Bir an için hareketsiz kaldı. Bakışları boşlukta, düşünceleri ise ulaşamadığım bir yerdeydi. Eskiden sessizliği onun yanında bir huzur gibi taşırdım, şimdi aynı sessizlik üzerime bir örtü gibi çöküyordu. Yan yana oturmak bile yabancılaşmıştı artık. Ne o eski Eray'dı, ne de ben eski Derin. Oturduğum yerden kalkmak için hareket ettim. Avuç içimi masaya dayarken, sesim sandığımdan daha soğuk çıktı. "Sanırım bana söylemen gereken başka bir alıntıyı hatırlamaya çalışıyorsun." Kelimeler ağzımdan düşerken ben bile irkildim. O ise sessiz kaldı; yalnızca parmaklarıyla peçeteyi katlamaya devam etti. Sonra onu sayfanın üzerine bıraktı. Kalp şeklindeydi. Ama bana, geç kalmış bir jestin kırgınlığı gibi geldi. "Sana söylemem gereken çok şey var," dedi kısık bir sesle, "ama şu an doğru zaman olduğunu düşünmüyorum." Sözleri havada asılı kaldı. Onunla aynı satırları paylaşmak tüm bedenimde kıpırtılar yaratmıştı. Bir an kendimi bulutların üzerinde yürüdüğümü hissettim fakat şimdi yağmur olup yeryüzüne düşmeye başladım. Ona cevap vermeden kitabı kapattım ve yerine yerleştirdim. "Burada olduğumu nereden biliyordun?" "Bir dosttan yardım aldım." "Bir dost..." Sözlerini tekrar ettim. Ravza ile numaralarını birbirlerine verdikleri kadar yakınlaştıklarını bilmiyordum. Ne zamandır görüşüyorlardı? Ne zamandır benden habersiz hareket ediyorlardı? Geriye dönüp ona baktım. Bakışları kafenin içinde dolaşıyordu; loş ışık yüzüne vurdukça hatları belirginleşiyor, yılların bıraktığı izler daha görünür hale geliyordu. O çizgilerin hiçbirinde ben yoktum. Karşımda eskide kalmış tanıdık vardı ve aramızdaki o görünmez mesafe, ilk defa bu kadar somut hissediliyordu. "Bu kareyi buraya asacağını tahmin etmemiştim," dedi yumuşak bir tebessümle. "İlk gördüğümde şaşırdım." Bakışlarının sabitlendiği yere çevirdim gözlerimi. Beni bırakmadan önce bana verdiği -annesine olan özlemini anlatan- kareyi izlediğini fark ettim. Fotoğraf karesine bakarken içimde ona duyduğum hayranlığı saklamadım. "Saygı duyduğum bir sanatçının bana verdiği bu kareyi herkesin görmesini istedim," dedim sessizce. Gözleri bana döndü. Tuhaf bir ışıltı yayıldı bakışlarına; yıldızlar gibi parıldıyordu. Dudaklarında beliren gülüşü saklamak ister gibi burnunu kaşıdı ama memnuiyetini gizleyemedi. "Sanırım çektiğim bir fotoğraf senin sayende çoktan sergilenmiş." "Peki kafeye ne zaman geldin?" Sözlerine cevap vermek yerine merak ettiğim soruyu sordum ona. "Bir kaç gün önce... Ravza ile o zaman tanıştık." Kısa bir açıklamada bulundu. Van Gogh'un eserlerini izlerken sakince ekledi. "Sanırım o gün senin bir randevun vardı..." Bir hafta önce Ravza benim yerime kafeye baktığı o günü hatırladım. Hakan'dan haberi olduğunu düşüncesi zihnime düştü. Bugün sergide onu gördüğünde neden şaşırmadığını, neden geriye adım atmadığını şimdi daha iyi anlıyordum. Bana sürekli 'hayatına devam et' diyerek görüştürülmeye çalışılan kişilerin açıklamasını yapma gereği duydum bir an; ama sonra içimden geçen her şeyi gereksiz bir savunma olduğunu fark ettim. Buraya daha önceden gelmiş, benim hakkımda daha fazlasını öğrenmişti. Ravza'nın da bunda payı varsa, demek ki hâlâ bir yerlerde umudunu koruyordu. Sessizlik yeniden çöktü aramıza. Hem konuşmak istiyordum hem de kaçmak. Ama ne sesimi çıkarabilecek ne de ondan uzaklaşabilecek gücüm kalmıştı. Ravza'yla bu konuyu ayrıca konuşmam gerektiğini biliyordum. Yaz yaklaştığı için güneş geç batıyordu. Sarı ışığı kafenin içine doluyor, bana huzur vermek yerine sanki yara izlerimi son kez hatırlatmak istercesine üzerime düşüyordu. Sessizlik ağırlaştı. Birkaç dakikalık zan bile katlanılmaz hale geldi. Adımlarımı tok seslerle atıp eşyalarımı elime aldım. "Buraya geldiğim ilk gün, kendimi yine senin yanında buldum," dedi. "Her ne kadar sen farkında olmasan da..." Bahsettiği günü anımsıyordum. Bir başıma kafeyi kapatmadan önce Van Gogh ile yaptığım cevapsız bir diyaloğun içindeydim. Neredeyse her gece tek başıma kapattığım bir rutin haline gelmişti bu artık. Bugün sergide asılı duran o kare, o ana aitti. Yıkım eşiğinde olan bedenimi, kayıplara karışmış ruhumu net bir şekilde yansıtıyordu. "Sözümü bu kadar geç tuttuğum için özür dilerim," dedi sonunda. Sesi yorgundu, kelimeleri bile sessizliğe düşkündü sanki. "Elimden geldiğince sana daha hızlı gelmek istedim..." Gözleri beni buldu. Karanlıkta parlayan bakışlarında anlatmak istediği çok şey vardı ama her biri için zamana ihtiyacı olduğunu gösteriyordu. Altı yıl önce yüzüne baktığımda çözemediğim o duyguları şimdi daha net okuyabiliyordum. Bu farkındalık canımı yaktı. Titreyen dizlerime rağmen geri oturdum. Söylemek istediklerim birikti ama hiçbirini dile getiremedim. Çünkü o, tek bir adım daha atmadan ben yerimden kıpırdayamıyordum. "Sonunda hayallerini gerçekleştirdiğin için seni tebrik etmem gerek," dedim sessizce. Belki de bu yüzden bu kadar geç kalmıştı. Onu her şeyden koparıp yalnızca bana ait olmasını dileyecek kadar bencil biri değildim. "Tüm sergiyi gezemedim ama... Gördüklerim, birer başyapıttı." Ayakkabılarının ucu benim topuklularıma değdi. Dizlerinin üzerine çömelip tam önümde dururken yüzüne bakmamak artık imkansızdı. Elimi tuttu. Soğuk tenimi sıcak avuçları arasında sakladı. Bir an için, kalbimdeki buzların çatırdığını duydum. "Seni tekrar gezdirebilirim," dedi yumuşak bir sesle. Dudaklarımın arasından çıkan nefes kesik kesikti. O karelerin arasında benim de yer almam... onun aşkının bir dili miydi, yoksa hâlâ sanatın ardına mı saklanıyordu? "Derin..." dedi bir anda. Kasvetli ortama sesi bir melodi gibi yayıldı. Gülüşü çoğalırken konuşmaya devam etti . "Deniz kenarında yarıştığımız o günü hatırlıyor musun?" O günü nasıl unutabilirdim ki? Rüzgarın sesine karışan kahkalarımız, uzun ve soluksuz konuşmalarımız... Her bir anı beni sarıyor, daha fazlasını dilemek için büyük bir arzunun içerisine düşmemi sağlıyordu. O gün anlamıştım. O artık bir arkadaş değildi benim için. Kimse arkadaşına sarılmak, öpmek, hissetmek istemezdi. O beni duymasa bile ilk kez o zaman 'seni seviyorum' demiştim. Utançla başımı dikleştirirken yüzüne kaçamak bir bakış yerine doğrudan gözlerinin içine baktım. Parmaklarımı parmaklarına kenetledi. Bunu yapmasına engel olmam gerektiğini biliyordum ama içimde uzun süredir bastırdığım açlık onunla birlikte uyanmıştı. "Ne olursa olsun gerçek kazananın ben olduğumu söylemiştim sana..." Sesi az öncekine kıyasla bastırılmış bir arzuyla karışık çıkmıştı. "Ama ben dileğimi hiç söyleyemedim. Kazanan ya da kaybeden yok, Eray!" Sakince soludu. Elimi kaldırıp yanağına bastırırken kendini avuç içime bıraktı. Yanaklarındaki sıcaklık kalbinin hızını ele veriyordu. Bu sıcaklıkta kavrulmak istemediğim için geri çekilmeye yeltendim ama avucuma bir öpücük kondurdu. Kalbimle birlikte tüm bedenim titredi. "Artık buradayım. Benden sonsuz dilek dileyebilirsin. Yeniden hayatına girebilmek için... Seni kendime yeniden aşık edebilmek için çaba harcayacağım." "Unutulmuş hisler için neden çaba harcayacaksın?" İşini zora sürüklemek ve bu sözlerinin arkasında ne kadar duracağını merak ediyordum doğrusu. Elimi ondan çektim. Boşluk hissi bedenimi ele geçirirken, birkaç saat önce düşündüğüm sözler beni bu kadar çabuk bulmuş olamazdı. Hem de bunları ondan duymak... Evrenin bana gönderdiği bir mesaj mıydı? "Unutulmuş hisler..." diye yeniledi. Sakin bir nefes aldı, gözlerinde ince bir nem parladı. Dudaklarını aralayarak gülümseyen yüzü kederle direnen bir umudun kıvranışını andırıyordu. "Bu bile onları yeniden canlandırmak için bir neden değil mi Aramıza zaman da mesafe de girse, biz çoktan üçüncü aşamadayız." Yüzünde kendisinin emin olduğunu gösteren bir ifade vardı. O gerçekten artık hisleri çekmek ve öğrenmek yerine artık göstermeye başlamıştı. Sözleri ile birlikte içimdeki karmaşa yerini yavaş yavaş huzura bıraktı. Kalbimin ortasında yayılmaya başlayan sıcaklık hissi tüm bedenimi ele geçirmeye başladı. Parmak uçlarıma kadar hissettiğim bu duygu onun avucuna çoktan düştüğümü ve bu durumdan fazlasıyla memnun olduğumu gösteriyordu. Kesik kesik çıkan titrek nefes beni ne kadar sakinleştirebilirdi ki? Biz çoktan üçüncü aşamaya geçmiştik... Sadece aşkımızı yaşayacak doğru zamanı yakalayamamıştık. “Ne kadar çabalasam da vazgeçmeyeceğim,” dedi kararlı bir sesle. Yüreğim titredi güçlü ve bir o kadar naif çıkan ses tonuyla. Ayağa kalkıp elini bana uzatırken büyük bir özgüvenle konuştu. “Verdiğimiz bir söz vardı. Birini daha tutmamız gerekmez mi?”
Bölüm 29
Seninle Devam Eden Hayat Part 2
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.