İçeriğe geç

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 3 · 5 dk okuma

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 3

Devam Eden Hayat Part 2

Monoton geçen hayatıma ilk adımı yatağımdan çıkarak attım. Mutfağa gidip kahvaltı hazırlamaya başladım. Aç değildim ama bir şeyler yemem gerektiğini hissediyordum. Hızlıca bir yumurta kırıp yanına bir sallama çay koydum. Masaya oturduğumda, içimi ısıtan çay sayesinde biraz olsun rahatladım.Telefonumu elime alıp açılacak sergilere göz atmaya başladım.

Yakın şehirlerde ve yaşadığım yerde düzenlenecek olan fotoğraf sergilerini tek tek inceledim. İki hafta içinde açılacak bir sergi olduğunu gördüğümde, kalbim heyecandan deli gibi atmaya başladı. Üstelik bu sergi, yaşadığım şehirde gerçekleşecekti. Zihnimi durduramıyordum; daha şimdiden hayallere dalmış, kendimi işe giderken bulmuştum.Yıllar geçmişti ama onu bulma umudundan asla vazgeçemedim. İçimde bir yer hala ona sımsıkı tutunuyordu.

Altı yıl boyunca kalbimde taşıdığım bu adam, özellikle 27 yaşıma geldiğimde arkadaşlarımın alay konusu olmaya başlamıştı. Oysa ben, bugüne kadar karşıma çıkan hiçbir erkekte onun izini bulamamıştım. Kalbimin tam ortasına yerleşmişti bir kere, yerini kimse alamazdı. Her yeni yüzde, her yeni bakışta onu aradım. Tek başına kocaman bir krallıktı; ama kimsede ondan en küçük bir esinti bile yoktu.

Belki de bu yüzden her geçen gün ona daha çok bağlandım Sanki dünya üzerinde yalnızca o varmış gibi hissediyordum. Zarif ve duru bir ses tonu, içinde tek bir kötülük barındırmayan tertemiz bir kalp... Ruhu, insanın kalbine sessizce dokunuyordu.

Yolda yürürken müzik dinleyebilmek için kulaklık taktım. Açtığım hüzünlü şarkıyla birlikte, onunla ilgili düşüncelerin zihnimin her köşesine dolmasına izin verdim. Şarkının hüznüyle yarışan hikayemi her hatırladığımda, içimde bastıramadığım bir ağlama isteği beliriyordu. Tatlıyla acının birbirine karıştığı bu hikaye... Nasıl bitecekti? Bizim sonumuz ne olacaktı?

Gözlerimi açtığım her yeni günde, onunla ilgili farklı duygulara kapılıyordum. Bir gün ona denizler gibi taşarak öfkeleniyor, ertesi gün çiçekli bir bahçe gibi kalbimin yumuşamasına engel olamıyor, bir başka gün ise karanlık gökyüzümle birlikte ağlıyordum. Altı yıl boyunca onu bırakamayan kalbimle, artık özgürlük isteyen zihnim arasında bitmek bilmeyen kavgalar oluyordu. Bu savaşın ortasında bedenim yavaş yavaş harap oluyordu. Yine de, beni nelerin beklediğini merak etmekten vazgeçemiyor ve hala, bu uzun günlerin sonunda, onun bana geri dönmesini ve benim olmasını istiyordum.

Bazen, beni neden böyle bir labirentin içine soktuğunu düşünmeden edemiyordum. Bu soruyu kendime sorduğumda ise, ruhum sanki cevabını çoktan biliyormuş gibi bana fısıldıyordu: Çünkü onunla geçirdiğimiz o bir ay, bana huzurla ve güzelliklerle örülmüş bambaşka bir yer gibi hissettirmişti.

Her şeyden ve herkesten uzak durmak istediğim, hayattan iyice yorulduğum ve toz pembe hayallerimin kararmaya başladığı bir anda çıkmıştı karşıma. O zamanlar kimseye güvenemiyordum, tanıdığım her insanın içinde kötü niyetler olduğunu sanıyordum. Ama o, güvenimi istemek yerine sessizce kazandı. Beni kimsenin yapamadığı bir şeye ikna etti: Herkes kötü değildir. Ve tanıdığım herkesten çok farklı karakteriyle, aslında yalnız olmadığımı hissettirdi.

İlk başta ona sadece arkadaş gözüyle yaklaşmış olsam da, zamanla onu tanıdıkça farkında bile olmadan ona karşı hisler beslemeye başlamıştım. Birbirimizi tam anlamıyla tanımasak da, bizi tanıyan diğer insanlara göre birbirimizi çok daha iyi anlıyorduk.Bu bağ, uzun zamandır içimde taşıdığım bir boşluğu hissettiriyordu bana. Kalbim ne kadar acı çekerse çeksin, içinden çıkmak istemediğim tek boşluktu bu. Her gün içimde taşıdığım bu özel ağırlık, aynı zamanda bana mutluluk da veriyordu.

Kısa bir an bile olsa, onunla yaşadığım o zaman dilimi ne bir kitaptan ne de bir filmden alınmaydı. Hatırladıkça yüzümde buruk bir tebessüm beliriyor, o günleri usulca yad ediyordum.

Onunla geçirdiğim bir ay, beni ömrüm boyunca etkisinden çıkamadığım bir paradoksa sürüklemişti. Ve belki de en önemlisi, bu paradoksun hiç bitmesini istememdi.

Hayatım boyunca sadece bir kez, kalbimin kapıları böyle derin hislere açıldı. Ve o kapıları aralayan, yalnızca o oldu.

Onu düşünerek yürüdüğüm yolun sonunda, kendimi kafenin önünde buldum. Girişin hemen üstünde asılı duran tabelaya gözüm takıldı: Yıldızlı Gece...

Onun sayesinde başladığım Van Gogh sevgisi, bu kafenin ismini seçmemi sağlamıştı. Anahtarı deliğine yerleştirip kapıyı açtım ve arka bölüme ilerledim. İlk olarak üzerimde ki kabanı ve çantamı bıraktım, ardından önlüğümü önlüğümü takıp işe koyuldum. Kaç kişinin içeceğini bilmediğim çayın altını yaktım. Suyun kaynamasını beklerken masaları silmeye başladım. Henüz işimi tamamlayamadan, gelen yeni ürünleri teslim aldım. Bir kısmını görsel düzenleme için reyonlara yerleştirdim, kalanlarını ise mutfağa taşıyıp dolaba yerleştirdim.

Masaları silmeye kaldığım yerden devam ederken çay çoktan demlenmeye başlamıştı bile. Tüm işlerimi tamamladıktan sonra kepenkleri kaldırdım ve gün ışığının içeri dolmasına izin verdim.Kapının üzerinde duran 'kapalı' yazısını çevirip 'açık' oluğunu belli ettim. Bahar yeni yeni kendini göstermeye başlamıştı.

Onunla sıcak bir yaz günü tanışmıştık, ve o günden bu yana kaç bahar geçti, bilmiyorum... Birden fazla sonbahar, birkaç kış, nice bahar gelip geçti. Ama o sıcak yaz günü bir daha hiç gelmedi.Düşüncelerime gömülmüşken, birkaç aydır benimle birlikte çalışan öğrencilerin gelmesiyle dalıp gittiğim yerden çıkım. Ardından içeri dolmaya başlayan müşteriler, zihnimi tamamen dağıttı.

Akşama kadar boşalan bardakları doldurmak, siparişleri hazırlayıp masalara taşımak derken, onu bir süreliğine unuttuğumu fark ettim. Kendime bir çay doldurup içmeye koyulduğumda, yorgunluğumu da unutmaya çalışıyordum.

Gözlerim kafemin içinde dolaşmaya başladı. Kafenin ir köşesi, Van Gogh'a özel olarak tasarlanmıştı. Duvarda onun bir portresi asılıydı; hemen yanında ise küçük çerçeveler içinde yer alan tablolar: Ayçiçekleri, İrisler, Arles'da ki Yatak Odası, Buğday Tarlası ve Kargalar.

Ne zaman Buğday Tarlası ve Kargalar'a baksam, düşünmeden edemiyordum: Acaba bu tablo o kendine kurşunu sıktığı tarlanın bir yansıması mıydı? Ölmeden önce karşısına geçip orayı hayal etmiş miydi? Ve o kurşun sesi duyulduğunda, hayalindeki kargalar gerçekten böyle mi uçmuştu.Van Gogh'u ondan çok önce tanıyıp seviyor olsam da, bu düşünceleri bana getiren kişi fotoğraf Sanatçısı'ydı. Onun Van Gogh'a olan hayranlığı sayesinde, ben de büyük sanatçının hüzünlü hikayesini daha derinlemesine öğrenmiştim. Hayatı boyunca hak ettiği değeri göremeyen bu adamın çizimleri şimdi, kafenin duvarlarını süslüyordu.

Bakışlarım kafenin diğer köşesine çevirdim. O bölümdeyse, fotoğrafçılık için gittiğim tarihi yerlerde çektiğim kareler asılıydı. İlk aldığım, ışığın çevresinde dans eden bir kadını gösteren fotoğraftı. O görüntü bana diğer tüm karelerden daha fazla şey hissettiriyordu. Fakat diğerlerinde hep bir eksiklik vardı. Siyah beyaz olan birkaç tanesi hariç, hiçbirinde derin anlamı tam olarak göremiyordum. Yıllar önce bana gösterilen o duygular, sanki bu karelerde eksikti.

Onunla tanışmadan önce, baktığım her fotoğraf ve tablo bana boş gelirdi. Şimdi ise her karenin ardından bir hikaye gizli olduğunu biliyordum. Ama ne kadar dikkatle bakarsam bakayım, o hikayeleri bir türlü anlayamıyor, tahmin edemiyordum.

Güneş çoktan batmıştı ve gündüz saatlerine kıyasla daha az kalabalık vardı içeride. Kendime yumuşak içimli bir bitki çayı hazırlayıp boş bir masaya oturdum. Sızlayan bacaklarımı sıvazlarken, sürekli çalan dinlendirici müziklerin içinden en sevdiğim parça başlamıştı. Kendimi piyanonun sakin sesine bıraktım. Yudumladığım çay bedenimi gevşetirken, zihnim yeniden ona dönüyordu. Ve beni, onunla tanışığım ilk günlere geri götürüyordu.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Elemental kitabım bir şansı hakediyor... Uygulamada yeniyim tanınmama yardım etmek isterseniz profilime girin ve eserlerden ELEMENTAL a tıklayın. Okuyup yorum yaparsanız çok sevinirim iyi günler.