İçeriğe geç

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 30 · 12 dk okuma

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 30

Seninle Devam Eden Hayat Part 3

Araba yolda ilerlerken, çoktan kararmış gecede nereye gideceğimizi düşündüm. Tıpkı geçmişte olduğu gibi, düşünmeden onu kabul etmiştim. Beni nereye olursa olsun götürebilecek tek kişi oydu. Onunla olduğum sürece güvende olduğumu biliyordum. Şehir dışına doğru yol alırken telefonumdan saate baktım; saat sekizi gösteriyordu. Hafifçe ona döndüm. "Peki, şimdi nereye gidiyoruz?" "Kayboluyoruz." Dudaklarında eskiden olduğu gibi, tatlı bir tebessüm belirdi. Başımı sallayıp radyoyu açmak için uzandım. Her akşam dinlediğim DJ'i bulmak için kanalları değiştirirken kelimeler istemsizce döküldü dudaklarımdan. "Altı yıl boyunca kayıp olan biri, yeniden kaybolmayı ne kadar kolay söyleyebiliyor?" Vereceği tepki merak ederek göz ucuyla ona baktım. Bakışları üzerimde gezindi. Dudaklarını ıslatıp hafifçe araladı; şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Tekrar karşılaştığımızda sorular sormadan onu kabul edeceğimi düşünüyordum. Ama sanırım kırgınlığım, onu gördüğüm anda kendisini hatırlatmıştı. "Altı yıl boyanca kayıptım, evet. Eve dönmek beni çok zorladı. Sana geri dönmemin bu kadar zaman alacağını bilmiyordum." Sesi samimiydi: beni ikna etmeye çalışmıyordu, sadece anlatıyordu. O sırada ben, çalan şarkı aramızdaki soğuk rüzgârları dağıtsın diye kanalı bulmuştum bile. Gözlerinin içine baktım, sonra omuzlarımı silktim. Söyleyebileceğim bir şey yoktu. Belki o zamanlar da, şimdi olduğu gibi, ona engel olmasaydım aramız daha açık olurdu. Olasılıkları düşünürken, artık hayalini gerçekleştirmiş, gerçek bir sanatçı olduğu için sadece onun adına mutlu olduğumu fark ettim. Dj, sanki düşüncelerimi bölmek istercesine, o sırada söze girdi. Onun da benim gibi dinlediğini biliyordum. "Cahit Zarifoğlu'nu biliriz. Yedi Güzel Adam'da aşka ulaşamayan tek şairidir. Buzdağının görünmeyen kısmına yazan bir sanatçıdır. Birkaç satırını sizlerle paylaşmak isterim: 'Kavuşmalarımız topal, ayrılıklarımız koşar adım. Aklımdan çıkmıyorsun dedim, başka türlüsünü yorgunum anlatmaya.'" Dj kısa bir nefes alıp verdi. Bakışlarım, karanlık yolu aydınlatan far ışıklarındaydıd. Beyaz şeritler ardı ardına geçerken, arabanın uğultusuna sesi karıştı. "Ne kadar güzel söylemiş. Çünkü bazı aşklar, kalbinde koca bir yangın taşısa da sessizce biter. Kavuşmaya niyet ettikçe dünya tersine döner; güneş batıdan doğacakmış gibi olur. Hadi bu gece, kavuşamayan iki aşığımız için çalalım bu şarkıyı. Belki de bu defa, yolları biraz daha kısalır." Radyodaki her kelime kalbimin içinde yankılandı. Bu adam nasıl oluyordu da her seferinde hissettiklerimi biliyordu? Sanki içimi dinliyordu, her gece aklımdan geçen cümleleri söylüyordu. Şarkı başlamadan önce DJ'in sesi yeniden yükseldi. "Bir dinleyicimiz sormuş: 'DJ , nasıl olur da hislerimi bu kadar iyi tahmin ediyorsun? Her defasında kalbimi anlatıyorsun sanki." Adamın kahkahası ulaştı bize. Gülümsedim ama içimde bir sızıyla. Cevabı merakla bekledim. "Sevgili dinleyiciler, bazılarımız aşkın en şiddetli halini, bazılarımız ise en sessizini yaşar. Ama hepimizin ortak bir noktası var: kalbimiz, unutamadığımız birine aşıktır. Şimdi çalacağımız şarkıyı, bu soruyu soran dinleyicimize armağan ediyorum. Ama biliyorum ki, bu şarkı hepinizin kalbine dokunacak." Kısa bir çıtırdan sonra eski bir plak dönmeye başladı. Melodi geceye ağır ağır yayıldı. Müziğe kulak verirken karanlıkta ilerleyen diğer arabaları izledim. "Eskiden seninle konuşmak bana zor gelirdi," dedi bir anda. Sessizliğin soğukluğunu o zaman fark ettim. Direksiyonu sıkıca tutmuştu. Sesi, acı dolu bir fısıltıydı. "Ama şimdi, sanki bana karşı duvarlar örmüşsün gibi hissediyorum." Yavaşça ona döndüm. Eğer onu hayatımdan tamamen silebilmiş olsaydım, şu an yanında olmazdım. Kırgındım, evet. Ama belki de şımarıklık yapıp gönlümü alması için ona hâlâ bir şans veriyordum. "Bu şekilde hissetmen normal. Altı yıl boyunca neler yaşadığımı bilmiyorsun. Birden karşıma çıktığında nasıl davranmamı beklerdin?" Öfkemin sebebi, ona bu kadar güvenmiş olamdı. Umutla, heyecanla beklemiştim yollarını. Ama bekleyişim şimdi terk edilmiş bir kasabayı andırıyordu: sessiz ve karanlık. Onun geri dönüşü, bu yıkık şehri bir anda onaramazdı. Zamana ihtiyacım vardı. "Altı yıl boyunca sana büyük zarar verdiğimi biliyorum," dedi. "O gün sana geleceğime söz verirken bu kadar bencil olmamalıydım. Keşke bu acıyı yalnızca ben çekseydim... ve sen beni unutsaydın." Bu sözler içimi daha da yaktı. Onu unutmak istesem bile yapamamıştım. Verdiği söz umurumda bile değildi; sadece onu beklemek istemiştim. Onun bir daha karşıma çıkmayacağını bilsem de, o bekleyişi sevmiştim. "İşte şimdi bencilce davranıyorsun," dedim. Beni arkasında bıraktığı zaman da buna benzer sözler söylemişti. "Bazı şeyleri tek başına taşımak zorunda değilsin. Seni unutmadım, çünkü bunu hiç istemedim. Acı çeksem bile..." Sözler ağzımdan döküldüğünde kendimi durdurmakta zorlandım. Bir an için, geçmişteki utangaç Derin'le göz göze geldim. Altı yıl önceki o sessiz, ürkek halim... Şimdi yerinde durmayan, kalbiyle konuşmaktan çekinmeyen bir kadına dönüşmüştü. Belki o gün biraz daha cesur olsaydım... Belki onun peşinden gitseydim... Şimdi her şey nasıl olurdu? Bunu düşünmeden edemiyorum. Düşüncelerimi sessizce yuttum. Başımı geriye yaslayıp karanlığa daldım. O sırada elimi tuttu. Parmaklarının sıcaklığı derimin altına yavaşça işledi. Dudakları parmak uçlarıma değdiğinde bir kırgın yanımı bir kez daha gösterdim. "Ben... merak ediyorum. En sevdiğin renk ne? En sevdiğin yemek? En çok ne zaman mutlu oldun? Senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum hem de seni hayatımın ortasına yerleştirmişken." Sesim tüm kırgınlığımı yansıtıyordu. Ben konuştukça, titreyen ruhumu susturmak ister gibi dudaklarının sıcaklığı elimin her noktasına işledi. Altı yıl önceki Eray değildi karşımda duran; bunu kalbimin derininde biliyordum. Bir zamanlar bana dokunmaktan çekinen, kelimeleriyle beni büyüleyip ardından merak bırakan o genç gitmişti. Şimdi sesi, geçmişin çocukluğuna değil, olgun bir adamın dinginliğine aitti. Araba duralı çok olmuştu. Sessizlik, motorun yerini almıştı. Bana döndü; elini, bir teslimiyet gibi, avuçlarımın arasına bıraktı. Eğik başımı kaldırmak için çenemi tuttu. Bakışlarım ona değdi; gözlerinde bir parıltı, belki bir korku, belki de özlem vardı. "Beni bulduğunda duyu körü olan sen... Benimle tüm bunları öğrenmek istemişken..." Sözlerim dudaklarımdan dökülürken içimdeki sızı büyüyordu. Tüm bu zaman boyunca benden uzak, her şeyi kendi başına öğrenmişti. Bana o sözleri verdikten sonra hayatımdan çıkmıştı. Bunun sebebi neydi? Peki neden onca zaman sonra şimdi dönmek zorundaydı? Ben onu artık vazgeçmeye yemin etmişken... Neden? Ellerimi ondan çektim. Gözlerim doldu. Titreyen çenemi bastırmak için dudaklarım birbirine bastırdım. "Havalimanında ayrılmadan önce sana söylediğim şeyi hatırlıyor musun?" Başını koltuğa yaslayıp sakin bir nefes verdi. Onunla geçen her günü, en ince ayrıntısına kadar hatırlıyordum. Unuturum korkusuyla he şeyi bir deftere yazmıştım. O sayfaları her okuyuşumda, onun gerçekten var olduğuna kendimi inandırmaya çalıştım. Cevap veremedim. Dudaklarımdan çıkan kısa nefesler, kalbimin hızla çarptığının kanıtıydı. "Keşke seni tam bir adamken tanımış olsaydım." İster istemez bir kıkırtı çıktı ağzımdan; acı bir gülümseme. Yani şu an tam bir adam mıydı? Bunu ona söyleyemedim. Onun yerine yalnızca titreyen sesim duyuldu arabanın içinde. "Bu, tüm o yılların açıklamasını yapmıyor." "Evet farkındayım..." dedi. Benimle tartışmak yerine, sakinleşmem için elinden geleni yapıyordu. "Sana her şeyi anlatacağım. Fakat sonrasında senden bir söz istiyorum." Kaşlarımı çatarak baktım. "Nasıl bir söz?" Dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi. "Senin merak ettiğin gibi ben de seninle ilgili her şeyi merak ediyorum. Tüm bu zaman boyunca, senin için daha iyi bir adam olmak için elimden gelen her şeyi yaptım." Kendini bana döndürdü. Öfkem yavaşça kaybolmaya başladı. "Henüz öğrenemediğim duygular var," dedi. "Onları seninle öğrenmek istiyorum." Gözlerinde hüzün vardı; koyu tenine rağmen yanakları hafifçe kızarmıştı. Dudaklarındaki tebessüm, bana hâlâ içindeki masumiyeti gösteriyordu. Sözleri boğazımda düğümlendi. Yutkundum. Hava ağırlaştı. Yanaklarımın ateşi dışarıya vurdu, nefesim titredi. Kendime gelmek için ve benden istediği sözden kaçınmak ister gibi bakışlarımı arabanın dışına çevirdim. Boğazımı temizleyerek konuştum. "Peki... Biz nereye geldik?" Arabadan indiğinde, gecenin soğuğu hemen üzerime çöktü. Bagajdan birkaç şey aldı, sonra kapımı açtı. Elini bana uzattı. Neden her seferinde o eli tutmak için içgüdüsel bir şekilde uzandığımı bilmiyordum. Ona ne kadar mesafe koymaya çalışsam da, her defasında o sıcaklığa yeniliyordum. "Hadi gel," dedi.Adımlarımı dışarı attığımda, uzaktan şehrin solgun ışıkları titriyordu. Elimi sıkıca tuttu, beni ardına alıp yürümeye başladı. Ayaklarımızın altında taşlar çıtırdıyordu. Rüzgar sertti, tenime dokunup geçti. Üzerimdeki ince kıyafet soğuğa direnemiyordu. Düşmemek için elini daha sıkı tuttum. O an altı yıl önce kaybolduğum günü hatırladım. O gün beni bulamayabilirdi ama kader, o karanlığın ortasında onu göndermişti. İster istemez gülümsedim. Yolun sonunda durdu. Başımı kaldırdım. Karanlığın içinden loş ışık süzülüyordu; bir dağ evinin önünü aydınlatıyordu. Demek buraya getirmişti beni. "Beni burada mı bırakacaksın?" demeye kalmadan, evin arkasına koştu. Bir süre görünmedi. Gece sessizliğinde yalnız nefesimi duyabiliyordum. Arkamdan bir ışık parladı. Ddüğümde, bir ağacın dallarına sarılmış minik led ışıklar gördüm. Yerde küçük bir masa hazırlanmış, yanında henüz yanmamış bir ateş vardı. Donakaldım. Tüm bunları ne zaman hazırlamıştı? Onunla gelmemiş olsaydım o zaman ne olacaktı? Evin tahta kaplamarı, duvarlardan süzünlen reçine kokusu, her şey fazlasıyla gerçekti. Sonra o çıktı karşıma, elinde bir şal. Yaklaştı,sessizce omuzlarıma sardı. "Önce seni korumamız gerek," dedi. O cümleyi hatırladım. Bir zamanlar yağmurun altında, aynı tonda, aynı endişeyle söylemişti. İçimdeki heyecanın dışarıya yansımasını engelleyemedim. Gülümsememi fark etti; yüzü yumuşadı, nefesi rahatladı. Beni sandalyeye oturttu, sonra ateşle uğraşmaya başladı. Kibritler, odunlar, inatçı kömürler... Bir türlü tutuşmuyordu. Bir süre onu sessizce izledim. Kendisiyle savaşıyor gibiydi. Dayanamayıp ayağa kalktım. "Yardım edeyim mi?" Başını çevirdi, gururla gülümsedi. "Hayır, ben hallederim." Ama halledemiyordu. Kömürleri karıştırdı, üfledi, yeniden denedi. Sonunda dayanamadım, elini tuttum. "Ver şunu," dedim. "Ben hallederim." Yerde duran tutuşturucu sıvıyı fark ettim. Elime aldım, kömürün üzerine döktüm. Sonra küçük bir odun parçasını ateşe verip üzerine bıraktım. Alev bir anda yükseldi, gözlerimizi turuncuya boyadı. Ellerimi biribirine çarptım, sanki uzun bir iş bitmiş gibi. O ise sessizce bana bakıyordu. Bakışında hayranlık, aynı zamanda ateşi yakamadığı için pişman olduğunu görebiliyordum. Alnına bulaşan kömür izini silmek için uzandım. Parmak uçlarım tenine değdiğinde hafifçe irkildi. "Bazen," dedim sessizce, "her şeyi yapma zorunda değilsin. Herkesin yapamadığı bir şeyler vardır." Lekeyi sildim. Gözlerimiz buluştuğunda, aramızdaki mesafenin ne kadar daraldığını fark ettim. Geriye çekilirken gülümsedim. "Mesela," dedim alayla, "ateş yakmakta pek başarılı değilsin ama birini bekletme konusunda... oldukça yeteneklisin." Sözlerim yüzünü düşürdü. Dudaklarını büzüp sessizce ateşin başına geçti. Ben de yanına oturdum, ısınmak için ellerimi alevlere uzattım. "Beni hep hatalarımla mı yargılayacaksın?" diye sordu. Alevler yüzüne dans eden gölgeler düşürüyordu. "Ne kadar gelmek istesem de... yapamadım." Sesi alçaldı.. "Sana her şeyi anlattıktan sonra, belki yeniden düşünebilirsin." Ellerimi tuttu. Avuçlarının sıcaklığı içime doldu. Tam bir şey söyleyecekken kıkırdadım. "Şimdi senin yüzünden ellerim karardı," dedim. Gözleri şaşkınlıkla açıldı, hemen ayağa kalktı. "Bekle, hemen geliyorum," diyerek içeriye koştu. Ben ateşin başında yalnız kaldım. Gece sessizdi. Uzakta, bir kuş sesi yankılandı. Ardından birkaç ateş böceği havalandı. Sanki bu anı aydınlatmak için çağrılmışlardı. Başımı kaldırdım, led ışıklarla süslenmiş ağaca baktım. Bir gece kelebeği ışığın etrafında dönüp duruyordu. Gökyüzü yıldızlarla doluydu. En son ne zaman bu kadar parlak olduklarını görmüştüm? Kapı gıcırdadı, Eray dışarıya çıktı. Elinde içinde su dolu bir kap vardı. Yanıma geldi, suyu önüme koydu. "Ellerini içine sok," dedi. Ilık suyun sıcaklığı derimi gevşetti. Kömür lekeleri yavaşça silinip gitti. Omzundaki havluyu alıp ellerimi nazikçe kuruttu. O an, karşımda duran adamın bir zamanlar tanıdığım o çocuktan ne kadar farklı olduğunu düşündüm. Her zaman bu kadar nazik miydi yoksa beni yeniden kazanmak için mi böyle davranıyordu? "İşte bitti," dedi gülümseyerek. Gözleri kısıldı, yanakları tombullaştı. Bir an, elimi kaldırıp gülümsemeye dokunmak istedim. Ama yapamadım. "Teşekkür ederim," dedim yalnızca."Sıcak çikolata ister misin?" diye sordu. Başımı salladım. Bir süre sonra elinde iki kupayla geri döndü. Ateşe birkaç tahta parçası daha attı, sonra yanıma oturdu. Bir şişe geçirdiği marshmallow parçalarını ateşe tuttu. "Hava güzel değil mi?" diye sordu, gözlerini alevlere dikerken. "Evet," dedim. "Serin ama huzurlu. Böyle bir kaçamak yapmayalı uzun zaman olmuş." Sıcak çikolatadan bir yudum aldım; tatlı bir sıcaklık boğazımdan geçip içimi ısıttı. Eray, marshmallowu bana uzatmadan önce birkaç kez üfledi. "Dikkat et, hâlâ sıcak," dedi. Ağzıma attım; şeker ağzımda erirken küçük bir ses kaçtı benden, farkında olmadan gülümsedim. Keyif aldığımı gördükçe neşesi daha fazla çoğalıyordu. "Bir tane daha," dedi, bir parça daha uzatarak. Bir süre sessizlik oldu. Sadece ateşin çıtırtısı, uzaktan gelen rüzgarın sesi... Sonra sesi yeniden duyuldu. "O gün..." dedi yavaşça. "Havalimanında, telefonumu açtığımda bir sürü cevapsız arama gördüm. Amcamı aradığımda babamın hastanede olduğunu öğrendim. Kalp krizi geçirmişti." Durdu. Kelimeleri boğazına takılmış gibiydi. Onun gibi benim de boğazım düğümlendi. Bir an için o gün aynı haberi benim aldığımı düşündüm. Babamı özlediğimi hissettim. "Uzun süredir babamla ilgilenmiyordum. Fotoğraf çekmeye, gezilere odaklanmıştım. Onu kaybetme düşüncesi... beni yıktı." Ateşe baktı. Alevin tutuncu yansıması gözlerinde titriyordu. Hafifçe nemlendiğini parıltısından anlayabiliyordum. Sessizce onu dinlemeye devam ettim. Eğer sözünü kesersem, her şey dağılacak diye korktum. "Annem ben küçükken öldü," dedi. Bana anlattığı hikayesini anımsadım. "Duyguların ne olduğunu bile bilmiyordum o zaman. Ama yaşım büyüdükçe, duyguları öğrendikçe... Babamı kaybetme korkusu.... Kalbimi sıkıştırdı. Hastaneye koştum. Babamın borçlandığını, üstüne dolandırıldığını öğrendim. Parayı alan kaçmıştı. Hem borçla hem hastane masraflarıyla kaldım. Sonunda evi satmak zorunda kaldım." Anlattıkları kalbimi sızlattı. O günleri anımsadım, fakat neden bana o zaman bundan bahsetmemişti? Onu yargılayacağımdan veya ilişkimizi bitireceğimden mi korkmuştu? Sakince bir nefes verip ellerini birbirine sıvazlayıp, kenetledi. "Babama söylemek zordu," dedi kısık sesle. "Ama öğrendiğinde bile beni suçlamadı. Yıllarca yeniden ayağa kalkmak için uğraştık. Üç yıl sürdü. Sonra babam bana dönüp 'Artık hayatına devam et,' dedi." Bir an sustu, sonra gözlerini bana çevirdi. "Fotoğrafçılığa yeniden başladım. İlk gezide kameram çalındı. Yenisini almak için çalıştım. Bu sefer sana geleceğim dedikçe başka engeller çıktı karşıma. Hatta bir defasında 'Acaba kaderimizde birbirimiz yok mu?' diye düşündüm." Dudaklarında titrek bir tebessüm belirdi ama hemen soldu. "Bir yandan da duyu körü olan benim bu hâlimi, bu umutsuzluğumu görmeni istemedi. Sana acı vermekten korktum. Seni hak etmediğimi düşündüm." "Eray..." "Biliyorum... Tüm bunları o zaman anlatsam bile, yanımdan ayrılmayacağını biliyorum. Bu yükü benimle taşımak isteyecektin. Seni yoracaktım. Benim kaderimin ağırlığını sana yaşatmak istemedim. Derin... o kadar çok şeyden korktum ki... kimi zaman..." "Benden vazgeçtin." Sözlerini ben tamamladım. Bazı şeyler ne kadar basit göründüğünü, ama o hayatı yaşamadan anlayamayacağımı fark ettim. Yan yana olsak bile birbirimizi bir gün nasıl yoracağımız ihtimali artık bana daha gerçek geliyordu. "Hatta bir gün kendime sordum," dedi. "Seni gerçekten seviyor muyum, yoksa bu sadece kendimi bulma çabam mıydı?" Gözlerim doldu. Yirmi dört yaşında, hem korkak hem inatçı adımlarl yürüyen Eray şimdi karşımda bambaşka birine düşmüştü. Burnum sızladı, yaşlar akmasın diye başımı geriye attım. "Fakat sana geri döndüm..." dedi, sesi titreyerek. "Derin, benim senden başka çıkmaz sokağım olmadı. Bu belki son şansım fakat sonuna kadar gitmek istiyorum." Ona cevap vermek için kelime bulamıyordum. 'Bunu bilemezsin,' veya 'Benim yerime neden karar veriyorsun' gibi kelimeler kullanmak sadece aramızdaki kırgınlığı uzatırdı. Onu anlayabiliyordum. Aslında göründüğünden daha nazik ve saf düşünceleri olan derin düşünen birisiydi. Bu yüzden zihnim sustu. Tam o anda, sanki evren duygusal anımızı bozmak istermiş gibi, telefonum çalmaya başladı. Çantamın içinden çıkarıp ekrana baktım. Hakan adı ile nefesimi tuttum. Açıp açmama arasında kararsız kaldım; Eray'ın gözlerinin içine baktım Bir süre sonra telefon sustu. Huzursuzca kıpırdanırken yeniden çalmaya başladı. "Sanırım bunu açman gerekiyor." Hakan ile onun yanında konuşmak istemiyordum. Ama bugün ona yaptığım haksızlığı hatırlayınca vicdanım sızladı. "Bana bir dakika ver..." dedim, telefonu açıp ondan biraz uzaklaştım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.