Yıllarca kimseye söyleyemediğim, içimde sakladığım ismi dudaklarımdan döktüğüm anda altı yılın yorgunluğu sanki silindi. Birbirimize yaklaştık, aramızda yalnızca bir adım kalana dek. Elimi kaldırıp ona uzattım. Parmaklarım ona değdiği an, toz olup yok olmasından korktum. Kalbim yer ile gök, korku ile heyecan arasında çırpınıyordu. Titrek nefesim dudaklarımdan çıkarken yüzündeki gülümseyiş, içimdeki yanardağı uyandırmıştı. Mavi ceketine dokunduğumda hissettiğim sertlik, bunun hayal olmadığını kanıtlıyordu. O buradaydı. Yıllardır beklediğim sıcaklık, aradığım hayal tam karşımdaydı. Parmaklarım ceketini sıkıca kavradı; sanki emin olmak için tutunuyordum. Başımı eğip gözyaşlarımı saklamaya çalıştım. Bakışlarımı göğsüne indirdim. Her nefes alışında göğsü inip kalkıyor, ben ise kalbimin çarpışını yalnızca onun duymasını istiyordum. Onun duyması, bütün dünyaya duyurmak gibiydi. Sonunda kısık bir sesle fısıldadım. “Buradasın…” Gözlerimdeki yaşlar özlemimi dile getirirken dudaklarımdaki tebessüm, 'İyiyim, bir şeyim yok,' diyordu. “Uzun zaman oldu, Derin.” Ne kadar zamandır onun hayaliyle yaşıyordum? Ne kadar zamandır sıcaklığını hatırlamaya çalışıyordum? Bana bakan bu yumuşak bakışları en son ne zaman görmüştüm? Gülümsemeye çalıştım ama huzurla karışık bir sızı vardı içimde. Kalbimi karıştıran şey neydi? Göğsüne yerleştirdiğim elime baktım. Onu tutan parmaklarım yavaşça gevşedi. Yorgunluğumun bittiğini sanıyordum ama içimde hâlâ dinmeyen bir fırtına vardı. Başımı kaldırıp ona gülümsedim. Titreyen sesim yükseldi. “Gerçekten uzun zaman oldu… Artık sayamayacağım kadar uzun.” Başını salladı. Sonra elime uzandı, parmaklarımı kendi eliyle kavradı ve yıllar önce yaptığı gibi elimi kalbinin üzerine yerleştirdi. Hızla atan kalbini dinledim. “Derin?” Adımı aynı ses tonuyla duymak… En çok istediği oyuncağa kavuşan bir çocuk gibi sevinmek, koşup kahkahalar atmak istedim. Ama kendimi tuttum, gözlerime hâkim oldum. Boğazımı temizledim. Başımı kaldırdığımda yüzümü daha iyi görebilmek için başını eğdiğini fark ettim. Bir adım geri çekildi, gülümsedi ve neredeyse unutulmaya yüz tutmuş o gülüşünü yeniden bana gösterdi. Altı yıl önceki tombul yanaklı çocuk gitmişti. Karşımda yüzü daha sert, çizgileri belirgin, olgunlaşmış bir adam vardı. İçimde küçük bir endişe kıpırdandı ama şimdilik susturdum. Defalarca hayalini kurduğum karşılaşmalarda ne söyleyeceğimi düşünmüştüm. Ama şimdi hiçbir şey aklıma gelmiyordu. Bu yüzden sadece onun gibi konuştum. “Bilerek kaybolduğun sokaklardan bir daha geri dönemeyeceksin sandım.” Göğsünün üzerinde duran elimi usulca okşadı. Unuttuğum o sıcaklığı yeniden hissettim. Nazik, bir gram bile değişmemiş sesi yalnızca kalbimi değil, ruhumu da bir kez daha ele geçiriyordu. “Uzun zamandır kayıptım. Şimdi ise evimi buldum.” Yüzüne yerleşen tebessümü izledim. Havalimanında ayrılırken zihnime kazınan o çocuk tebessümü değildi artık; çok daha olgundu, daha ağırdı. İçimi aleve veren o gülüşe karşılık verirken birkaç damla gözyaşıma engel olamadım. Kendime kızarak mırıldandım. “Neden bitmiyorsunuz ki?” Yüzümü gizleyip boşta kalan elimle yaşlarımı silmeye çalıştım. O ise başını eğip ısrarla gözlerime baktı. “Eğer ağlamaya devam edersen, seni rahatlatacak küçük bir çocuk bulmak yerine bunu kendim yapacağım.” Erkeksi sesi, artık eski çocuk olmadığını belli edercesine daha sert çıkmıştı. Önce ne demek istediğini anlayamadım. Hatıraların zihnime geri dönmesine izin verdim. Yıllar önce o gezide, küçük çocuğun öldüğünü sandığım anki korkum… O zaman, o çocuğun abisinin gelip bana sarılmasını sağlamıştı. Şimdi ise o sarılışı kendisinin yapacağını anladım. İçimde uzun zamandır fırtınada savrulan, yalnızca otuz güne sıkışmış o eski Derin yerinden çıktı. Hâlâ beni unutmadığını fısıldayan, yağmurun altında dans eden, gözyaşlarının yerine gülümseyen Derin. O an aklıma düşen bir başka gerçek vardı. O, her şeyi hatırlıyordu. Birlikte yaşadığımız her anı. Gözlerinin içine bakarken, bir an için galeride yalnız olduğumuzu sandım. Kalabalık yok olmuş, bütün sesler susmuştu. Sadece biz vardık. Ama etrafımızdaki fısıltılar yeniden kulağıma dolunca, bu yakınlığın dışarıdan ne kadar tuhaf göründüğünü fark ettim. Yine de… elinden tutup kalabalıktan kaçmayı, onunla birlikte kaybolmayı, bir daha bulunmamayı istedim. Onda kaybolmak istedim. Fakat bu, zor bir istek olmalıydı. Çünkü onun sesi yerine başka bir ses ulaştı kulağıma. Bu sesi tanıyordum. Ve beni bu durumda görmesini istediğim en son kişiydi o. “Derin!” Başımı çevirdim. Birkaç adım önümde Hakan duruyordu. Hayatımın en zor zamanlarından birinin içindeydim. Eray’ın göğsünden elimi çektim. İçimden ufak bir lanet okudum. Neden tam da şimdi böyle bir durumun ortasında kalmıştım? “Derin, hadi eve gidelim,” dedi Hakan. Elini bana uzatırken sanki her şeyi anlamış, beni bu durumdan sakince kurtarmaya çalışıyordu. Elimi yumruk yaptım, bakışlarım Eray’a kaydı. Bana daha önce hiç görmediğim bir ifadeyle bakıyordu. O duyguları artık göstermeyi öğrenmiş miydi? Başını hayır der gibi salladı. Elimi tutan parmaklarını sakince bıraktığında yeniden kapana kısılmış gibi hissettim. Bu durumdan yalnızca bir şekilde kurtulabilirdim: İkisinden de uzak durarak. “Üzgünüm,” dedim ona. Yanında kalmak istiyordum, ama altı yıl boyunca yalnız kalmıştım. Tam iyileştiğimi sandığım anda karşıma çıkmıştı. Ona öfkeliydim. Günün sonunda yanında olsam bile bu kadar basit olamazdı. Adımlarımı hızlandırdım, Hakan’ın yanına geçtim. Ona da aynı sözü fısıldadım: “Üzgünüm.” Sonra ikisini de arkamda bırakıp çıkışa yöneldim. Tüm bunlar neden bu kadar zordu? Çevremdeki insanların bakışlarını hissedebiliyordum. Acaba ne düşünüyorlardı? Bunun romantik bir sahne olduğunu mu, yoksa rezilce bir kare olduğunu mu? Ama onların ne düşündüğü umurumda değildi. İçimde yalnızca utanç ve ağır bir sancı vardı. Kalbimdeki ağrı giderek büyüyordu. Dışarı çıktım. “Derin!” Adım yeniden yankılandı. Olduğum yerde donup kaldım. Onun dudaklarından dökülen her söz beni dinlemeye zorluyordu, şimdi olduğu gibi. Sakince bir nefes alıp verdim. Ne Eray’la konuşmak istiyordum, ne de Hakan’ı üzmek. “Bu şekilde gidecek misin?” Arkamı döndüğümde, yıllar önce üzüldüğünde yüzünde hiçbir ifade olmayan o çocuk gitmişti. Karşımda, hüzünle bakan bir adam vardı. “Altı yıl geçti. Altı yıl boyunca hayalini gerçekleştirmişsin. Seni tebrik ederim… Ama o yıllar boyunca ben, bir daha görüp göremeyeceğim bir adamı bekledim. Yoruldum. Gözyaşı döktüm. Şimdi…” Sesim titredi, kendimi toparlayarak devam ettim. “…Şimdi bu kadar yıl sonra kollarımı açıp seni kabul edeceğimi sanmıyorum. Bunun bu kadar çabuk olmayacağını biliyorum.” Bana yaklaşmak istediğinde bir adım geriye çekildim. Burnumu çektim, başımı salladım. “Bana izin ver.” Ondan sadece zaman istiyordum. İçimdeki çılgın rüzgârları dindirmem gerekiyordu. Evet, gökyüzüm açılmıştı; mavi gök onunla birlikte gelmişti. Ama şimdi fırtına sert esiyor, ayakta kalmama izin vermiyordu.Yola yaklaşıp bir taksi aradım. “İzin ver, seni ben bırakayım,” dedi bu kez Hakan. Eğer kabul edersem aklım daha da karışacaktı. Başımı salladım. Tam o sırada bir taksi göründü. İlerlerken sadece şunu söyleyebildim. “Biraz düşünmeye ihtiyacım var.” Bana buruk bir tebessüm gönderdi. Gözlerindeki parıltı sönmüştü. “Bana istediğin zaman ulaşabilirsin,” dedi. Taksiye binerken hem ona hem de Eray’a son bir kez baktım. Yol boyunca kafamda aynı soru dönüp durdu: Hangisini düşünmeliydim? Eray sonunda gelmişti. Yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ beni hatırlıyor, hâlâ seviyordu. Onun siyah beyaz karelerinde ben de vardım; dünyasında bana ait özel renkler vardı. Ama beni en çok zorlayan Hakan’dı. Onu en başta reddetmem gerekiyordu, yapamadım. Çünkü bana iyi gelmişti. Nazikti. Onu kırmak istemiyordum. Kötü bir tarafı yoktu ki. Peki nasıl olur da ikisi aynı anda hayatımda girerdi? Derin nefesler alıp vererek sakinleşmeye çalıştım ama takside kaldıkça içimdeki ağırlık büyüyordu. Müsait bir yerde inip bana çok yabancı gelmeyen sokaklarda yürümeye başladım. Dışarıdaki gürültü, kalabalık, koşuşturan insanlar... Her biri hayatına kaldığı yerden devam ediyordu. Ben ise hâlâ geçmişteydim. Ruhum o havalimanında sıkışıp kalmıştı. Oradan çıkmam için ilk desteği veren belki de Hakan olmuştu. Aşkın bekleyerek, özleyerek daha değerli olduğunu sanıyordum. Oysa şimdi, tüm bu yıllar boyunca sadece kendime işkence ettiğimi fark ediyordum.. Altı yılın içinde önce heyecanla bekledim onu. Sonra bu heyecan, kocaman bir okyanusta susuz kalmaya benzedi. Son zamanlarımda anladım ki ben, onun hayaline âşık olmuştum. Ve 'ona ihanet etmek istemiyorum' derken aslında, ona duyduğum duygulara ihanet etmek istemediğimi yeni fark ediyordum. Kendime yaptığım bu işkenceden sonra, noktalasını koymadığım o hikayeyi kapatmaya çalıştığımı anladım. Hakan'la yeni bir sayfa açmaya çalışırken kader bana yeniden oyun oynamıştı, tamamlamadığım kitabı tekrar önüme koymuştu. Adımlarım kararsızlıkla yalpalıyordu. Kendime geldiğimde, alışkanlıkla geldiğim kafenin önünde duruyordum. Kapının üzerindeki 'Kapalı' yazısına baktım. Kalbimde de aynı tabelayı asmak istedim. Yıllar önce aşka araladığım o kapıyı kapatmak, içeriye bir gram rüzgarın bile girmesine izin vermemek istedim. Ama o kapı, artık hayal olmayan, olgunlaşmış Eray'la aralık kalmaya devam ediyordu. Bir eli kapının tokmağında, diğeri pervazında duruyordu. Bakışlarını üzerimde gezdiriyor, kapıyı kapatmamı engelliyordu. Dizlerim titredi. Daha fazla ayakta kalamayacağımı anlayıp içeri girdim. Kafenin içine güneşin tatlı ışığı yayılmıştı. Bugün burası bana diğer günlerden farklı geliyordu. Belki de onun gibi, ben de kendi hayalimi gerçekleştirdiğim içindi. "Ah... Allah'ım!" Başımı ellerimin arasına aldım. Artık onun hakkında daha fazla düşünmek istemiyordum. Çantamda çalmaya başlayan telefonun melodisi kısa süre sonra sustu. Kimin aradığını bilmek istemiyordum. Sadece sessizlik istiyordum. Fakat ikinci arayıştan sonra beni arayan kişinin ne kadar inatçı olduğunu anladım. Telefonumu gün yüzüne çıkarıp ekranda yanan Ravza yazısına baktım. Nasıl olur da şu an ki halimi hissedip beni arardı? "Alo?" "Bana kafede olmadığını söyle." Söylediği ilk şey buydu. Demek ki beni görmüştü. Geriye dönüp pencereden dışarıya baktım. Ravza, caddenin karşısında durmuş, içeriyi görmeye çalışıyordu. "Durma ve buraya gel." "Senin burada ne işin var? Ya da dur, yanına gelince hepsini sorarım." Benimle konuşurken çoktan kafenin önüne gelmişti. İçeriye girerken telefonu kapattı. Bana yöneltilecek tonla soruya hazırdım ama kafamın içindeki karışıklığı nasıl susturacağımı bilmiyordum. "Burada ne işin var? Sergiden olman gerekmiyor muydu?" Kapının zili sessizliğin içinde yankılandı. Dayanamayıp birkaç adım atarak Ravza'ya kollarımı boynuna doladım. Sakinleşmek için fırsat tanıyordum kendime. Sonunda söylemem gerekenleri fısıldadım. Sesim titrek çıkmıştı. “Ravza, o geldi. Fotoğraf Sanatçısı geldi!” Sırtımı pat patladı, başını salladı. “Sonunda sözünü tuttu, Derin.” Ama beklediğim tepkiyi vermedi. Geri çekilip yüzüne baktım. “Yoksa sen… biliyor muydun?” Bakışlarını kaçırdı, yüzünü buruşturdu. “Evet, biliyordum.” Parmaklarımı şakaklarıma bastırdım. Bu yüzden sergiden ayrılmak istediğimde bana karşı çıkmıştı demek. Şimdi her şey netleşiyordu. “Peki senin burada ne işin var?” Masaya oturup henüz hangi birisine şaşırmam gerektiğini bilmeden düşüncelerimi toparlamaya çalıştım. “Kafam daha da karıştı, Ravza. Evet, hâlâ seviyorum. Ama resimlerimi orada görünce öfkelendim. Karşıma çıkıp ‘Uzun zaman oldu’, dedi. Sanki altı yıl çok sıradan bir zamanmış gibi. O, hayallerinin peşinden koşarken ben yerimden kımıldamadan onu bekledim. Ve şimdi tek söylediği bu.” Kalbim sıkıştı. Kelimeler dudaklarımda durmadan akarken bakışlarımı ellerimden ona kaldırdım. “Ve Hakan da var. Onu kırmak istemiyorum," diye soru işaretleri ile dolu olan zihnimi yansıtarak kendimi rahatlatmaya çalıştım. Ravza elimi tuttu, gözlerini gözlerimden ayırmadı. Ağzını açıp konuşmaya hazırlanırken bu kez çalan onun telefonu olmuştu. "Cemre olmalı," diye açıklamada bulundu hemen. Tahmini doğruydu ki bir kaç dakika sonra şaşkınlıkla içeriye giren Cemre'nin de acaba hala Eray'ın geldiğinden haberi olup olmadığını merak ettim. “Bensiz takılıyorsunuz demek!” Karşıma otururken yüzünde meraklı bir ifade vardı. "Bugün senin randevun yok muydu?" "Evet vardı... Ta ki her şey serginin Fotoğraf Sanatçısı'na ait olduğunu öğrenene kadar." Cemre kahkahasını tutamadı. "Hadi canım. Şaka yapıyorsun değil mi?" Yüzümde tahmini büyük bir yorgunlukla dudak bükerek ona baktım. Bakışları irileşti. "Gerçekten, bizim gizemli adamımız... Benimle dalga geçmiyorsun değil mi?" Başımı sallarken yüzündeki şaşkınlık ifadesi sonunda gördüğüm tepkilerden biriydi. “Yani o Saudade sergisi Fotoğraf Sanatçısı’na mı aitti? Vay canına, Derin! sonunda beklediğin aşkına kavuştun!” Koyu kahverengi gözleri ışıldıyordu, gamzesi belirginleşti. Elimi tutup sımsıkı kavradı. “Peki ne oldu? Ne konuştunuz? Bunca yıl boyunca ne yapmış? Neden seni daha önce bulmamış?” Sorular ardı ardına geldi. Ben ise başımı sallayarak karşılık verdim. “Onunla o an konuşmak istesem bile yapamadım. Hakan da oradaydı. Üzerimde onlarca göz vardı. Kaçmaktan başka çarem yoktu.” O anı hatırladıkça, işin içinden gerçekten ustaca çıkıp çıkamadığımı merak ettim. Hakan’ın oraya gelmesi işleri iyice zorlaştırmıştı. Ravza sessizliğini bozdu. “Hakan’ın kırılmasını istemediğini söyledin. Ama asıl önemli olan sensin. Sen ne istiyorsun, Derin? Hangi seçimi yaptığında daha az acı çekeceksin?” Cevabı içimde biliyordum. Yıllardır istediğim tek kişi vardı. Hakan’dan hoşlanıyor olsam bile, bu daha ileriye gidecek bir şey değildi. Parmaklarımı şakaklarıma bastırdım. Bu seçim zor olmamalıydı... ama Eray’ı hemen affedemeyeceğim de açıktı. “Peki sonra ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu Cemre. Başımı iki yana salladım. Bilmiyordum. Hakan’ın pes etmeyeceğini biliyordum ama ben aşkın mücadeleyle kazanılabileceğine inanmıyordum. Birlikte zaman geçirmek, hissetmediğin duyguyu büyütmezdi. Aşk ansızın gelir, kalbine yerleşirdi. Keşke savaşarak âşık olunabilseydi… Ama işin kötüsü, onca çabaya rağmen sonuç alamamak, bütün yükü en başından beri seven tarafa bırakıyordu. Hakan iyi biriydi. Eğer Eray’la hiç tanışmamış olsaydım, belki hayatımı onunla geçirmek isterdim. Ama kader, Somali’de Eray’ı karşıma çıkarmış, kalbimden hiç çıkmasına izin vermemişti. Uzun bir konuşmanın ardından Ravza ve Cemre ayrıldıktan sonra akşam iyice çökmüştü. Tek istediğim eve gidip dinlenmekti. Her geceki gibi anne ve babamla konuşma saatim yaklaşıyordu. Bir hafta sonra döneceklerini hatırlattım kendime. Beynim zonkluyordu, kimseyi görmek istemiyordum. Telefonumun ekranında beliren mesajların Hakan'dan geldiğini tahmin etmek zor değildi. Babam aradığında, kafenin tuvaletindeki arıza yüzünden bir günlüğüne kapalı olduğunu söyledim. İlk başta inanmadı. Tıkanan klozetin her yeri mahvettiği yalanı ağzımdan hızla çıkıverdi. Hattın diğer ucundan ses tonu sertleşti: "Bu işi hemen hallet, gerekirse bu akşam gelirim!" Yalanımın bu kadar çabuk yakalanmasını istemediğim için bir kaç dize daha yalan söyledim. Sonunda büyük bir nefes vererek kapattım telefonu. Bir kağıda 'Tadilat nedeni kapalıdır' yazını yazıp kapıya astım. Işıkları kapatmak için arka tarafa yönelmiştim ki kitap rafında duran Van Gogh Kitabı gözüme takıldı. “Seni ondan önce de biliyordum, Üstat... Ama seni hayatıma asıl yerleştiren Eray’dı. Şimdi geri döndü. Beni buldu. Ama neden bu kadar karmaşık hissediyorum?” Kitabı elime aldım, kardeşi Theo’ya yazdığı satırlar karşıma çıktı. ‘Theo, sen de ara sıra aşık olmuyor musun? Keşke olsan. İnan bana, hayatın küçük ıstıraplarının bile bir değeri var. İnsan kimi kez korkunç umutuzluğa kapılıyor, sanki cehennemdeymiş gibi hissediyor kendini ama başka çok daha iyi şeyler var işin içinde." Altını çizip arasına bir parça peçete koyduğum sayfanın bana çıkması sanki bu anı bekliyormuş gibiydi. Haklıydı. Onu düşünmek güzeldi. Onunla olmak tarifsizdi. Ama uzaklığı… ruhumu cehennemin en derin yerlerine çekiyordu. Acı çekiyordum ama bir an bile ondan kopmuyordum. İçimde ona duyduğum özlem büyüyordu, ama aynı zamanda ondan uzak durmam gerektiğini biliyordum. Yine de gözlerim her an ona sarılmak istiyordu. Kitaptaki satırlara dalmıştım ki, sayfanın üzerine bir şipşak fotoğraf bırakıldı. Kapı ne zaman açıldı, içeri kim girdi, fark etmemiştim. Fotoğrafta, ayçiçek tarlasında tek başına duran, boynu bükük bir ayçiçeği vardı. Diğerlerinden ayrılmıştı, ama tam üzerinde bir beyaz kelebek konmuştu. O karedeki sade güzelliği fark ettim. Başımı kaldırdığımda, kimin geldiğini zaten biliyordum. Gözlerim Eray’a değdiğinde içimdeki karışıklık kısa süreliğine dağıldı. Karşımda, yılların olgunlaştırdığı Eray vardı. Saçları uzamış, yüzündeki çizgiler derinleşmişti. Ama yanaklarındaki o hafif tombulluğu, eskimiş anların sıcaklığını hâlâ taşıyordu. Dudaklarındaki küçük tebessüm, beni bir anlığına o eski günlere geri götürdü. Eray, az önce okuduğum sayfanın bir öncesini açtı. Sanki bu kitabı ezbere biliyormuş gibi, aradığı satırı hemen buldu. "Onun bana daha yakın olması için her türlü fırsatı kollayacağımı, elimden gelen her şeyi yapacağımı anlıyorsun, değil mi? Kararım şu..." Uzun, zarif parmakları sayfayı çevirdi. Satırların en başındaki o iki mısrayı, neredeyse fısıltıylyla, ama büyük bir içtenlikle okudu: "Onu o kadar uzun süre seveceğim ki, Sonunda o da beni sevecek." Kirpiklerimi kırpıştırdım. Kalbimdeki zelzeleyi bastırmaya çalıştım ama sesi, bana uzanışı, nefesinin yakınlığı... Tüm bunlar, bir zamanlar ondan kaçmaya çalıştığım o günlerdeki gibi, beni yavaşça ele geçirmeye başlamıştı. Parmaklarımı altını çizdiğim yere götürdüm. Hafifçe dokunup mektubun devamını okudum: "Üç aşama var: Birincisi sevmemek ve sevilmemek, ikincisi sevmek ve sevilmemek," bu kısımda Van Gogh kendisine atıfta bulunmuştu sonra eklemişti "... Üçüncüsü sevmek ve sevilmek. Bana sorarsan ikinci aşama birinciden daha iyi, ama üçüncüsü! En muhteşemi o!" Sözlerin ağırlığı içimde yankılandı. Bu satırları yazdığı günü hayal etmeye çalışsam da, yanı başımda duran adam, başka hiçbir şeyi düşünmeme izin vermiyordu. Sandalyeyi çekip yanıma oturdu. Hafifçe öne eğilerek altını çizdiğim diğer satırları okumaya başladı. "İşte böyle, dostum, sen de aşık ol, e mi? Ve her şeyini bana yaz. Benim iş için de sevecenliğini eksik etme, benden yana ol. Günün birinde aşık olup da karşılık olarak 'hayır, hiçbir zaman, asla' sözlerini duyacak olursan sakın boynunu büküp vazgeçme!" Onunla aynı satırları paylaşmak... Belki de iki farklı kitabın aynı cümlelerinin altını çizmekti bu. Aynı kelimelerde buluşmak, bizi sanki bir kitabın sihirli sayfalarından çıkmış iki karakter gibi hissettiriyordu. Bir an için tüm karmaşık duyguların yerini saf bir huzur aldı. Dudaklarımda belli belirsiz bir tebessüm belirdi; bu anın hoşnutluğunu saklamak isteyerek elimi yüzüme götürdüm. Göz ucuyla ona batım. Sayfanın üzerinde duran peçeteyi alıp katlarken sesim merakla istemsizce çıktı. "Neden buraya geldin?" O, elleriyle peçeteyi özenle katlamaya devam etti. Gözlerini benden ayırmadan, sakin bir sesle konuştu. "Bazen bir yer, sadece sen oradasın diye dünyanın en yakın noktası olur insana. Benden uzaklaşmaya çalışsan da, yol hep sana dönüyor." Sözleri ile irkildim. Midemdeki kelebekler kanat çırptı ama dışarıya çıkmalarına izin vermemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Yine de sustum: içimde bir şeyler çatırdıyordu. Kırgınlığımı belli ederek kısık bir sesle konuştum "Ben senden hiçbir zaman uzaklaşmadım... Sadece arkana bakmadın."
Bölüm 28
Seninle Devam Eden Hayat Part 1