Serginin olacağı sabah gözlerimi araladım. Bugün en yoğun gündü; fakat kafe kapalı olacaktı. Dün gece geç saatlerde uyumuştum ve ilk kez kafenin kapalı oluşuna bu kadar çok sevinmiştim. Hakan'a her şeyi anlatmıştım olmama rağmen içimde hâlâ huzursuzluk vardı. Ne kadar mantıklı düşünmeye çalışsam da kalbimin derinlerinde ona duyduğum özlem büyümeye devam ediyordu. Sanki birdenbire karşıma çıkacak ve sonsuz yağmurum dinecekmiş gibi hissediyordum. Olumlu düşünmeye çalışsam da, o umutların ardına gizlenen çaresizlik beni tüketiyordu. Çok değil, birkaç hafta önce bu yatakta onu ağlayarak özlüyordum. Şimdi hâlâ özlüyordum, fakat eskisi kadar acıtmıyordu. Yoksa bu, Hakan'ın hayatıma girişiyle mi değişmişti? Dün, belki de ilişkimizin en başında dönmüştük. Çünkü beni eve bırakmadan önce söylediği söz buydu: "Her şeye en baştan başlayalım. Ve senin kalbini kazanabilmek için daha çok mücadele edeceğim." Beni yavaşça kabul etmesini teklif etmesi içimi rahatlatmıştı. Eğer aceleye getirmeden, sakince ilerlerse belki bir şeyler daha kolay iyileşebilirdi. Saatler ilerlerken kapım çalındı. Kimin geldiğini merak ederek açtığımda Ravza'yı gördüm. Rahatladım. Bu gergin günümde onu görmek bana iyi gelmşti. Ona sarıldım. Karşılık verirken fısıldadım: "Sensiz ne yapacağım ben acaba?" "Deli kız! Yine ne oldu? Sesin kötü geliyor." "Çünkü kötüyüm. İçimde tuhaf bir his var. Mutluyum ama aynı anda ağlamak istiyorum. Günüm buruk başladı ve böyle devam etmesinden korkuyorum." Bana dik dik baktı. Bu bakış, birazdan beni azarlayacağının habercisiydi. "Bak, sana hep söylüyorum. Kendini kötüye yönlendirme. İnan bana, bugün çok güzel olacak. Bana güveniyorsun değil mi?" Başımı salladım. Ravza bana bir şeylerin iyi olacağını söylüyorsa, inanmalıydım. Hep öyle olmuştu. "Güveniyorum. Sen ne zaman konuşsan daha iyi hissediyorum" Ellerimi tuttu. "Sen benim en yakın arkadaşımdan öte, kardeşimsin. Seni her şeyden çok seviyorum. Hep yanındayım. Kalbinin sesini dinle. Yarını düşünmekten vazgeç. Eğer Hakan sana iyi geliyorsa onunla kal. Eğer Fotoğraf Sanatçısı senin için daha değerliyse, bekle. Ne seçersen seç, ben hep yanındayım." Bu sözler içimi rahatlattı. Ona teşekkür etmek istedim ama bizde teşekkür ve özür dilemek yasaktı. "Bugün seriye gideceğim. Bugüne kadar her sergiye bir ihtimal umuduyla gittim ama her defasında elim boş döndüm. Bugün de aynı şeyleri hissediyorum." Başını salladı, dudaklarında tatlı bir tebessüm belirdi. "Bugünkü sergi eminim güzel geçecek. Belki de senin için bir dönüm noktası olur, kim bilir?" Gülümsemeye çalıştım. Elinin üzerine kendi elimi koyup sıktım. "Tamam. Sen güzel olacak diyorsan, kesin güzel olur." O da tebessüme etti. Sonra sanki aklına yeni gelmiş gibi konuştu. "Senin hazırlanman gerekmiyor mu? Vakit yaklaşıyor, randevuna geç kalma..." Telefonuma bakınca gerçekten de çok az süre kaldığını gördüm. Hemen kalkıp hazırlanmaya başladım. Onun önerdiği kombini giydim. Hazır olduktan sonra Ravza'ya sıkıca sarıldım. "Ravza, yanımda olduğun için teşekkür ederim." "Bizim kelime kılavuzumuzda hangi kelimeler yoktu? Teşekkür ederim ve özür dilerim. Şimdi seni bekleyen güzel güne bu kadar çabuk küsme, sakın karamsarlığa kapılma!" "Biliyorum, bu yüzden seninle bunlar hakkında konuşmaktan çekinmiyorum. Keşke seninle sergiye gelebilseydim." Yüzünde tuhaf bir ifade yerleşti. Fakat hemen toparlandı ve beni dışarıya uğurlarken, "Belki bir gün yine beraber gezeriz," dedi. Arkasından el sallarken telefonum çaldı; randevunun geldiğini anladım. Çantamı ve trençkotumu alıp dışarıya çıktığımda, arabasına yaslanmış onu gördüm. Beni görünce doğruldu, yanıma geldi ve elini uzattı. Elimi tuttuğunda üzerine küçük bir öpücük kondurdu. "Sen her geçen gün daha da güzelleşiyorsun." Gülümsememi saklamadım. Ona karşılık verirken hafifçe şımarttım. "Sen de oldukça yakışıklı görünüyorsun, her zamanki gibi." Arabasının kapısını açtı, oturmamı sağladı. Yanıma geçtiğinde yola koyulmuştuk. "Bugün... Hem seninle vakit geçireceğim için mutluyum hem de biraz endişeliyim." Ona döndüm. Göz ucuyla bana bakarken devam etti. "Bugünkü sergi... O Fotoğrafçının değil, değil mi?" Başımı hayır anlamında salladım. "Bilmiyorum. İçimden bir yanım onun olmasını istiyor, diğer yanım istemiyor." Peki ya gerçekten oysa? Onu gördüğümde ne hissedecektim? Hakan'a ne olacaktı? Ben ne yapacaktım? Düşünceler bir sel gibi üzerime akıyordu. "O serginin sahibi o olsa bile seni bırakmayacağım. Seni kazanmak için savaşacağım." Bu sözlere yalnızca buruk bir tebessümle karşılık verdim. Yolun geri kalanı sessizlik içinde geçti.Bir süre sonra Hakan yenide konuştu: "Sadece merakımdan soruyorum... O adamla ne kadar yakınlaştınız?" Sözlerinin ağırlığı içimde yankılandı. Ne demek istiyordu? Duyusal mı, yoksa fiziksel yakınlık mı? "Bu soruya nasıl cevap vereceğimi bilmiyorum. Seni rahatsız etmeyeceğine emin misin?" Yüzünde belli belirsiz bir ifade geçti. Beyninden geçenleri anlamaya çalıştım. "Yani... Ne kadar yakınlaştığınızı bilmek istiyorum." Beynimin içinde ışıklar çakıyordu. Bakışlarını bana çevirdiğinde fazlasıyla sakindi. Dudaklarında yapay bir tebessüm belirdi. Rahatlamak mı istiyordu, yoksa beni gafil avlamak mı? "Yani... Eğer böyle diyorsan, gizlediğimiz birçok şeyi paylaşacak kadar yakındık. Sanırım ilkim olduğu için kendimi geri çekmek yerine akışa bıraktım." "Demek öyle. Yani... Her anlamda ilkin oydu." Ne kastettiğini şimdi anlamıştım. Başımı yana çevirip sakince nefes almaya çalıştım. Demek ki öğrenmek istediği şey, duygusal değil fiziksel yakınlıktı. Aşkı tensel temasla sınırlandıranlardan mıydı? Belki de bana sürekli dokunmasının sebebi buydu: alıştırmak. "Üzgünüm. Bu konu hakkında daha fazla konuşmak istemiyorum." Tırnaklarım avuç içime batarken, sakinleşmek için zamana ihtiyacım vardı. Yalnızca tek bir sebep yüzünden onu yargılamak istemiyordum. Bu kadar hızlı bir infaza gerek yoktu. Eğer asıl amacı buysa, zamanla ortaya çıkacaktı. Sonunda serginin yapıldığı yere vardığımızda davetiyeleri gösterip içeri girdik. Heyecandan kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Serginin küçük bir bölümü konuşma alanı olarak ayrılmış, önüne birkaç masa yerleştirilmişti. Fotoğrafların başladığı salona girdiğimizde kareler şimdiden kalbimi okşamaya başlamıştı. Bir fotoğrafta, çay bahçesinde masalar dizili olmasına rağmen ağacın dibine oturmuş ik çocuğuyla yemek yiyen bir aile vardı. Bütün gösterişli dünyaya rağmen orada, gururlu bir şekilde varlıklarını koruyorlardı. Bir diğer karede ise, hareket halindeki bir aracın içinden çekilmiş bir manzara görünüyordu. Gün batmak üzereydi; net olmayan ağaç siluetleriyle birleşince, bende bir yolculuğa çıkma isteği uyandırdı. Başka bir fotoğrafta köprünün gökyüzüyle buluşası yer alıyordu. Hemen yanındakinde yaşlı bir çiftin pencereden dışarıya bakan yüzleri... Gençlik onlardan geçmişti ama birleşen elleri, aşklarının hâlâ orada olduğunu fısıldıyordu. Bir sonraki karede ise yağmur altında, mavi bir brandanın altında patates ve soğan satan bir çocuk vardı. Küçücük bedeninin ne kadar üşüdüğünü hissettim. Bunu yaşamak zorunda kalışına üzüldüm. Sonra, bir den aklıma onun bana söylediği söz geldi. 'Sadece bırak, çoktan yaratılmış olanı kabullen yeter.' Fotoğraflara gülümseyerek baktım. Bu kare bana o sözleri hatırlatmıştı. Göz ucuyla Hakan'a baktığımda o da fotoğrafları inceliyordu. Bakışlarında tuhaf bir ifade vardı. Ne düşündüğünü merak ettim. Bana doğru yaklaştığında elinin belime kaydığını hissedince gerildim. Öne doğru eğilip yüzünü bana çevirdiğinde, içimde kaçıp gitme isteği doğdu. "Bir insanın hayallerini süsleyen görüntüler yerine, bu sergide bizi asıl gerçekler karşılıyor," dedi. Onun yakınlığından uzaklaşmak için yana kaydım ve sanki fotoğrafı daha yakından incelemek istiyormuş gibi davrandım. "Çoktan yaratılmış olanı kabullen yeter... Bir gün çok acı çeken birini görmüştüm. Bu acıyı hak etmediklerini düşündüğümde ağlamaya başlamıştım. İşte o zaman bana bu sözler söylenmişti. Dünyada pek çok farklı hayat var. Bu çocuk gibi, hepsi gerçek hikâyeler, gerçek hisler." Yanımdaki diğer fotoğrafa yöneldim. Onu işaret ederek konuştum: "Nasıl bir hayat yaşadıklarını biliyoruz; fakat buna rağmen mutlu olmaktan vazgeçmediklerini de görüyoruz." Sarı elbisenin altında halhallarıyla dans eden bir kadının ayakları görünüyordu. Karekâğıt sessizdi ama hareketleri hissettirecek kadar güçlüydü. O an Hindistan'a özgü müzikler kulaklarımda çınlamaya başladı. Fotoğrafa gülümseyerek baktım. Benim kadar sevip sevmediğini merak ederek Hakan'a döndüm: "Gerçekten Hindistan'daymışsın gibi hissetmiyor musun?" "Yalan söyleyemem, dans figürleri zihnimde canlandı," dedi. Başımı sallayıp onayladım. "Gerçekten öyle. Şimdiye kadar çok güzel kareler vardı. Sanatçısının düşünce dünyası etkileyici." Az önce gördüğümüz, brandanın altında duran çocuğun fotoğrafının önüne geldiğimizde yağmuru soğukluğu içime yeniden işledi. "Sergiyi beğendin mi?" diye sordum. Çocuğu izleyen Hakan'ın dudaklarında tuhaf bir tebessüm belirdi. "Dünyada birçok yaşam var. Belki bu çocuğun hayata tutunmaya çalışması gibi, belki de o kadının çoşkusunu dansla dile getirmesi gibi..."" Dünyada görülmesi gereken ve asıl görmemiz gereken şeyler var." Tam o sırada cebinden telefon çalma sesi yükseldi. Bana hüzünlü bir ifadeyle baktı. "Bu telefona cevap vermem gerek. Beni biraz bekleyebilir misin?" "Hâlâ beklemen hata." Bakışlarında bana duyduğu güvenin sıcaklığını gördüm. Ardından telefonu açıp çıkışa yöneldi. O gerçekten düşünceli bir adamdı.Onu kaldığım yerde beklemeye başladım. Buraya geldiysek fotoğraflara birlikte bakmamız gerekirdi, değil mi? Her kareye uzun uzun bakarken aklıma istemsizce bir soru düşüyordu: Fotoğraf Sanatçısı bu sergideki resimler hakkında ne düşünürdü? Eminim, hareket halindeki aracın içinden çekilen ağaçları çok beğenirdi. Çocuklarıyla yemek yiyen anneyi de öyle… Brandanın altında duran çocuk ise tam onun düşünce tarzına uyuyordu. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Sabahki buruk hissin aksine, şimdi heyecanla çarpıyordu. Neden? Neden bu sergiyi Hakan’la değil de onunla gezmek istiyordum? Ve yine etkisi altına girmiştim. Bir anlık yalnızlıkla ruhumun içine sızıyor, tıpkı diğer sergilerde hissettiğim duyguyla yanıyordum. Bu karelerin hepsini onun çekmesini istedim. Hayallerinin gerçekleşmesini, sonra da bana o gün söylediği gibi haber vermesini… Bakışlarım istemsizce etrafta gezindi. Birkaç gün önce davetiyeleri dağıtan kişinin, mavi ceket ve beyaz pantolon giymiş bir adamla konuştuğunu gördüm. Sohbetleri kısa sürdü. O uzaklaşırken kalbimde belli belirsiz bir heyecan oluştu. Ya o adam yıllardır yolunu beklediğim kişi olsaydı? Kendimi ona doğru yaklaşırken buldum. Bir adım daha atacakken durdum, elimi kalbimin üzerine koydum. Eğer yanına gitsem ve yeniden hayal kırıklığına uğrasam ne yapardım? Gözyaşlarım sonsuza kadar akacak, onun da benden uzaklaşmasını dileyecektim. Bu düşünceyle geri döndüm. Girişteki masalardan birine geçtim. Erken geldiğim için sorun çıkmayacağını düşündüm. Eşyalarımı masanın üzerine bırakıp beklemeye devam ettim. İçeride çok fazla kişi yoktu. Fotoğrafları inceleyenler uzun uzun kareler üzerine konuşuyordu. Serginin sahibi gerçekten mükemmel bir iş çıkarmıştı. Bugüne kadar gezdiğim tüm sergilerden daha iyiydi. Kareler, yakalanan anların duygusunu hissettiriyordu. Peki Fotoğraf Sanatçısı sergi açsaydı nasıl hissederdim? O, küçükken duygularını dile getiremeyen çocuktu. Ama şimdi fotoğraflarıyla herkese hissettiklerini anlatabilirdi. Kalbinin güzelliğiyle dünyayı daha samimi, daha içten bir filtreyle gösterirdi. Ve ben onunla kesinlikle gurur duyardım. Hayallerini gerçekleştirmiş bir adam olarak artık daha mutlu olmalıydı. Bu düşünceyle kendi kendime gülümseyerek mırıldandım. Demek ki dün kendime verdiğim sözü hâlâ tutamamıştım. Özellikle bu fotoğrafların arasında olmak beni daha da zorluyordu. Dakikalar geçtikçe Hakan’ın gelişi uzadı. Yanımdan geçenlerin bana attıkları tuhaf bakışları hissettim. Belki de gereğinden fazla erken gelmiştim. Kendimi dışarıya yönelttim, bakışlarım Hakan’ı aradı. Onu bulduğumda hararetle konuşuyordu; sesi sertti, öfkeli gibiydi. Bir süre uzaktan izledim. Sonra derin bir nefes aldı, başını kaldırdı. Beni fark ettiğinde elimi kaldırıp selam verdim. Yorgun bir tebessümle karşılık verip konuşmasına devam etti. Telefonda son sözlerini söyledikten sonra kapattı ve yanıma geldi. Elimi tutup sıktı. “Seni çok beklettim, değil mi?” Başımı olumsuzca salladım. Fakat yüzünde hâlâ kötü bir ifade vardı. “Bir şey mi oldu? Şu an senin için iyi değil gibi?” Başını bana doğru eğdi. “Sana sarılmak istiyorum,” dediğinde beynimde pusuya yatmış düşünceler harekete geçti. Bana dokunuşlarının sıklaşmasının sebebi neydi? “Sanırım bunu isteyerek fazla ileri gitmiş olurum, değil mi?” Sözlerini duymazdan geldim. Ona yakınlaşmak bile istemiyordum. Yüzündeki tebessüme karşılık vermek istesem de bedenim buna direniyordu. Eğer benimle olduğu sürece daha ileri şeyler isteyecekse, bu beni soğutmaya yetecekti. “Eğer çok acil işin varsa gidebiliriz.” “Ürünlerden birinde hata çıkmış. Sadece tek bir gün… Tek bir gün bensiz idare etmelerini istemiştim.” “Beni düşünüyorsan dert etme. Eğer çok önemliyse gidebiliriz.” Ela gözlerinde yorgunluk vardı. Stresli bir iş hayatı olmalıydı. “Senin için bir problem olmaz mı?” Başımı hayır anlamında salladım. “Daha sonra da buluşabiliriz. Benim yüzümden işlerinin aksamasını istemem.” Bir süre ciddi bir şekilde düşündü. Bakışları serginin girişine takıldı. Ardından hüzün dolu bir sesle konuştu: “Bensiz devam edebilirsin.”Bir an durdu, derin bir nefes alıp verdi. “Fakat neden bu sergi yüzünden içimde bir huzursuzluk var?” Bunun tek sebebi vardı: İçinde, daha önce hiç tanımadığı bir adamla yaptığı savaş. Ve o, fotoğraf çeken birisiydi. Onu rahatlatmak için gülümsedim. “Böyle hissetmene gerek yok. Şimdi işine gidip sorunu çöz. Beni dert etme, bir taksiyle dönebilirim.” Onu bir şekilde göndermeyi başarırken telefonum çalmaya başladı. Arayan Ravza’ydı. “Efendim?” dedim telefona cevap verirken, bir taksi geçip geçmediğini kontrol ediyordum. “Sergi nasıl gidiyor?” “Hakan’ın iş yerinde sıkıntı çıktı. Bu yüzden iptal etmek zorunda kaldık. Ben de birazdan taksiye binip eve geçeceğim.” Gözüm hâlâ sarı bir araba ararken, karşı taraftan Ravza’nın sesi yükseldi: “Hayır! Neden oraya kadar gitmişken bakmaya devam etmiyorsun? Derin, yıllarca böyle yaptın. Neden şimdi vazgeçiyorsun?” Bana tuhaf bir şekilde çıkışıyordu, ne demek istediğini anlayamamıştım. “Hakan ile gitmiş olsan bile yalnız devam edebilirsin. Çok güzel hazırlandın. Bu kadar kısa sürmemeli.” Kaşım istemsizce kalktı. Bunları bana söyleyen Ravza mıydı? Defalarca içeri girmem konusunda ısrar ettikten sonra tehdit savurmuştu. “Eğer oraya girmez ve buraya gelir, bana Fotoğraf Sanatçısı hakkında yakınırsan seni dinlemeyeceğim.” Telefonu yüzüme kapattığında bir süre neden bu şekilde davrandığını anlamaya çalıştım. Arkama dönüp sergiye hâlâ giriş yapan insanlara baktım. Ravza’nın beni erken döndüğüm için azarlamasını istemediğimden geri döndüm. Telefonumu çantama koyarken az önce gördüğüm mavi ceketli adamın benden önce içeri girdiğini fark ettim. Bu, o adam olmalıydı. Kalbim çarpmaya başlasa da kendimi dizginledim; yeniden saatlerce ağlamak istemiyordum. İçeri girdim. Daha önce geçtiğim resimlerin arasından ilerledim. Hafif bir piyano müziği çalıyordu, kendimi huzurlu hissettim. Topuklu ayakkabılarımın sesi, insanların alçak sesli konuşmalarına karışıyordu. Bir resmin önünde durdum. Elinde çikolata tutan koyu tenli bir çocuk vardı. Gözlerinde pırıl pırıl bir ışık… Onu kucağına almış yaşlı kadının gözleri ise nemliydi; ama dudaklarındaki tebessüm mutluluğunu ele veriyordu. Fotoğrafa bakarken aklıma Somali’deki o kadın geldi. Onu ilk kez tanıdığım gün gözlerindeki sıcak bakışla kadını izlemişti. Ardından çocuğa çikolata vermiş, ninesiyle birlikte fotoğraflarını çekmişti. Bu anılar yüreğimde kıpırtı yarattı. Heyecanla hemen yanındaki karelere yöneldim. Birinde rüzgârla savrulan sazlıklar ve üstünde göğü kaplayan bulutlar vardı. Bir diğerinde, yağmur sonrası ıslanmış, çatısından hâlâ su damlayan bir barınak. Gözlerim doldu. Elimi kalbime koydum; deli gibi atıyordu. Başımı eğdim, gözyaşlarımın düşmemesi için çırpınıyordum. Yanımdan geçen bir kadının alçak sesle, “Tıpkı ona benziyor!” dediğini duydum. Başımı kaldırdığımda birçok kişinin bana dikkatle baktığını fark ettim. Fakat bu benim için önemli değildi. Adımlarımı diğer fotoğraflara doğru attım. Birinde, batmakta olan güneşin parkı kızıla boyayışı… Diğerinde, dar bir sokaktan hızla geçen kalabalığın arasında alışveriş yapan insanlar… Bu kareleri biliyordum. Çünkü her biri, yıllar önce gittiğim Somali’den kalan anılarımdı. Kadın ve çocuk, sazlıklar, barınak, park ve alışveriş yapan insanlar… Her birinde ben de vardım. Ve her birini ben de yaşadım.
Bölüm 26
Devam Eden Hayat Part 5
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.