüğümüz o manzara karşımdaydı: esmer teni iyice zayıflamış, kemikleri belirginleşmişti. Karnındaki şişlik ise bir hastalığın belirtisiydi, bunu kalbimde ki acı his ile biliyordum. Ama tüm bu haline rağmen, yüzünde ki tebessüm beni kendime getirmeye yetmişti.

Zayıf kollarımda onu biraz daha taşımak istesem de bir sınırı olduğunu biliyordum. İstemeye istemeye yere bıraktım, yanağını okşadım. Sonra onu, arkasına bile bakmadan koşarak uzaklaşırken el sallayarak izledim. O an içimden geçen tek şey şuydu: Bu güzel insanlar böyle bir hayatı yaşamayı hak etmiyorlardı.

Onlar için hem üzülmüş hem de derinden acımıştım. Yaşadığım şehirde sahip olduğum tüm olanaklar bir bir gözümün önüne gelirken, burada en temel ihtiyaçlara bile duyulan eksiklik içimi burkuyordu.

Çocuğu bıraktıktan sonra köyde dolaşmaya başladık. O sırada fark ettim ki, uzun zamandır fotoğraf çekme sesi duyulmuyordu. Sanırım çocuk, sonunda fotoğraf çekmekten vazgeçmişti.

Grup kaptanını takip ederek evlere girdik ve yerli halkla konuşmaya başladık. İngilizce bilen kişi sayısı belki bir elin parmaklarını geçmiyordu. Neyse ki Sariya, çeviri yaparak yardım ediyor, ailelerle kurduğumuz iletişimi kolaylaştırıyordu.

Ziyaret ettiğimiz evde bizi karşılayan, seksenli yaşlarına yaklaşmış bir teyzeydi. Zorluklarla dolu bir hayatın içinden gelen bu kadın, son birkaç yıl içinde yaşam şartlarının biraz olsun iyileştiğini anlattı. Diğer ülkelerden gelenlerin yaptığı yardımları, özellikle Türkiye'nin daim yanlarında olduğunu söylerken hem göğsüm kabardı hem de gözlerimde biriken yaşları tutamadım.

Kadın yıllarca çektikleri su sıkıntısından bahsetti. Zar zor kazılan kuyularla evlerine su taşıyor, suyun tek damlası bile boşa gitmesin diye saçlarını bile uzatamıyorlarmış. Toprak, verimli olmadığı için az miktarda ürünle yetinmek zorunda kalıyorlarmış. Kuraklık ve kavurucu sıcaklar, onlar için artık alışılmış bir gerçeklikti belki ama, yeni doğan çocukların bu şartlarda büyümek zorunda olması yüreğini sızlatıyormuş.

Çocukların yakalandığı basit hastalıklar, Türkiye'de hemen çözülebilecekken, burada büyük sorunlara dönüşüyormuş. Yakınlarında bir hastane yokmuş ve en yakına ulaşmak saatler saatler alıyormuş. Yurt dışından gelen doktorların verdikleri mücadeleyi gözleri dolarak anlattı. O sırada, evin içinde heyecanla oradan oraya koşturan torununu izliyor ve bir yandan da hayat hikayesini bizimle paylaşmaya başladı.

Bir kaç yıl önce, torunu geçirdiği yüksek ateş nedeniyle günlerce yataktan kalkamamış. Kuru bir ekmeği bile ıslatıp yedirmek için başında beklemişler. Kadın derin bir nefes alarak, sesini titrek ama kararlı bir şekilde yükseltti. Sariya Hanım çevirmekten bir an olsun yorulmuyordu.

"Henüz çok küçüktü, bedeni ise fazlasıyla zayıf. Köyde Habip adında, şehirde çalışan bir köylümüz vardı. O gece, gecenin bir yarısı aniden kusmaya ve sıtma nöbeti geçirmeye başladı torunum. Elim ayağım boşaldı. Ne yapacağımı bilemeden ağlayarak Habip'in evine koşturdum."

Kadın sözlerini yarı da kesen ağlayışı olmuştu. Kurumuş ellerini yüzüne sürerek yaşları silmeye çalıştı.

"Allah ondan razı olsun... Bir an bile tereddüt etmeden motorunu çalıştırdı ve bizi gece vakti şehre, hastaneye götürdü. Hayat bize verilmiş en büyük hediyedir," dedi yorgun, nemli bakışları hepimizin üzerinde tek tek dolaştı. Dudaklarında hala umut belirtisi varmış gibi gülümseyerek "Çok büyük zorluklar yaşasak da bir gün bu sabrın mükafatı gelecektir. O küçücük can, gönüllü olarak çalışan bir doktor sayesinde kurtarıldı. Allah bize Hürser'imizi bağışladı." dedi.

Kadın bir süre durdu. Gözleri uzaklara daldı, sanki geçmişin acılarını tekrar yaşıyordu.

"Bu yaşıma kadar birçok sevdiğimi toprağa verdim. Açlık, kuraklık ve hastalık: eşimi, dört çocuğumu ve altı torunumu elimden aldı. Şimdi geriye sadece gelinim, oğlum ve küçük Hürser'im kaldı. Allah!" dedi kadın ellerini dua ederek havaya kaldırdı. Sesi ne çok yüksek ne de çok hafif çıkıyordu. "Buna da şükür... Bunlara da bin şükür..."

Kadın dua ederken gözlerinden akan yaşları görmesem de sesi yüreğime işliyordu. Sariya onun anlattıklarını bize aktarırken, yüzünde artan bir acı ve sıkışan bir nefes vardı. Kadının kelimeleriyle benliğim sarsılıyordu. Onun her cümlesiyle daha derin bir yere batıyor gibiydim.

O an yine düşündüm: Ben hayatı yaşıyordum, onlar ise sadece hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Hayat onlara da verilmişti; ama onların yaşadığı şeyler bir yaşamdan çok bir mücadeleydi. Benim yaşadıklarım, bu kadının yaşadıkları yanında hiçbir şeydi. Bunu an an tüm kalbimle hissettim ve çektiğim acıları çok büyük görerek kendimden utandım.

Kadın hala konuşuyordu. Sözcükleri boğazımda bir yumru gibi büyüyordu ama artık daha fazla dayanamadım. Sakinleşmeli, zihnimi suturmalıydım. Ayakta durduğum yerden yavaşça hareket ettim, odanın içinde sıralanmış gruba göz gezdirdim.

Sonunda, görüş alanıma giren Fotoğrafçı çocuğun bakışları dikkatimi çekti. Kadını baştan beri büyük bir dikkatle izliyordu. Eve girdiğimiz andan beri tek bir kare bile fotoğraf çekmemişti. Şimdi ne bir kamera sesi vardı ne de bir deklanşör hareketi. O an sadece dinliyordu.

Çıkmak üzereydim ki, odayı dolduran sessizliği bir çocuğun koşar adımları böldü. Birden yerinden fırlayıp Fotoğrafçının yanına gitti. Elinde ki kamera çocuğun ilgisini çekmişti. Fotoğrafçı hiç düşünmeden yere oturdu, çocuğu kucağına aldı. Ona kamerasını gösterirken, çocuğun yüzünde beliren parlak tebessümü gördüm. İçimizi yakan, ama umutla dolu bir tebessümdü bu.

Fotoğrafçı, kamerayı çocuğun ellerine bıraktı. Birkaç kare çekmesine izin verdi. Ardından, "Hadi şimdi sen geç karşıma," dedi gülümseyerek. Çocuk utangaç bir şekilde başını omzuna yasladı, göz ucuyla ona baktı. Ardından tanıdık bir "Klik" sesi duyuldu. Bir kare yakalanmıştı.

Fotoğrafçı, kameranın ekranını çevirip çektiği fotoğrafı gösterdi. Çocuk öyle bir gülümsedi ki, sanki yüzüne bir an da güneş doğdu. O masum, içten mutluluk her şeyi bir anlığına unutturdu. Sonra cebinden çıkardığı küçük bir çikolatayı çocuğun eline bıraktı. Çocuğun gözlerinde ki sevinç başka bir dünyaydı artık; tarifsiz, saf ve unutulmaz.

Çocuk heyecanla koşarak ninesinin yanına gitti. Gözleri parlıyordu, küçük elleriyle bir şeyler anlatıyor, sık sık fotoğrafçıyı işret ediyordu. Sariya, konuşmaları dikkatlice dinledikten sonra bize çevirdi:

"Hürser, sizin verdiğiniz çikolatayı ninsesiyle paylaşmak istiyor. Ve ninesinin de fotoğrafını görmek istiyormuş."

Fotoğrafçı, oturduğu yerden usulca kalktı ve onların yanına doğru yürüdü. Kamerasını kaldırdı, kadraja iki güzel insanı alıp ve deklanşöre bastı. Sessiz bir anın ardından çocuğun heyecanla onun yanına yeniden koştuğunu gördüm. Kameranın ekranına birlikte baktılar. Ben bile o kareyi merak ediyordum.

Kadın, fotoğrafı görünce hafifçe gülümsedi. Gözlerinde ki yorgunluk yerini huzura bıraktı. Ardından ellerini hafifçe kaldırarak dua etti:

"Allah razı olsun... Allah size mutluluklar ihsan etsin... Allah hakkınızda hayırlı olanı nasip etsin..."

Sariya, kadının söylediklerini çevirdiği sırada içimde derin bir sıcaklık hissettim. Belki de ilk kez, bir fotoğrafın bu kadar güçlü duygular uyandırabileceğini fark ettim. Kadın başını eğerek teşekkür ederken, çocuk bir an bile gözlerini fotoğrafçıdan ayırmıyordu. Benim gibi.

Tombullaşan yanları, içinde ki çoşkunun bir yansımasıydı. Gözlerinde beliren parıltı, gökyüzündeki yıldızlar kadar değerliydi. Hayatım boyunca bir şeye bu kadar güzel bakan birini görmemiştim sanırım. O bakışlarda acıma yoktu; dalga geçme, küçümseme ya da merhameti aşağılama hiç yoktu. Sadece saf bir şefkat vardı. O küçük gözler, sadece bakarak bile kalpleri okşayabilirdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.