İçeriğe geç

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 25 · 11 dk okuma

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 25

Devam Eden Hayat Part 4

Günün ilk ışıkları odama dolarken, yatağımdan hiç kalkmak istemedim. Kalbimdeki ağırlık, beni hasta edecek kadar büyüktü. Yine de o yükü içimden atmayı hiç istemedim. Ne kadar acı verirse versin, onu taşımaktan vazgeçmeyecektim. Çünkü ben aşkın tadını almıştım. Onunla, yalnızca bir ay da olsa, büyü dükkânına girmiştim. Bütün güzellikleri görmüş, bütün duyguları aynı anda yaşamıştım. Ve şimdi bile, daha fazlası için dilenebilirdim. Dün gece yatağıma uzandığımda tüm düşüncelerim birbirine karışmıştı. Hâlâ da öyle hissediyordum. Yorgundum, tükenmiştim, ama o sözler ağzımdan sinirle dökülmüştü: “Ölmeden önce, son birkaç saniye bile görsem onu, hayatım boyunca yeniden kazanmış gibi olurdum.” Ve pişman olmazdım. Onu saklamaktan, onu kalbimde taşımaktan hiç vazgeçmediğim için asla pişman olmazdım. O, benim için çoktan siyah-beyaza bürünmüştü. Aslında dünyamın tamamı öyleydi. Tüm renkler bana siyah ve beyaz geliyordu. O hariç. Boğazıma düğümlenen ağırlık daha da büyüdü. Yatağımdan kalkıp pencereye yaklaşsam da, dışarı baktığımda bile onu hayal ediyordum. Gün boyu onu sevmekten vazgeçemediğim gibi… Bana hiçbir zaman gelmeyecek bir adamı sevmek, meğer ne kadar ağırmış. Kahvaltısız çıktığım iş yerinde birkaç lokma bir şey atıştırdım. Mutsuzluğumla birlikte açtığım hüzünlü müzikler, beni daha da derine çekti. Öğle saatlerine kadar böyle sürdü bu hâl. Çantamdan davetiyeyi çıkarıp uzun uzun baktım. Dün, elinde davetiyelerle duran adama seslendiğimde, onun olmasını öyle çok dilemiştim ki… Ama değildi. Bakışını hatırladım; belki bana acımıştı, belki de delirmiş olduğumu düşünmüştü. Ama ben zaten altı yıldır böyleydim: delirmiş, beklemiş, tükenmiş… Ve hâlâ, davetiyenin sahibinin o olmasını istiyordum. Zihnimden onu silemezken telefonumun ekranı yandı. Ümran’dan gelen mesajı gördüm. Ümran’la birlikte aklıma Hakan Bey geldi; onu aramam gerektiğini düşündüm. Yüzümü eğdim. Bunu hiç istemesem de, sanki zorundaymışım gibi hissettim. Telefona uzandım, kilidi açtım. Ve karşıma yine o çıktı: Yıldızlı Gece. Ekrana bakakaldım. O sözler zihnimde yankılandı: “Bir gün birlikte Yıldızlı Gece’yi izleyeceğiz.” Sonra o buruk tebessümü… Ve ardından havalimanının beyaz ışıkları arasında kaybolan silueti. Gözlerimin önünden tamamen silinişi… Yine ağlamak istedim. Bana söz vermişti. Kendime bir süre izin verdikten sonra, akşama doğru Hakan Bey’i aradım. Dışarı çıkıp çıkamayacağımızı sordum. İlk başta şaşırsa da, kabul etti. Beni alacağını söyledi. Telefonu kapattığımda yüreğimdeki acı daha da ağırlaştı. Elimi kalbime bastırıp birkaç kez vurdum. İyi olmam gerekiyordu. Bu bekleyişin artık bir sonu olmalıydı. O hâlâ içimdeydi… ama bütün hayatımı ona adayamazdım. Artık göz bandımı çıkarmalıydım. Onunla yapmak istediklerimi başkalarıyla yapıyordum. Belki de gerçekten bir son lazımdı bize. Kitabın son sayfalarını yazmak gibi. O artık gelmeyecekti. Gökyüzüm açılmayacak, sonsuz kış hükmünü sürdürecekti. Geri kalan zamanı kendime telkinler vererek geçirdim: “Unutmalısın, artık unutmaktan başka yolun yok.” Ama ne zaman Van Gogh’un portresinin önünden geçsem, bana o hüzünlü bakışlarını gönderiyordu. Hâlâ anlamını çözemediğim bakışlar… Şu an karşımda olsa, bana ne söylerdi bilmiyordum. Kabul etmiştim: onunla yıldızlı geceleri seyredemeyecektik. Aya bakıp sessizliğin içine gömülemeyecektik. Bugün kendime söz vermiştim: hayatımdan çıkaracaktım onu. Yeni bir başlangıç yapmalıydım. Ve bu başlangıçta, Hakan’ı da daha fazla yaralayamazdım. Belki de artık her şeyi anlatma zamanıydı. Akşam için Hakan’ı kafeye davet ettiğimde, kafamda cümleleri kurmaya başlamıştım bile. Ona söyleyecektim. Ve belki de sonra benimle konuşmak istemeyecekti. Ama ne olursa olsun, sonucuna razıydım. Aynı anda iki adamı kalbimde taşımak… bu, bir ihanet olurdu. Hava kararırken geldi kafeye. Onu gördüğüm sırada, öğrencilere günlük ücretlerini ödüyordum. Kafe boşalmıştı. “Hoş geldin,” dedim. Yorgun yüzünde bir tebessüm belirdi. O da uzun bir gün geçirmiş olmalıydı. Birer kahve yapıp masaya oturduk. Van Gogh’un sessizce bizi izlediğini hissettim. “Günün nasıl geçti?” diye sordum. Fincanı eline aldı. “Fazlasıyla yoğundu. Bir an önce yanına gelmek istedim. Tüm gün bu anı bekledim.” Başımı eğdim. Onun istediği sevgiyi ona veremeyecek oluşum beni derin bir kedere sürüklüyordu. Artık konuşmam gerekiyordu. “Seninle önemli bir şey konuşmam gerek,” dedim. Yüzü birden gölgelendi. Az önceki tebessüm kayboldu. “Sanki… konuşmamızı bir daha istemeyecekmişsin gibi hissediyorum.” Zorlukla gülümsedim. “Hayır. Öyle değil. Lütfen… anlatacaklarımı dinle. Sonrasında ilişkimizle ilgili kararını sen ver. Olur mu?” Başını salladı. Gözlerindeki ifadeden, beni dinlemeye hazır olduğunu anladım. “Somali’ye yardım derneğiyle gittiğimden bahsetmiştim sana.” Başını yine salladı. Sessizce, dikkatle dinliyordu. “Oraya anlık bir kararla gitmiştim. Çok yorgundum. Düşüncelerimi toparlamak ve yeni bir ben olarak dönmek istiyordum. Yirmi bir yaşındaydım. Sana bir keresinde, beni değiştiren ve hayatımda çok değerli olan birinden bahsetmiştim, hatırlıyor musun?” Evet der gibi baktı. Merakı yüzünden okunuyordu. “O kişiyle Somali’de tanıştım. Yardım için gelenlerden biriydi. Fotoğraf çekmeyi çok seven, biraz tuhaf ama çok zarif düşünceleri olan bir adam. İlk başta uzak durmak istesem de… o bir ay içinde farkına bile varmadan hayatıma girdi." Sözlerim boğazımda düğümlendi. Kahveme hiç dokunmamıştım. Fincan hâlâ önümde, buharı tüterken ben gözlerimi ondan kaçırıyordum. “Türkiye’ye dönmeden önce, devam edeceğiz demiştik. Ama burada… yalnızca bir söz vererek ayrıldı. Ve o günden bu yana, onu bekleyerek zamanımı geçirdim. Ne yaparsam yapayım unutamadım. Belki de ilk kez gerçekten aşık olduğum içindi. Bilmiyorum..." Sözlerim havada asılı kaldı. Masanın üzerine sessizlik çöktü. Cesaretimi toplayıp ona bakmak istediğimde, o benden önce konuştu. “Teşekkür ederim, bana bunları anlattığın için.” Gözlerimiz buluştu. Yüzünde huzur veren bir tebessüm vardı. İçimde bir şeylerin yavaşça gevşediğini hissettim. Bana biraz daha yaklaştı; bardağın kulpu ile oynayan elimden tuttu. Parmaklarını avucumun üzerine bıraktı. Tenimdeki sıcaklıkla birlikte konuşmaya devam etti: “Eğer hayatında hiç yerim olmasaydı, bunları bana anlatmazdın. Demek ki aklını biraz olsun karıştırmışım. Hislerin yalnızca o adama ait değil. O hislerin arasında bana da yer var.” Donup kaldım. Nasıl bu kadar anlayışlı olabiliyordu? Oysa ben, onu kırmaktan korkuyordum. “Şimdi daha iyi anlıyorum,” dedi, sesinde yumuşak bir ciddiyetle. “Neden bu zamana kadar yalnız kaldığını. Acaba ona teşekkür mü etsem? Yoksa çok mu bencilce olurdu?” Bunu söylemesinin tek nedeni, hayatlarımızın bir noktada kesişmiş olmasıydı. Ben de merak ettim. Eğer o hiç olmasaydı… biz nasıl olurduk? Sözlerine cevap veremedim. Fakat içimde bir rahatlama vardı. Artık her şeyi biliyordu. “Fakat anlamıyorum,” dedi. “O nasıl bir adam ki, bunca yıl geçmesine rağmen unutamadın?” Omuzlarımı silktim. “Onun hakkında konuşmak istemiyorum. Sana anlatmamın tek sebebi kafamın karışık olması. Henüz ne hissettiğimi tam bilmiyorum. Sana olan hislerimden de emin değilim. Ve tüm bunların sonunda senin üzülmeni istemiyorum. Bu yüzden anlattım. Çünkü böyle devam ettikçe, bencil bir insan olduğumu düşünüyorum.” Gözlerime baktı. Hiçbir şey söylemedi. Elimi kaldırıp dudaklarına götürdü, ufak bir öpücük kondurdu. “Sen gerçekten… nasıl bir kadınsın?” dedi kısık bir sesle. Bu hareketle kalbim anlık olarak hızlandı. Elimi yüzüme yerleştirdim, bastırdım. “Seni neden daha önce tanıyamadım? Bunca yıl boyunca neden? Neden daha erken değil?” Gülümsemek zorunda kaldım. Bu adam, ne olursa olsun yanımda kalmak istiyordu. Ama içimde hâlâ, onu kırma korkusu vardı.“Fakat…” dedi duraksayarak. “Bir gün o karşına çıkarsa?” Başımı eğdim, elimi geri çekmek istedim. Benim de cevabını merak ettiğim bir soruydu. “Senin için onunla mücadele edeceğim,” dedi. “Ne olursa olsun. Seni yıllarca bekleten bir adamın kazanmasına izin veremem.” Avuç içime bir öpücük daha kondurdu. İçim karmakarışıktı. Biz ne zamandan beri böyle yakınlaşmıştık? “Neden sürekli bana dokunmak istiyorsun?” dedim, şakayla karışık bir sesle. “Çünkü,” dedi gülümseyerek, “eğer bir gün karşımıza çıkarsa, seninle ne kadar yakın olduğumu görüp defolup gitsin diye.” Kahkaham istemsizce çıktı. Onun şakaya vurduğu ama içinde gizlediği ağırlığı hissediyordum. Ben böyle olmasını hiç istememiştim. Ve işte şimdi buradaydık. “Artık seni biliyorum,” dedi sakince. “Bana açıldın. Hislerini söyledin. Bu bana yeter. Bundan sonra, bana dair karışık duygularını netleştirmek için çabalayacağım. Ama seni zorlamayacağım. Sen hazır olana kadar bekleyeceğim.” Dudaklarımda belli belirsiz bir tebessüm oluştu. “Teşekkür ederim. Beni anladığın için.” Ama içimde bir ses fısıldıyordu: Fotoğraf Sanatçısı ile hayatım nasıl devam edebilirdi? Bize ne olacaktı? Bu soruların cevabını hâlâ bilmiyordum. Tek bildiğim, artık yarını düşünerek yaşamak istemediğimdi. Zorluklar olacaksa, karşılarına dikilip cesurca savaşmalıydım. En sonunda o karşıma çıktığı zaman, hislerimin Fotoğraf Sanatçısı’nı seçeceğini biliyordum. Fakat asıl soru buydu: Onu görebilecek miydim? Onu beklemek eskiden güzeldi. Şimdi ise sadece canımı yakıyordu. Onsuz altı yılın ardından ben, bir kaç sonra yirmi sekiz yaşıma basacaktım. Bu yaşıma kadar hiçbir ilişkim olmamıştı. Ve o, benden ne kadar beklemem gerektiğini bilmeden, bencilce bir istekle beklememi istemişti. “Yürüyüşe çıkalım mı?” dedim, bu kapalı ortamdan uzaklaşmak isterken. “Sonrasında beni evime bırakabilirsin.” Teklifim daha dudaklarımdan düşmeden ayağa kalktı.“Ben hazırım. Hadi gidelim,” dedi keyifle. Gülümsedim. Gerçekten çok canlı bir ruhu vardı. Kabanımı giyip son kontrolleri yaptıktan sonra kafeden çıktık. Arabası az ilerideydi. “Sahile gitmeye ne dersin?” diye sordu. Bu saatte oraya gitmek zaman alacaktı, yarın erken kalkmamız gerekiyordu. Tereddüt ederken bir anda ekledi: “Birer köfte ekmek yeriz.” Gözlerim parladı. Açıkmış midem için güzel bir teklifti. “Yemek mi? Olur, gidelim.” Baş parmağımı havaya kaldırıp ona gösterdim. O da aynı şekilde yaptı. İkimiz de kıkırdamadan edemedik. Yaklaşık yarım saatlik yolculuktan sonra sahile vardık. Yarım ekmek köfte alıp arabada yemeye başladık. Hafif aralık camdan denizin sesi içeriye doluyor, köftenin kokusu geceye karışıyordu. Radyoyu açtım. “Geceye doğru yaklaşırken bugünün ne kadar harika geçtiğinin farkında mısınız?” diyordu sunucu. “Bahar geliyor… Ve baharla birlikte yeni açan çiçek misali umutlarınızın açmasına izin verin. Hayat çok uzun değil. Çok az fırsat çıkar önümüze. O fırsatları iyi değerlendirin. Şimdi biraz nostalji… Fikret Kızılok’tan: Bu Kalp Seni Unutur mu?” Müzik başladığında içimden bir şeyler sarsıldı. Bazen şarkıya eşlik ediyor, bazen sadece dinliyordum. O şarkı bana çok şey hatırlatıyordu. Onu… asla unutamayacağımı. Belki de aşk dediğimiz şey buydu: geçmeyen bir iz, kapanmayan bir yara. Yüzü, hatıralarımın arasından çıkıp bana kendini hatırlattığında gülümsedim. Bana çok şey öğrettin. Bana aşkın ne demek olduğunu öğrettin, kısacık bir sürede. Şimdi ise sensiz bir hayatın ortasında sürükleniyor, yaşlanıyordum. Sensiz öğreniyordum bazı şeyleri. Ve yine senin olmadığın bu yerde, senin açtığın yaraları kapatmaya çalışıyordum. Şarkının ortasına gelmiştik ki Hakan bir anda radyo kanalını değiştirdi. Ne yaptığını anlamak için merakla yüzüne baktım. "Ne oldu?" Ekmeğinden bir ısırık aldı. Yeni çıkan bir şarkı bize eşlik etmeye başlamıştı ve kesinlikle benim dinleyeceğim türden bir şarkı değildi. "Sadece... Hoşuma gitmedi!" Ağzında lokma varken konuşmuştu ve sesi boğuk çıkmıştı. Hızlıca onu yutarken bana döndü. "Bu şekilde hissetmem normal mi?" "Nasıl yani?" "Bir şarkıdan kıskanmam?" Gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. Şu an ciddi miydi yoksa gerçekten Fotoğrafçı aklıma geldiğini anlayarak bu şekilde mi davranıyordu? "Bu yalnızca bir şarkı..." "Yine de..." Durdu. Elini huzursuzca oynattı ve eklemlerini kütürdetti. "Aklına onu getirecek şarkılar yerine beni düşüneceğin şarkılar dinlemeni istiyorum." Şaşkınlığım birkaç saniye daha uzadı. Onun bu kadar cesurca bu şekilde konuşacağını tahmin etmemiştim. Bu yanaklarımın kızarmasına sebep olmuştu. Ellerini direksiyona yerleştirip başını üzerine yerleştirip bana bakmaya deva etti. Boğazımı temizlerken ona kaçamak bir bakış attım. "Gerçekten, senden hoşlanmaya başladım." İtirafı ile gözlerim irileşti. Zihnim kısa bir anlığına durdu. Bu kadar doğrudan bir itiraf beklemiyordum. Parmakları bir anda uzanıp alnıma dokundu. "Sana itiraf ettiğimde hem kızarmış hem de çatık kaşlarını görmeyi tahmin etmiyordum." Parmaklarını geriye çekmek yerine yanağımın üzerinde sakince dolaştırdı. "Ben... Bu bir alışkanlık." Kaşlarımı çattığımı bilmiyordum. Ama bu hareketi bile bana onu hatırlatmıştı. Tuttuğum nefesimi o elini geriye çektiğinde vermiştim. "Hemen cevap vermek zorunda değilsin," sesi yumuşak ve sakin çıkıyordu. Bakışlarım onu buldu. Fazlasıyla etkileyici birisiydi. Bu şekilde bana bakıp aşık birisinin söyleyeceği sözleri söylemesi... Ona kapılmamak elde değildi. "Yalnızca şaşırdım. Bir anda bunu duymayı beklemiyordum." Hafifçe kıkırdadı. "Sözlerle aram pek iyi değildir," dedi geriye yaslanırken. Ekmeğin son lokmasına bakarken, "ilk tanıştığımız zaman yavaş ilerlemeyi düşünüyordum," dedi. Lokmayı ağzına atıp ayranının son yudumunu içtikten sonra konuşmasına devam etti: "Şimdi ise gerçeğini öğrendikten sonra emin bir şekilde hareket edeceğim." "Yani bu zamana kadar emin değil miydin?" "Hayır... Emindim. Sadece stratejimi değiştiriyorum. Ne yaşarsak yaşayalım sen beni hayatında istediğin sürece yanında duracağım." Yıllar önce neyden kaçıp gittiğini bilmediğim Fotoğrafçı aksine karşımda duran bu adam ne istediğini biliyordu. Tabi henüz 24 yaşında olan ve duyguları bile bilmeyen onunla, 33 yaşında ayakları yere sağlam basan Hakan ile kıyaslamak çok salakçaydı. Dudaklarımda belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Sırrımı bilmesine rağmen aşkımı kazanmak için mücadele edeceğini söyleyen bu adama karşı kazanmak neredeyse imkansız gözüküyordu. Geçmişi arkamda bırakıp ilerlemem gerektiğini biliyordum; fakat bunu Hakan ile yapmak ne kadar doğruydu? Henüz fırtınalar ile karışık kalbimi dinginleştirebilir miydim? "Kelimelerle aranın iyi olmadığını söylemiştin," diye şakalaştım onunla. Beni nasıl iyi hissettireceğini biliyordu. "Süslü kelimeler kullanamam bunun yerine sana duygularımı direk söylemeyi planlıyorum." Çok utanmaz flört etme şekliydi bu. Beni köşeye sıkıştırdığını hissediyordum. "Seni yormak istemiyorum." Endişemi dile getirdim. Beni beklerken, yoğun olan hayatı iyice bunaltıcı bir hale gelecekti. "Pişman olmayacağım. Sen olacak mısın?" Ona bakarken yarım yamalak bir tebessüm sundum ona. Ona bir şey söyleme cesaretim yoktu bunun yerine çantamın içinde duran davetiyeleri çıkarıp ona uzattım. "Benimle gelmek ister misin?" Bir bana bir de davetiyeye baktı ardından uzanıp ne olduğuna baktı. Yüzü bir anlığına karardı. Yanaklarını şişirip kısa bir süre nefesini tutarken "Elimde olsa seni içinde fotoğraf olan her şeyden uzak tutardım," dedi ilk başta. Neden böyle konuştuğunu anlayamadan yenilgi ile gözlerime odaklandı. "Beni randevuya çağırıyorsun... Bunu reddedemem." Heyecanlı ve sevgi dolu sesi beni mutlu etse bile aynı anda boğazıma dizilen boğulma hissi de giderek artıyordu. "Yarın ilk gün," diye kendi kendine mırıldandırken davetiyeye odaklanmıştı. Sanki orada benim göremediğim bir şeyi arıyordu. "Ne zaman müsait olursun?" Kısa bir süre düşündü. Daha sonrasında parmağını kaldırıp "Bir dakika," dedikten sonra telefonunu çıkarıp bir şeylere baktı. Ciddi yüzü bir süre sonra yumuşadı ve istediği şeyi bulmuş gibi parlak bir tebessümle "Yarın saat 2'den sonra üç saatlik bir boşluğum var. Bu saatte müsait olur musun?" Bir anda belirlenen randevu saatine şimdiden kimin benim yerime kafede durabileceğini düşündüm. Efil hamile olduğu için ona diyemezdim. Ümran yeni ise başlayacağı için gelmesi imkansızdı. Sanırım Ravza'dan bunu isteyebilirdim. Telefonun saatine baktım. İyice ilerleyen saatte sabah kalkıp gitmek zorunda kaldığım kafeyi düşündüm. Sonra bir anda zihnime düşen fikir ile sakince konuştum. "Sanırım yarın kafeyi açmayacağım. Üzerimdeki yorgunluğu iyi bir sabah uykusu ile gidermek istiyorum." "Bunu yapabilir misin?" "Sanırım evet... Yani kafe sahibi benim." Ona kurnazca bir tebessüm gönderdim. Eminim babam bu bir günlük kapanmadan dolayı benimle tartışmayacaktı. Geç vakit olduğu için sabah gelecek teslimatlar için ve çalışanlara haber verirken anlık aldığım bu kararın içimi huzursuz etmesine izin vermedim. "O zaman karar verilmiştir!" Büyük bir coşku ile sesini yükseltti. Başımı sallayarak ona onay verirken şimdilik bu anı yaşamaya karar verdim. Yarının bize ne getireceğini bilmiyordum. Fakat mutluluğun her zaman onu bulmasını istiyordum. Benim için her zaman saygı duyulması gereken özel bir yerde olacaktı. Başımızdan ne geçerse geçsin… o, benim için hep önemli birisi olacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.