İçeriğe geç

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 2 · 8 dk okuma

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 2

Devam Eden Hayat Part 1

Bir rüya gördüm.

Telefonumda onunla ilgili bir video izliyordum. Kameranın odağı oydu; etrafında ki insanlar hayranlıkla onun ve karelerine dair konuşuyordu. Yanındakilerin şık giyimi ve bulundukları yer, oldukça lüks bir hayat sürdüğünü gösteriyordu. Onu bu şekilde görmek içimi burksa da, kalbimde garip bir çarpıntı vardı. Ne kadar özlediğimi bir kez daha fark ettim.

Onu izlerken dudaklarımdaki tebessümü saklayamadım. Gözlerime çoktan dolmaya başlayan yaşları geçiştirmeye çalıştım. Rüyada olduğumu biliyordum ama bu tatlı bir hayalin içinde olmak bana huzur veriyordu. Uyanmamak için içimden sessizce dualar ediyordum.

Aramızda ki mesafe ne kadar büyük olursa olsun, ben onu görebiliyordum. O beni fark etmese de, yalnızca varlığı bile içimi ısıtmaya yetiyordu. Ama bu sıcaklık, içimde ki derin sızıyı bastırmaya yetmedi. Kalbim acıyordu.

Onu yıllar sonra bulmuş olsam bile, neden yalnızca buradan izleyebiliyordum? Yıllarca beklemiştim... Ama şimdi, ona dokunamadan, sadece uzağından bakabiliyordum. İçimde bir yer, bunun gerçek olmadığını bana fısıldıyordu; fakat kalbim, inatla bunun gerçek olduğuna inanmak istiyordu.

Hayat, bir zamanlar onu bana vermişti. Beni pembe bulutların üzerinde yürütmüş, güzelliklerini sergilemişti. Sonra gerçek yüzünü gösterip oyunlar oynamış ve bizi ayırmıştı.

Sadece bir ay... O masalda başrol olmama izin vermişti. Sanırım tüm büyülü hikayeler gibi bizimkisi de bu yüzden kısa sürdü. Belki de beni mest eden o tatlı günlerin kırıntılarını aradığım için hayale sığınıyordum.

Ve ben biliyorum ki, bu rüyadan uyandıktan sonra uzun bir süre onun izini sürmeye devam edecek; onsuz, hiçbir anlamı olmayan hayatımda bir anlam arayacaktım. Onun parlak tebessümünü görmeden yaşamanın ne demek oluğunu öğrenerek büyüyecektim.

Rüyada olduğumun farkındaydım. Ama bunu bilmek ona olan özlemimi dindirmiyor, aksine ruhumun onu daha fazla arzulamama sebep oluyordu. Zihnim onun yüzünü hatırlatıyor, kalbimse bu güzellik karşısında her seferinde biraz daha parçalanıyordu.

İçimdeki kırgınlığı bastıramadan videoyu izlemeye devam ettim. Tanımadığım bir kız, yavaşça elini Fotoğraf Sanatçısı'nın elinin üzerine koydu. Rüya olduğunu bilsem de, bir anlığına içimde kıskançlık kıpırdadı. Benim olmam gereken yerde o vardı. Bana ait olmayan o şansı görünce, o kızın yerinde olmak istedim.

Hemen ardından içimi saran pişmanlık ise bana şunu hatırlatıyordu:. Yıllar önce korkarak uzandığım o ellere şimdi başkası dokunuyordu. Belki de o zaman biraz daha cesur olsaydım, belki onu kazanabilmek için savaşabilseydim, şimdi onun elini tutan kişi ben olabilir miydim? Bu düşünce, rüyamın içinde bile yakamı bırakmamıştı.

Ellerinin sıcaklığını yeniden hissedebilmek istercesine, videoyu düşünmeden başa sardım. İlk gördüğüm andan beri bana eşsiz gelen ellerine baktım. Kızın eli ona uzanırken, kendimi onun yerine koymaya çalıştım. Bu rüya sona ermeden, onu bir an olsun hissedebilmek istiyordum.

Sanki o an, rüyam kendi yolunu çizmek yerine benim hislerime göre şekillenmişti. Birden kalabalığın içinde buldum kendimi... Sanki bilinçaltım, beni mutlu edebileceği tek yeri seçmişti. Bu bir rüyaydı ve ben fark etmeden onun senaryosunu yazıyordum.

Fotoğraf Sanatçısı, yüzünde bana tanıdık gelen o maskeyle, dudaklarında sahte bir tebessümle kıza bakıyordu. Hemen arkasında durmama rağmen, onun benden çok daha güzel olduğunu içten içe biliyordum ya da ben öyle hissediyordum.

Hiçbir zaman, böylesine güzel bir adamın yanına yakışacak biri olduğumu düşünmemiştim. Ama aynı zamanda, onun benden başka birisiyle olmasını da kaldıramıyordum. Onunla kendimi hayal ettiğim zaman benden ne kadar uzak olduğunu hissetmeme rağmen, yine de kendimi onsuz düşleyemiyordum.

Onu istiyordum. Maskesiz... Rol yapmadan, sahici bakışlarıyla. Çoğu zaman bir şey anlamadığını belli eden yüz ifadesiyle, çocuksu gülüşleriyle, yalnızca bana ait olan o gerçek haliyle...

Fakat biliyordum ki, bu isteğim sadece bana çok uzak bir hayalden ibaretti. Bu rüyada birlikteydik, ama gerçek hayatta ise birbirimizden çok uzaktık.

Zihnimin kurduğu bu senaryoya tutunmak istemedim. Kızın eline bakarken, onun yerine ben uzanmak istedim. Elim istemsizce havaya kalktı, ama birden duraksayıp yanlış bir şeyler yaptığımı düşünerek geri çekildim. Tam o anda, Fotoğraf Sanatçısı sanki beni fark etmiş gibi, onu tutan ellerden kurtuldu. Bakışlarını bana çevirip gözlerimin içine baktı. Yüreğimin titremesine engel olamadım. Rüyanın ötesinde, neredeyse gerçek gibi... Gözlerinde öyle bir derinlik vardı ki, uzansam tutabileceğime inanıyordum.

Elini bana uzattığında dudaklarında yeniden bir tebessüm belirdi; ama bu kez o maskeli halindeki sahte gülümsemesi değil, yıllar önce tanıdığım o sıcak gülümsemesiydi. Yanaklarını tombul gösteren, içten, çocukça bir gülümseme... Tıpkı eski anıları olduğu gibi.

Eskiden bana küçük bir adım atardı, ben ona yürüdüğümdeyse o, büyük adımlarla bana koşarak gelirdi. Şimdi de aynısı oluyordu. Kalabalığı içinden ona uzanmak için ilerlerken, o da beni yakalayıp çok uzaklara götürmek ister gibi bana koşuyordu. Her zaman bize ait özel bir alan oluşturur, rahatsız olmamak için bizi tüm dünyadan izole ederdi. Şu an da yaptığı tam olarak buydu.

Avcumun içi sıcaklıkla doldu. Bunun sadece bir rüya olduğunu bilsem de,o an yıllardır hayalini kurduğum sıcaklığa sonunda kavuşmuş gibi hissettim.

Yıllardır aradığım oydu...

Fotoğraf sergisinden çıkıp şehrin merkezine doğru koşturduk. Sonra, nasıl olduğunu anlayamadan bir anda doğanın içinde buldum kendimi. Bana dönüp baktı; güneş gibi sıcak, parlak bir tebessümle...

Ona uzanmak, yanaklarını avuç içime alıp sevmek istedim. Bu büyülü çiçeklerin arasında olsak da, asıl büyünün o olduğunu ona hissettirmek istedim.

Bir elinde beni, diğer elinde ise hiç bırakmadığı fotoğraf makinesi vardı. Gezdiğimiz her anı kaydediyordu. Zihnimin karanlık köşelerinde, unutulmaya yüz tutmuş sesi yeniden yankılandı: 'Ben duyguları çekiyorum. '

Sesi sıcaktı, içtendi. Uzun ve yapılı olmasına rağmen, ses tonu benimkinden daha narin geliyordu.

'Tüm bu karelerde, bize özel duyguları siyah beyazın içine saklıyorum.'

Yeniden konuşurken gülümsedim. O, gördüğü anları siyah beyaza boyuyordu; ben ise yalnızca onunla olduğum anlara kendi renklerimi görüyordum. Renklerin anlamını sadece onun yanındayken öğrenbiliyordum.

Uzağımda atan kalbinin ritmini avuç içimde hissediyordum. Bu his, içimde ağlamak isteği uyandruyordu. O an, onun kaderim olduğunu hissettim. Rüya olsa bile, yanarak aradığım kaderimi bulmuştum.

Topraktan bir yolda yürüdük, ardından gelincik çiçekleri ile kırmızı renge bürünmüş bir tarlaya ulaştık. Gelincik çiçeklerin arasında geçerek, şehri uzaktan izleyebileceğimiz bir tepeye tırmandık. Tepenin ucunda yalnız bir ağaç vardı. Esen rüzgar dallarını hareket sallıyor, baharın kokusunu bize taşıyordu. Ağacın altında onunla birlikte dinlenmek için can attım.

Benden önce ağaca ulaştı, etrafında dolanmaya başladı. Gözleri dalların ucunda, gökyüzünde geziniyordu. Sessizce arkasından ilerledim ve yanına sokuldum. İçten içe hissettiğim o eski korku, onu yeniden kaybetme korkusu, eline sıkıca sarılmama neden oldu. Onu henüz bulmuştum. Onu beklediğim yılların kalp kırıklığını yeniden yaşamak istemiyordum. Uyanacağımı biliyordum. Bu hayalin biteceğini de öyle... Ama sadece biraz daha onunla kalmak istiyordum.

Avuç içimde hissettiğim kalp atışlarını dinledim. Sanki kalbi gerçekten avuçlarımda atıyordu ve bu his bana umut veriyordu.

Onu bu kalp atışıyla takip ettim. Ağacın arkasından dolaşarak karşısına çıkmak istedim ama beni bekleyen sadece bir boşluktuk. Seslendim. Cevap gelmedi. Etrafıma baktım ama o yoktu. Rüyamın içinde, benden uçarak uzaklaşan bir kuş gibi kaybolmuştu.

Avcumun içinde hissettiğim o kalp atışı durdu. Yaşadığımı hissettiren teni, bana umutla gülümseyen yüzü artık yoktu. Ve ben... Bunun bir rüya olduğunu bilmeme rağmen burada yeniden yalnız kalmıştım.

Onu yeniden kaybetmiş ve ben onsuz tamamlanamayan evrenimde tek başıma kalmıştım.

Gözlerimi rüyadan açtığımda, bir süre kıpırdamadan öylece kaldım. Ellerimin altına deli gibi atan kalbimin sesini dinledim. Rüyada hissettiğim o canlı kalp atışının, aslında ona duyduğum özlemden kaynaklandığını ancak şimdi, uyanınca anlayabilmiştim.

Ve ben... Bunun bir rüya olduğunu bilsem de, kendimi hayal dünyamda mutlu edebilmek için elimden geleni yapmıştım.

Gözlerimi tekrar sımsıkı kapattım. Onu yeniden görmek istiyordum. Rüyaya yeniden dönmek, ona bir kez daha kavuşmak istiyordum. Ama umutsuzca çırpınışlarımın sonucunda, beni karşılayan tek şey zihnimin tamamen uyanık olduğunu hatırlatan sessizlikti.

Gözlerimde ki yaşlar yastığımın üzerine çoktan damlamaya başlamıştı. Kaderim olması için dua ediyorum. Onu gücüm yettiğince beklemek istiyordum.

Bu rüya sanki onun için yazılmış bir senaryoydu. Zihnimin bana oynadığı tatlı ama bir o kadar da can yakıcı bir oyundu.

Yatakta yatarken dizlerimi kendime çektim, ellerimi yumruk yaparak göğsüme bastırdım. Onsuz geçen yılların boşluğunda yeniden kayboluyordum. Gözümden ne kadar yaş dükülürse dökülsün, yokluğu içimi yaksa da... Onu bırakmak, ruhumun yavaşça silinmesine eşdeğerdi.

Onu sadece bir ay tanımıştım. Her şey onun 'Oh, iyi misin?' sözleri ile başlamıştı. Hayatıma dokunan kısa ama büyülü bir peri masalı gibiydi. Onunla yaşadığım o bir ay, onsuz geçen altı yılımdan daha fazla ve değerliydi.

Fotoğrafçıyla ilk tanıştığım anda, tuhaf bir kişiliğe sahip olduğunu düşünmüştüm. Ama zaman geçtikçe kendimi, onu daha çok merak ederken bulmuştum. Ve şimdi, aradan geçen onca yıla rağmen hala onu merak ediyordum. Tıpkı dünyayı yeni keşfeden bir bebeğin hayretiyle onu öğreniyor ve daha fazlasını bilmek istiyordum.

Zihninin içinde yaşattığı o fotoğraflar gerçekten siyah beyaz bir karede mi saklıydı? Çektiği her karede hangi duyguyu özlemle saklıyordu? Dokunduğu her şey yeşerirken, o neden her şeyi siyah beyazda bırakmayı seçiyordu? Belki de her duygu, yalnızca bize özel olduğu haliyle, en saf halini o renklerde buluyordu.

Ve içimde aynı soru tekrar yankılandı: Bir gün bende o karelerin içinde yer alabilir miydim?

Dakikalar geçtikçe, rüyanın kalbime bıraktığı ağırlık, gözyaşlarımla birlikte yavaş yavaş silindi. Ama boğazımda ki yumru, evine yerleşmiş gibi, hiç kıpırdamadan duruyordu yerinde. Dışarıda, sabahın erken saatlerinde yola çıkan insanların ve arabaların sesleri odamın içini dolduruyordu. Sol tarafımda ki duvarı süsleyen kare de ise onun yumuşak hatlara sahip olan yüzüydü. Bu rüya, çoktan silinmeye yüz tutmuş hatırasını yeniden canlandırmıştı.

Ama ne zaman gözlerimi kapatsam, altı yıl boyunca onu seyrederken içine düştüğüm duygular bir bir geri dönüyordu. Her seferinde farklı, her defasında daha derin bir özlemle.

Mavi bir gömlek giymişti; altında ise beyaz bir tişört vardı, gömleğinin önü açıktı. Elinde tuttuğu kahverengi kamera dikkat çekiyordu. Rüzgarla birlikte bana gelen kokusunu hatırlıyordum, yumuşak, doğayı andıran bir koku. Puslu zihnimde bana yüzünü hatırlatan da bu kokuydu.

Buğday tenli ve pürüzsüz bir cildi vardı. Gülümsediği zaman tombullaşan yanakları, hafif çekik kahverengi gözleri... Bir gözünün altında bir ben olduğunu anımsıyorum. Yanağındaki su çiçeği iziyse, asla kusur sayılmayacak bir detaydı. Burnu yüzüyle orantılı ve dudakları ise belirgin hatlara sahipti. Uzun koyu kahverengi saçları vardı.

O yüz, zihnimin tam ortasında hep kalsın istiyordum. Beni deli eden de buydu zaten: Bazen sadece ne kadar güzel olduğunu düşünmek bile içimde ağlama isteği uyandırıyordu.

Uyanışımdan henüz bir kaç dakika geçmişti ki, beni uyandırması için kurduğum alarm çalmaya başladı. Bir süre ekrana bakarak sadece melodiyi dinledim. O an, hissettiğim yalnızlık çukurunun bugün biraz daha derin olduğunu fark ettim.

Bu hissiyat... Beni tam altı yıldır bırakmamıştı.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Elemental kitabım bir şansı hakediyor... Uygulamada yeniyim tanınmama yardım etmek isterseniz profilime girin ve eserlerden ELEMENTAL a tıklayın. Okuyup yorum yaparsanız çok sevinirim iyi günler.