İçeriğe geç

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 4 · 9 dk okuma

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 4

Hatıralar Part 1

-Altı yıl Önce-

Tüm gönüllülerle birlikte yapılan sıcak bir kahvaltının tam ortasındaydım. Takımda ki herkes gruplara ayrılmış, masalara yerleşmiş ve keyifle kahvaltı ediyordu. Genellikle aynı dili konuşanlar aynı masada oturuyordu. Gönüllü olarak gelen altı farklı ülke vardı: Endonezya, Kazakistan, Azerbaycan, Fransa, Japonya ve Türkiye.

Farklı ülkelerden insanlarla birlikte buraya gelip yardım etmek, insana iyi gelen duygulardan biriydi. Bizim masada oturan yedi kişi çoktan kaynaşmıştı. Her ne kadar farklı ülkelerden gelmiş olsalar da, hepi Türkiye'de yaşıyordu. Üstelik çoğu öğrenciydi. Bir kişi hariç... Henüz kahvaltıya inmemişti. Birkaç gün önce yaptığımız o kısa sohbetten sonra bir daha karşılaşmamıştık.

Başımı sallayıp kendi kendime 'Onu düşünmemeliyim!' dedim. O sırada oda arkadaşımla kısa bir sohbetin içindeydim. Ancak çok yakın olmadığımız için ve henüz onunla ne konuşmam gerektiğini bilmediğimden, pek konuşmuyordum.

Neden her zaman geride duran ve insanların bana gelmesini bekleyen biri olmuştum ki? Belki de bu yüzden hayatımda çok fazla arkadaşım yoktu. En kötüsü ise, çevremde birçok insan olmasına rağmen gerçek anlamda 'dostum' diyemememdi.

"... Ve birden kendimi onun peşinden sürüklenirken buldum," dedi Buse, dört oda arkadaşımdan birisiydi. "Sonuç olarak bu gruba katıldım ve gelenler listesine adımı yazdırdım. Ama öğrendim ki, o gelmekten vazgeçmiş." Konuşmasına kısa bir nefes arası verdi ve ardından iç çekerek ekledi: "Tam bir hayal kırıklığı..."

Yanımda heyecanla bunları anlatıyordu. Ben sadece başımı sallayıp, "Ah, kötü olmuş... Neden birden gelmekten vazgeçmiş ki?" dedim. Sanki onu gerçekten anlıyormuşum gibi. Ama hayır! Gerçekten öyle değildim. Henüz yeni yeni hoşlanmaya başladığın birinin peşinden böylece gitmek, bana çok uçuk bir fikir gibi geliyordu. Evet, cesaret isteyen bir hareketti ama... Ben asla böyle bir şey yapamazdım. Bir erkeği düşünmek, yıllarca onu beklemek, ardından onun peşinden gitmek... Ben henüz sevebileceğimi bile bilmiyordum.

Buse ile yeni konuşmaya başlamıştık ama aramızda doğan sıcak ve samimi muhabbetin içinde olmaktan mutluydum. Düşünce yapılarımızın uyuşmadığının farkında olsam da, sessizce oturup kahvaltımı yaparak da buradan ayrılabilirdim. Yine de küçük an için bile şükrediyordum.

Birkaç gündür duymadığım fotoğraf makinesi sesiyle gözlerimi kırpıştırdım. İçimde bir yer, onun geldiğini çoktan biliyordu. Çay bardağım elimde havada asılı kalırken, kendimi tutamayıp gözlerim anlamını çözemediğim bir heyecanla onu aradı. Ve gerçekten de oradaydı.

Bir günlük aranın ardından onu sonunda görebilmiştim. Kahvaltı tabağını doldururken sıradan biri gibi görünüyordu ama birkaç gün önceki o kısa sohbetimizde söylediği sözler, onun sıradan olmadığını çoktan göstermişti. Düşünceleri, bir erkeğe göre şaşırtıcı derecede büyüleyici ve düşündürücüydü. Gerçek dışıydı, neredeyse bir film karesinden çıkmış gibiydi.

Başımı eğmeye çalışsam da göz ucuyla onu izlemeye devam ettim. Neden böyle davrandığımı bilmiyordum. Yaptığım hareketin anlamsızlığını fark edince, kendime kızar gibi içimden 'Kendine gel, Derin!' dedim. 'Ondan uzak durmalısın. Yabancı bir ülkedesin ve özellikle bir erkeğin bu tuhaf aurasına kapılamazsın!' Kendi kendime güç veriyor, bu sözleri gerçekten tutabileceğime inanmaya çalışıyordum.

"Good morning..."

İngilizce kelime salonda yankılanırken yeniden ona baktım. Elinde bir tabakla, adımlarını doğrudan bizim masaya yöneltmişti. Oysa onlarca boş masa varken neden buraya geliyordu? Ve neden masamızdaki arkadaşlar kahvaltılarını böylesine hızlıca bitirip kalkmaya başlamışlardı?

Dudağımı farkında olmadan ısırdım. Dikkatimi tekrar kahvaltıma vermeye çalıştım ama içim içimi yiyordu. Neden bu kadar garip davranıyordum? Tam o sırada sandalyenin çekilme sesi duyuldu. Tabağını usulca masaya bıraktı ve bu kez Türkçe seslendi: "Günaydın..."

Oda arkadaşım heyecanla karşılık verirken, istemsizce başımı kaldırıp ona baktım. Gözleri yüzümde öylece duruyordu. Utandım. Ve o an... Dudaklarındaki o büyük, içten tebessümle bana bakarak tekrar söyledi: "Günaydın."

Boğazımdan hafif bir öksürük sesi çıktı. Başımı hafifçe sallayıp zar zor fısıldadım. "Ah... Günaydın." Hemen ardından başımı çevirip yeniden kahvaltıma döndüm. Kalbim hızla atıyordu, içimi bastıran garip bir his vardı. Neden bana o bakışlarla, o kadar sevecen bir tebessümle bakmıştı ki?

Birden, birkaç gün önce akşam arabada kameraya bakışını hatırladım. Tamamen farklıydı. Sanki bu iki halinden biri, bir maskeyle örtülmüş gibiydi. Ve işin tuhafı... Hangisi gerçekti, bilmiyordum.

İçimde bir mahkeme salonu kurmuş ve kendi kendime yargılarda bulunmaya başlamıştım. Duruşmaya ara vermemi sağlayan ses gerçekliğe dönmemi sağlamıştı.

"Arkadaşlar, lütfen beni dinleyin." Grup lideri sesini duyurdu ve dikkatlerin üzerinde olduğuna emin olduktan sonra konuşmaya devam etti. "Dün fazlasıyla dinlendiğimizi düşünüyorum bu yüzden bugün yoksul mahalleri dolaşmaya başlayacağız. Ailelerle konuşup erzak kutularını onlara ulaştıracağız. Gideceğimiz çok yer var ve zamanımız sınırlı. Bu yüzden hızlı olmamız gerek. Lütfen hazırlıklarınızı buna göre yapın. Bir saat içinde yola çıkmalıyız."

Net bir konuşma yapmıştı, grup lideri. Günün planını aktardıktan sonra, yaptığımız işin ne kadar kıymetli ve anlamlı olduğuna dair birkaç cümle daha söyledi. Benim buraya gelme nedenim tam da buydu aslında. Kaybolmuş benliğimi yeniden bulmam gerekiyordu. Ruhumu bir ay boyunca güzel şeylerle besleyip, hayatıma kaldığım yerden başlamak istiyordum.

Masa etrafında tanışma sohbetleri kaldığı yerden devam ediyordu oda arkadaşım, ona birkaç soru yönelttiğinde o dikkatlice dinliyor, bakışlarını bir an bile kaçırmadan Buse'yi izliyordu.

"Peki, sen nasıl karar verdin buraya gelmeye?" diye sordu oda arkadaşım bir anda. Sanki yardım kuruluşu ile geldiğimizi unutmuş gibiydi. O sırada elindeki ekmek parçasını ağzına atarken kısa bir duraksama yaşadı Fotoğrafçı. Sonra başını yavaşça sallayıp cevap verdi.

"Ben... Fotoğraf çekmeyi seviyorum. Bu yüzden birçok yere gittim. Bu sefer gelirken yardım etmek istedim. Sanırım verdiğim en iyi kararlardan biri bu oldu."

Sesi, arabada bana söylediği o derin sözlerden çok uzaktı. Tınısı bile farklıydı. O karanlıkta söylediği o cümlelerde bir ruh vardı, şimdi ise yalnızca yüzeyde kalan bir yanıt... Neden saklanıyordu? Neden kendini gizliyordu?

"Yani fotoğraf çekiyorsun! Lütfen benim de fotoğraflarımı çeker misin?"

Gözlerimi devirdim. Klasik. Fotoğraf makinesi taşıyan herkes, bir anda görünmez bir beklenti ağına yakalanırdı. Sanki ellerinde kamera değil de bir iyilik makinesi taşıyorlarmış gibi... Ve çoğu da bu baskıya dayanamaz, reddedemeden gülümseyip çekiverirdi. O da öyle yapacaktı, emin gibiydim.

"Üzgünüm... Dikkatimi çekmediği sürece kisişel fotoğraf çekmiyorum," dedi.

Şaşkına döndüm. Ne demek istiyordu şimdi bu? Benim de fotoğraflarımı çekmişti... Hem de iznim olmadan. Ama şimdi, kişisel fotoğraf çekmediğini söylüyordu. O zaman bana söylediği sözler ile şimdi söyledikleri çelişki içerisindeydi. Başım hafifçe zonklamaya başladı.

Bu, onun dikkatini çektiğim anlamına mı geliyordu? Nasıl olurdu ki? Daha önce hiç tanışmamış, karşılaşmamıştık bile. Sadece uçaktan indikten sonra, arabada kısacık bir konuşma geçmişti aramızda. Ve o konuşma -her kelimesi- sanatsaldı. Ama şimdi o zarif ses tonundan eser yoktu.

Bu durum hiç iyi değildi. Hem de hiç. Bir an önce bu garipliğin içinden sıyrılıp uzaklaşmak istiyordum. Sadece bir ay kalacaktım burada. Ne birine yakın olmak istiyordum, ne de uzak. Hiç kimseyle bağ kurmak istemiyordum. Bir ay sonra hepsi bitecekti ve ben kaldığım yerden hayatıma devam edecektim.

"Ah!" dedi uzatarak sesini Buse. "Demek öyle... Mahrem olayı diyorsun yani." Kaşlarımı çatıp Buse'ye döndüm. Bu nasıl bir tepkiydi? Böyle bir söz... Söylenmemeliydi. Sanki mahremiyetin değeri hafife alınabilecek bir şeymiş gibi.

Ağzımı açtım, sesim kendiğinden çıktı: "Buse, sanırım herkesin tercihine saygı duymamız gerek, değil mi?" Kelimenin başka bir anlamı yoktu ve insanların istekleri ile bu şekilde dalga geçilmesi hoş değildi. Gerçekten hiç mi düşünmemişti konuşmadan önce? İçimde nedensiz büyüyen öfke kontrol edilemeyecek değildi fakat ağzımı kapatıp susmamı sağlayacak türden de değildi.

"Sadece şaka yapmıştım..." Savunmaya geçmişti bile. İstem dışı ona, yani fotoğrafçıya, baktım. Yüzünde belirsiz bir tebessüm vardı. Tuhaf bir bakış. Sanki beni okumak istiyor gibiydi. Gerildim. Neden onu korumaya çalıştım ki? Başımı eğip tabağımdaki son lokmaları ağzıma attım. Çayıma sarıldım. Masadaki sohbet yerini sessizliğe bırakmıştı. Üzerimde ki gerginlik tüm masayı hakimiyeti altına almıştı. Buse olmadığı sürece de diğerlerinin sesi çıkmıyordu. Dikkatlice bakışlarımı masanın çevresinde oturanlar kişilerin üzerinde gezdirdim.

Sonunda yine gözlerim Fotoğrafçıya takılmıştı. Sandviç ekmeğinin son parçasını çiğniyordu. Sonra yenisini alıp kenarlarını ayırmaya başladı. Başını hafifçe öne eğmişti. Ağzında ki lokmayı yerden dudaklarında hafifçe ileri uzatıyordu. Tuhaf bir andı. Karşımda oturan 20'li yaşlarında bir genç adam değil de, sanki 10 yaşındaki bir çocuk vardı. Bir çocuğun masum alışkanlıkları gibi... Ve buna rağmen bu kadar sevimli oluşunu açıklayamıyordum.

İçimde beliren o tuhaf his, masadan kalkma isteğini uyandırdı bende. Bu his aynı zamanda kaçma içgüdümü de harekete geçirmişti.

"Afiyet olsun," dedim hafifçe, ayaklanırken. Ama kaçmadan önce yine ona baktım. Ekmeğini tam ağzına götürmek üzereydi ki, durdu. Gözleri, tebessümüyle birlikte küçüldü. Yanakları yuvarlak hale girerek daha sevimli gözükmesini sağladı. Bu içten yüz ifadesine daha fazla dayanamadım. Utançla başımı eğdim. Yalnzıca kısa bir gülümsemeyle karşılık verdim ve hızlıca uzaklaştım.

Yemek salonundan çıkarken kafamın içinde dönen tek cümle şuydu: 'Bir erkek... Neden bu kadar sevimli olabilir ki?'

Arabada söylediği o sözler. O ses tonu. Ekmeğini yerken ki o dikkat. Gözlerini küçülterek verdiği gülümseme... Kalbime saplana tuhaf sızı ile kıvrandım. Farkında olmadan onunla ilgili bir çok farklı detayı keşfetmeye çıkmıştım bile. Kendime kızmaya başladım.

Buraya bunun için gelmemiştim! Etkilenmek için değil, toparlanmak için gelmiştim. Geçmişin izlerini silmek, kendimi yeniden bulmak için.

Odaya girip kendimi yatağın üzerine attım. Gözlerimi tavana diktim ve derin bir nefes aldım. Onu düşünmekten vazgeçmeliydim. Zihnimi onun nasıl birisi olduğuna dair fikirlerler ile doldurmak yerine beni yoran kişilerden temizlemem gerekiyordu.

Herkesi kendim gibi sanarak hayatıma alım. İyi kalpli olduklarını varsaydım. Ben nasılsam, onların da öyle olduğunu düşündüm. Onlara değerlerinden daha fazla önem verdim. İçimde onlar fazla büyüttüm fakat zaman geçtikçe, onları tanımaya başladıkça, her biri bambaşka bir yüze büründü. Yalnızca biri, keşke ilk tanıdığm günkü haliyle kalabilseydi.

Şimdiye kadar yaptığım en büyük hatalardan biriydi bu: Tanıştığım her insanın iyi olduğunu düşünüyor, hemen değer vermeye başlıyordum. Fakat çok geçmeden, bana biraz olsun güven bırakmadan, beni kırarak gidiyorlardı.

Belki de kimse umut bağlamamlıydım. Fakat ben sadece şu güne kadar dünyaya gelen her insana değer veren birisiydim. Neden o değeri korumaya çalışmıyorlardı ki? İnsanlar, gerçekten çok tuhaf varlıklar. Onları ne kadar anlamaya çalışırsam çalışayım sonucunda büyük bir belirsizlik buluyordum.

Yatağımda öylece yatarken zihnime yeniden Fotoğrafçı düştü. 'O da diğerleri gibidir,' diye geçirdim içimden. Ondan etkilenmek ve ilgi duymama gerek yoktu. Yeterince yorgun olan kalbime bir yeni acıları eklememem gerekiyordu.

Kendime geçirip durduğum onca düşünceyi bölen kişi, aynı zamanda beni bu zihinsel işkenceden de kurtaran kişi, diğer oda arkadaşım Meryem olmuştu. İkimiz de hazırlanmakta fazla vakit kaybetmedik. Gerekli olabilecek eşyaları çantalarımıza yerleştirdikten sonra lobiye inmeye hazırlanıyorduk ki Buse geldi. Gitmek için az bir vakit kalmıştı fakat bu durumu pek umursamıyor gibiydi.

"Hazırlanmaya başlıyorum" dediğinde, içimden derin bir nefes verdim. O başlıyorsa, bizim bekleyişimiz daha yeni başlamış demekti.

Lobide ki bekleyişimiz on beş dakikalık sabır, yarım saate... Sonra bir saate yakın bir zamana dönüştü. Sabırsızlığım yavaş yavaş içimi kemirmeye başlamıştı. Arada bir Meryem ile konuşuyordum. Sessizliğe karşı bir mücadele gibiydi bu sohbetler. Ama bir süre sonra kelimeler tükeniyor, biz de yine suskunluğa gömülüyorduk.

Sonunda Buse lobide bize katılırken grup liderinden ufak bir uyarı almasına rağmen hiç pişman olmayan bir tavırla onu geçiştirmişti. Kalkmayı bekleyen araçlara binerek yola koyulduk.

Lüks olmaktan uzak, hafifçe tozlanmış minibüslerle şehir merkezinden uzaklaşmaya başladık Sıcağın altında, kıvrıla kıvrıla giden yolları takip ederek köy yollarına döküldük.

Kulaklıklarımı taktım. MP3 çalarımdan yükselen melodilerle birlikte kafamı cama çevirerek bu yabancı ülkeyi keşfetmeye başladım. Görünen tek şey: kum tepeleri, bozkırın uzayıp giden yalnızlığı ve masmavi bir gökyüzü. Manzara çok tanıdık değil ama bir o kadar da etkileyciydi. Ve aklıma kaçınılmaz bir karşılaştırma düştü, Türkiye'de yaşadığım yer ile burası arasında. Yaşadığım yerin Cennet olduğuna çok fazla düşünmeden karar vermiştim. Burası çok güzel olmasına rağmen asla yaşayamazdım. Benim şehrim kalabalıktı, renkliydi, karmaşıktı ama yaşanılasıydı. Burada ise zaman yavaş akıyor gibiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.