"Alo?" "Derin... Bir an sana ulaşamayacağımı düşündüm." Sesi rahatlamış gibiydi. Onun da kötü bir durumda olduğunu anlayabiliyordum. Sakince bir nefes alıp kısa bir açıklama yaptım. "Üzgünüm, bugün senin için kötü geçmiş olmalı." Kalbim biraz da sızladı. Karşı taraftan hafif bir kıkırtı geldi. "Sana ulaşamayınca evinde olabileceğini düşündüm, ama yoktun. Şimdi de kafenin önündeyim; arıza nedeniyle kapattığını görüyorum." "Sadece yorucu bir zamandan geçtiğim için dinlenmek istedim," dedim. "Sen nasılsın? Bugün olanlardan sonra bir an aklımda çıkmadın. Neredesin şu an? Yüz yüze görüşmek isterdim ama..." Başımı çevirip ateşi izleyen Eray'a baktım. Dudağımın içini kemirirken, "Şu an müsait değilim," dedim. Sesim neredeyse bir fısıltıydı. "Sadece senin için endişeleniyorum." "Ben... iyi olacağım... sanırım. Endişelendirdiğim için üzgünüm." "Hayır, bunu sadece... Ah! Biliyorsun, benim için önemli olduğun için söyledim." Hakan'a ne söylemem gerekiyordu? Şu an bu durumun içinde çırpınan yalnızca ben ve Eray değildik. Hakan, bizim yarım kalmış hikâyemizden en çok zarar alan kişiydi. Onu bu belirsizliğin içine sürüklediğim için kendimden nefret etmeye başladım. "Kafam çok dolu olduğu için telefona bakmak istemedim. Özür dilerim, seni düşünmem gerekiyordu." "Böyle bir durumda sanırım ben de yalnızca kendimi düşünürdüm. Yani... bunun hakkında dert etme..." Başımı kaldırıp titrek ışıklarını yeryüzüne gönderen yıldızlara baktım. Dudaklarımın arasından çıkan nefesim, soğuk havada titrek bir buğuya dönüştü. "Üzgünüm..." dedim. Sadece bu kelimeyi söylemek beni daha kötü hissettirdi. Beni neşelendirmek ister gibi gülüşünü yeniden duyduğumda içim biraz ısındı. "Eğer bu kadar üzgünsen, bunu telafi etmeye ne dersin?" Buruk bir tebessüm belirdi dudaklarımda. Hava içimi acıtarak çoğalırken "Peki ne yapmamı istersin?" diye sordum. "Yarın benimle kahvaltıya ne dersin?" Bakışlarım yeniden Eray'ı buldu. Bu kez ateş yerine beni izliyordu. Sabırla bekleyen bir çocuğu andırıyordu. Kaç yaşında olursak olalım, ilişkiler konusunda hep bebek gibiydik. Yürümeyi bilmiyor, başkalarının yardımı olmadan ayağa kalkamıyorduk. "Ah... Peki, bir kahvaltı güzel olabilir." "Tamam, o hâlde yarın seni sabah dokuzda alırım. Uygun mu?" Kafe kapalıydı ve bu yorgun hâlimle ne kadar enerjik olabileceğimi bilmiyordum, ama kabul etmekten başka şansım yoktu. Bunu ona borçluydum. "Evet, uygun. Seni bekliyor olacağım." 'Seni bekliyor olacağım...' Bu cümlede bir umudun ışığı vardı. Telefonu kapattıktan sonra bunu fark ettim. Elimi alnıma bastırıp kendime kızdım. Kelimelerimi daha dikkatli seçmem gerekiyordu. Adımlarımı Eray'ın yanına sürükleyip, kalktığım yere geri oturdum. Ellerimi ısıtmak için ateşe uzattım. Tüm bu zaman boyunca Eray beni izlemeye devam etmişti. "Bu çok tuhaf..." dedim kendimi tutamadan. Artık tutmak için bir neden yoktu. "Neredeyse her gece seninle bu konuşmayı yaparken kendimi hayal ederdim, ama şimdi... Söyleyebilecek hiçbir şey bulamıyorum. Hem de hayatım bu kadar karışıkken." "Arayan o adam mıydı?" Gözlerine kaçamak bir bakış attım. Gerçekten kaçmak istiyordum. Ama Hakan olayını bilmesi gerekiyor muydu? "Arkadaşımın ayarladığı bir randevuydu. Bu kadar ilerleyeceğini tahmin etmiyordum." "Bana açıklama yapmak zorunda değilsin," dedi. "Evet, seni kaybedecek olma ihtimalini düşündüm, ama sana bunun için kızamaya hakkım yok." Yeniden sessizlik çöktü aramıza. Ateş hafifçe çıtırdamaya devam ediyordu. Geriye yaslandım o ise birkaç odun parçası daha attı. Ateş yanmak için direnirken büyük bir duman çıkardı fakat hemen ardından ışığını üzerimize yansıttı. Geriye yaslanıp şalı kendime iyice sardım. Kenara koyduğum sıcak çikolata bitmişti; damağımda kalan tatlı sıcaklık yavaşça kayboluyordu. Bana anlattıklarını zihnimde tekrar ettim. Babasıyla yaşadıkları ne basit ne de kolaydı. Beni bırakıp gittiği gün, ben onu kaybettiğimi sanmıştım. Ama o... O gün babasını kaybetmemek için savaşmıştı. Tek pişmanlığım, o günler yalnız kalmış olmasıydı. Yanında olsaydım o zor zamanları birlikte atlatabilirdik. "Üniversitedeyken bir şekilde ev adresini buldum," dedim. Artık gizli saklı hiçbir şeyin kalmasını istemiyordum. Onu aramak için verdiğim mücadeleyi bilmesini istedim. Yavaşça içime hava doldurup kararlı bir sesle devam ettim. "Haftada bir kez gelirdim. Beklerdim. Belki bir yıl boyunca bunu yaptım. Üniversitem bitecekti ve bu benim son şansımdı. Elimde sana dair başka hiçbir şey yoktu." Gözlerim yerdeydi. Sadece beni dinlemesini istiyordum. "Bir gün," dedim, o sinir bozucu anıyı hatırlayıp öfkeyle gülümseyerek, "bir büfe sahibi sizden kötü bahsetti. O an... Öyle öfkelendim ki, söylediklerini tek tek yüzüne vurdum." Tepkisini merak ederek gözlerinin içine baktım. Bana doğru hafifçe eğilmişti, dirseğini sandalyenin kenarına dayamış, elini yanağına koymuştu. Gözleri merakla parlıyordu. "Ama sonra bir gün geldim, ev boştu. Artık orada değildiniz. Mezuniyet yaklaşınca dönmek zorunda kaldım. Buraya dönünce, anne ve babam memlekete geri dönmek istediklerinde onlara karşı çıktım. Kirpiklerimi kırpıştırdım. Ağlamak için direnirken, parmaklarımı birbirine kenetleyip deri bir nefes aldım. "Çünkü bu şehirde yaşadığımı biliyordun. Eğer gidersek, bana geri döneceğine dair sözün hiçbir zaman tutulamayacaktı. Ben..." Gözlerimi ateşten kaldırıp ona çevirdim. "Ben... seni beklemeyi seçtim." Kısa bir sessizlik oldu. Bir şey söylemesini bekledim ama söylemedi. Ateşin çıtırtısı ve rüzgarın çıkardığı yaprak sesi aramızdaki boşluğu doldurdu. "Sonra," dedim, kendi hayalimi hatırlayarak, "kafe açma fikrini gerçekletirmek istedim. Seni beklerken kendi ayaklarımın üzerinde durmak istedim. Geldiğinde sana 'Hayalimi gerçekleştirdim, bak' diyebilmek için." "Hayalini gerçekleştirdiğin için seni tebrik ediyorum," dedi içtenlikle. "Gerçekten çok hoş ve güzel bir kafen var." Bu sözleri ondan duymak beni mutlu etmişti. Yıllar önce sadece bir hayalken, şimdi gerçek olmuştu. O bir sergi açmıştı; ben de kafe işletiyordum. Yalnızca birbirimizi geç bulmuştuk. "Teşekkür ederim. O kafe şu an benim her şeyim," dedim şımarık bir ses tonuyla. Aramızdaki soğuk duvarlar zamanla yıkılmış, yerini sıcak bir yakınlığa bırakmıştı. "Adını gerçekten 'Yıldızlı Gece' koyacağını tahmin etmiyordum," dedi. Sahile yürürken birbirimize verdiğimiz o isimleri hatırladım. Hem o hem de ben, birbirimize sarsılmaz bir bağ kurduğumuzu o an yeniden hissettik. "Ay Işığı Altında Yıldızlı Geceyi İzlemek ismini koyacağını da tahmin etmemiştim," dedim. Bnim fotoğraflarımında yer aldığı o sergi... Yüzüm utançla kızardı. Diğer fotoğrafların hepsi renkliyken, yalnızca benim karelerim siyah beyazdı. "Sadece..." dedi yavaşça, çekingen sesi yükselerek. "Seni sonsuza kadar yaşatmak istedim." Bir yerde okumuştum: "Eğer bir sanatçı sizi severse, sonsuza kadar yaşatır." O siz zihnimde yankılandı. Bedenim sarsılırken, kızaran yanaklarımı gizlemek için çabaladım. Serin parmaklarımı yanaklarımın üzerine bastırdım. "O günlerin üzerinden gerçekten çok uzun zaman geçti," dedi bir özlemle. Bakışları ağacın dallarına kaydı. Başımı salladım. "Evet," dedim. "Uzun bir zaman geçti." Oturduğu yerden kalktı, önümde dikildi. Şaşkınlıkla baktım. Ne yapacağını merak ederken elini yeniden bana uzattı. Yutkunarak ona baktım. İçimden doğan bir cesaretle elini tuttum. Beni kaldırıp ağacın altından çıkardı. Avuç içi sıcaktı. Yere bir örtü serdi, üzerine oturmamı istedi. Sonra cebinden küçük bir kumanda çıkardı; ışıkla birer birer söndü. Karanlığın içinde, sadece ateşin parıltısıyla kaldık. Battaniyeyi üzerime örttü, sonra kendi de yanıma oturdu. Hava soğuktu; battaniyeyi paylaştık. Başımı yere koyduğumda kolu çoktan yastığım olmuştu, eskiden olduğu gibi. Rüzgar hafifçe esti, ateş yeniden çatırdadı. Bir kuş sesi etrafımızı sardı. Bakışlarım gökyüzüne serpilen yıldızların üzerinde gezindi. Tam o sırada bir yıldız kaydı. "Gördün mü?" dedim heyecanla. "Bir yıldız kaydı!" Battaniyenin atında elimi tuttu. Bu soğuk gecede, onun sıcaklığını paylaşıyor olmak beni tarif edilmez güzelliklere adım atmamı sağlıyordu. "Gördüm," dedi gülümseyerek. Parmaklarımı kendi ellerinin arasına aldı. Nefesi ılık, dokunuşu sakindi. Yanımda hafifçe döndü, yüzünü bana çevirdi. "Sen..." dedi kısık bir sesle, "bu yıldızlı geceden bile daha ışıltılısın." Yüzüm alev gibi yandı. Kalbim hızla atıyordu; sanki duysa her şey açığa çıkacaktı. "İzin ver bana," dedi aniden. Ne için izin istediğini anlamaya çalışırken parmakları yüzümde dokundu. Sakince yanağımı okşarken bir an için gözleri tüm yüzümde dolaştı. Kendimi geriye çekmek için hareket ettiremeyecek kadar afallamıştım. "Bir kez daha izin ver," diye fısıldadı. Sesindeki yalvarış kalbimde yankılandı. O an, yılların mesafesi eridi. Zamanın gürültüsü sustu. Sadece o vardı. Sesi, nefesi, elleri... Yıllar sonra onu yeniden hissetmek... Bir düş gibiydi. Bu kez bir hayalin içinde değildim. Yanımda, avuçlarında kendi galaksimi taşıyan adam vardı. Bana dokunduğunda, benim Samanyolum olmuştu. İçimden geçirdim. 'Sen bu kadar yıl sonra bile hâlâ bana aynı hisleri uyandırıyorsun.'
Bölüm 31
Seninle Devam Eden Hayat Part 4
Bölüm sonu
Sonraki bölüm kilitli
32. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.