İçeriğe geç

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 24 · 8 dk okuma

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 24

Devam Eden Hayat Part 3

Akşamın çökmesiyle birlikte, üzerime daha da ağır bir gölge çökmüştü. Gün boyu taşıdığım yorgunluk yetmezmiş gibi gece, ruhumun karanlığını çoğaltıyordu. Yine de, arkadaşlarımın gelişi içimde küçük bir aydınlık yakmıştı. Hep yaptığımız gibi, köşe masamızda toplandık. Masanın ortasında duran davetiye, konuşmaların odağına yerleşti. Ben, gün içinde yaşadıklarımı anlattıkça onların gözlerindeki heyecan yerini buruk bir sessizliğe bıraktı. "Derin, üzme kendini bu kadar," dedi Efil, şefkat dolu bakışlarıyla. "Bunlar nasip, kısmet işleri. Belki de kaderinde o yoktur. Hem... senin hayatında artık Hakan yok mu? Neden bu kadar üzülüyorsun?" Ümran hemen atladı, dudaklarındaki muzur gülümsemeyle. "Efil doğru söylüyor. O adamı bırak artık, unut, Hakan var." O an, içimde ince bir sızı dolaştı. Onların gözünde her şey ne kadar basitti; unutmak, yerine birini koymak... Ama kalbin yasını tutan, ruhunun köklerine işlemiş birine veda etmek öyle kolay değildi. Cemre, merakına yenik düşerek sessizliği bozdu: "Randevuyu ne yapacaksın peki? Bir şeyler bulabildin mi?" Omuzlarımı silkip bakışlarımı başka yöne çevirdim. Masanın üzerinde duran davetiyeler gözüme ilişti. Elime alıp havaya kaldırdım. "Fotoğraf sergisi neden olmasın?" Efil, yine ortayı bulmaya çalışan sesiyle dudaklarına sıcaklık yerleştirdi. "Aynen öyle. Hem senin sevdiğin bir şey, hem de... Kontrol etmiş olursun. Onun olup olmadığını." İçimdeki gerginliğin biraz çözüldüğünü hissettim. Dudaklarımda küçük bir kıpırtı oluştu. "Güzel bir fikir," dedim kötü düşünceleri uzaklara göndermeye çalışarak. "Sergi ne zamandı?" dedi sordu Ravza. "Pazar günü," diye yanıtladım. "Peki bu serginin adı ne öyle? Sau... Saudade mi?" dedi Cemre, kelimeyi telaffuz etmekte zorlanarak. "Ne anlama geliyor acaba? Çok merak ettim." Telefonunu çıkarıp araştırmaya başladı. Onun meraklı hâli beni bir anlığına gülümsetse de, içimdeki sıkıntıyı dağıtmaya yetmedi. Ümran araya girip lafa daldı. "Güzel olur, hem birbirinizi daha iyi tanırsınız." Ben ise konuşmayı hızla başka yöne çekmek istedim. O an ne Hakan'dan ne de Fotoğrafçı'dan bahsetmek istiyordum. İçim, bu isimlerden yorulmuştu. "Efil," dedim elimi nazikçe karnının üzerine koyarak, "hamilelik nasıl gidiyor? Kaç aylık oldu yeğenim?" Bir anlık suskunluktan sonra Efil'in yüzü ışıldadı "Altı aylığa gireceğiz bir hafta sonra. İyice yormaya başladı beni..." "Yorar tabi," dedim gülerek. "Teyzesi gibi enerjik, hareketli biri olacak demek ki." Ümran kahkahalarla güldü. "Aynen öyle! Senin gibi olursa hiç yerinde duramayacak." "Aman aman," dedi Efil gözlerini devirdi, şakacı bir sitemle devam etti, "senin gibi olmasın. Çocuğum bana hiç huzur vermez o zaman." "Öyle denir mi hiç?" Ümran üzerine alınmış gibi burun kıvırdı. "Benden daha iyi kimi bulacak benzemek için?" "Tabi canım, senden sonra çöpçatanlık işini birine devretmen gerekiyor ne de olsa." Ravza bunu söylerken biraz iğneleyici konuşmuştu. Benim üzerimden konuştuğunu biliyordum fakat Ümran sadece beni değil çevresindeki başka kişilere de aynı şeyi yapıyordu. "Dünyanın en güzel işini yapıyorum," dedi, yaptığı işi savunarak. "Aşıkları bir araya getiriyorum."Efil, Ümran ve Ravza yine kendi aralarında tatlı tatlı atışmaya devam ederken, Cemre telefonundan gözlerini kaldırıp heyecanla bulduklarını bize okumaya başladı: "Bakın, işte buldum! Anlamı şöyleymiş: 'Saudade: sevdiğimiz kişi uzaklarda olduğunda hissettiğimiz boşluk hissi...'" sesinde belli belirsiz bir hayranlık vardı. Benim ise aklıma gelen ilk şey onun bana o gün verdiği annesini hatırlatan fotoğraf olmuştu. " Devamında, 'İçimizde yanan ve aslan sönmeyen bir alev,' diye yazıyor. Hatta başka bir açıklama daha varmış: 'Hüzün ile sevginin karışımı....' Portekizce bir kelimeymiş." Masada kısa bir sessizlik oldu. O kelime sanki havada asılı kaldı, her birimizin üzerine ince bir gölge gibi çöktü. Bakışlarım duvarda asılı duran sazlıkların olduğu çerçeveye gitti. Cemre bu dingin atmosferi bozmak için sahte bir kahkaha attı. "Vay, çok etkileyiciymiş. Bunu düşünen kesin sanatı seven birisidir," dediğinde, içimde tarifi zor bir kıpırtı hissettim."Çok iyiymiş yalnız," diye ekledi Ravza, merakla gözlerime bakarak. "Sergisi de bir o kadar iyi olur eminim." Ama ben onun gözlerinde gördüğüm heyecana karşılık veremedim. Ravza'nın sözleri içime umut serpiştirse de, Efil ve Ümran'ın derdi farklıydı. Onlar, Hakan'la güzel vakit geçirip geçiremeyeceğimi düşünüyorlardı. Benim içinse "Saudade" kelimesi, kalbimin yıllardır susmayan yarasını yeniden kanatmıştı. Efil'in eşi kafeye uğrayıp kısa bir süre bizimle oturduktan sonra, ikisi Ümran'la birlikte kalktılar. Ümran yarın işbaşı yapacağı için erkenden dinlenmek istediğini söyledi. Geriye, Cemre ve Ravza kaldı yanımda. Onlar, ben kafeyi kapatana dek sohbet ederek beklediler; çıkarken de birlikte ayrıldık. Cemre, arabasıyla beni bırakırken Ravza'yı da ardından eve bırakacağını söyledi. Kısa bir sessizliğin ardından Ravza bunu bozmuştu. "Sergiye Hakan ile gitmek istediğine emin misin?" Bunda kararsızdım. Bugün, o adamın sanki iki gün sonra Fotoğraf Sanatçısı'nın karşıma çıkacağına dair söyledikleri içimde bir tohum gibi köklerini sarmıştı. Yüzümü eğip kısa bir düşüncenin ardından, "Doğru olanı mı yapıyorum?" diye sordum. İkisi de sessiz kaldılar. İlk konuşan Cemre oldu. "Şöyle düşünelim... Eğer beyimiz sonunda karşına çıkmaya hazırlanıyorsa seni bir daha geri almak için Hakan gibi birisi ile mücadele etmek zorunda." "Cemre haklı... Altı yılın sonunda seni kolayca elde edebileceğini mi sanıyor?" "Bizim Derin'imiz uğuruna savaşılacak kadar değerli." Ravza ve Cemre keyfimi yerine getirmek için beni neşelendirmeye devam ettiler. "Fakat bugün için... Neden tüm bunları yaşamak zorundasın ki?" Ravza öfke ile konuştu. "O herif karşıma çıktığı zaman ona bunu yaptığına pişman edeceğim." "Hangi sebep veya nedenle seni bıraktığı önemli değil. Ne olursa olsun seninle yürüyecek kadar güçlü olmalıydı." "Cemre... Yollarımızı ayırmadan önce de bana kendi güçsüzlüğünden bahsetti..." "Fakat asıl önemli soru şu; Fotoğrafçı karşına çıkarsa ne yapacaksın? Hakan'a ne olacak?" Araba evimin önünde durduğunda Ravza kuşkuyla sordu bana. Bu soruya cevap vermek, Fotoğrafçı'nın o gün beni neden bırakıp gittiğine cevap vermekten daha zordu. Hakan belirsizliği beni daha fazla yoruyordu. "Hakan'la bu konu hakkında konuşmam gerekiyor mu?" Akıl almak için ikisine de merakla baktım. Ön koltukta oturuyorlardı ve beni görebilmek için ikisi de bana döndü. "Eğer bu seni daha iyi hissettirecekse..." "Bence de hislerine göre hareket etmelisin." İlk önce Cemre konuştu Ravza ise her zaman benim huzuruma öncelik vermişti. Kararsızca baktım ikisine de arabadan inmeden önce "Bu konu hakkında düşüneceğim," diye konuştum. Kendime güvenim yoktu. "Hakan ile yeni başladık fakat bu iki hafta içerisinde... Bana verdiği ilgi beni mutlu etmek yerine daha fazla yoruyor." "Yarım kalmış bir ilişki... Yarım bir hayat gibi. Neşesiz, çaresiz ve umutla dolu." Ravza'ya kaydı gözlerim. Hislerimi bu kadar kısa ve net anlatışı sayfalarca yazacağım bir kitabın özeti olmuştu. "İşte şimdi bir yazar gibi konuştun." "Ben bir yazarım Cemre!" Ufak bir kahkaha attım. Kasvetli ortam Cemre'nin havayı yumuşatması ile dağılmıştı. İkisine de iyi geceler dedikten sonra arabadan indim ve evime girdim. Sonunda evime girdiğimde, üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi derin bir nefes aldım. Kıyafetlerimden kurtulup yatağıma uzandım: fakat zihnim gün boyu yaşadıklarımdan sıyrılmıyordu. İçimde hissettiğim şeyin adı belliydi aslında. Saudade. Hüzün ile sevginin birbirine karıştığı, ne tam anlamıyla mutluluk ne de tamamen acı olan o his... Kalbimin özünü bundan daha iyi anlatabilecek bir kelime yoktu. Bir müzik açtım. Pencerenin yanına yerleştirdiğim koltuğa oturup dışarıya baktım. Telefonla oyalanmaya çalıştım ama bir süre sonra sessizliğe teslim oldum. Müziğin ezgisi hayaller kurmamı kolaylaştırıyordu. Gözlerim, tam karşımdaki boş koltuğa kaydı. Ve ben, sanki o oradaymış gibi hayal etmeye başladım. Ravza'yla geçen gece yaptığımız gibi, onunla konuşmaya başladım.Hayali varlığına, bugüne kadar başıma gelenleri anlattım. Onsuz geçen yılları, bekleyişimin uzunluğunu, içimde birikip taşan özlemi... Çocukluğumdan başlayıp, beni büyüten ve olgunlaştıran anılarımı döktüm önüne. Hayallerimi, onların peşinden nasıl koştuğumu, hangisini gerçekleştirdiğimi, hangisini ise yarım bıraktığımı söyledim. Sonra liseyi anlattım. O yaşlardaki saçmalıklarımı, içimde hissettiklerimi, kalabalık içinde nasıl hep farklı kaldığımı, hareketliliğim yüzünden başıma gelenleri... Üniversiteye geçtiğimde, ilk yıllarımda boşluğumu onu tanıdıktan sonra kalbimde oluşan derin eksikliği... O boşluğu doldurmak için içimde yarattığım ikinci karakteri... Ve onu nasıl delicesine aradığımı... Anlattım... O günden bugüne kadar nasıl beklediğimi... Bugün elime geçen o davetiyeyi getirenin o olması için nasıl dua ettiğimi. Onu yeniden görebilmek için verdiğim tüm çabayı. Ve o, yalnızca beni gülümseyerek dinledi. Tıpkı ayrılmadan önce yaptığı gibi... O tebessüm vardı yüzünde: hüzünle yoğrulmuş, insanın içine işleyen bir tebessüm. Sanki her kelimemi susturarak cevaplayan, gözlerimde yaşlar biriktiren bir tebessüm... Oysa ben tek bir şey istiyordum: bir defa olsun, canlı canlı görebilmek o gülüşü. Ne kadar çok çabalarsam çabalayayım, bir türlü ona dair ayrıntılı bir şeyler hayal edemiyordum. İçimde büyük bir özlem vardı; zihnimi sızlatıyor, kalbimin düzensiz atmasını sağlıyor, bedenimdeki tüm enerjiyi çekip alıyordu. Bana bir şeyler anlatmasını istiyordum. Yorulduğunu, üzgün hissettiğini, bazen çaresizliğe kapıldığını… Dökemediği gözyaşlarının içini nasıl kemirdiğini… Çocukken yaşadığı günlerin nasıl geçtiğini bilmiyordum. Onu en çok sevindiren an neydi, hiçbir fikrim yoktu. Hatta en sevdiği rengi bile… Belki mordu, belki de mavi. Çünkü bana bu iki rengi hatırlatıyordu hep. Çocukluğumda resim dersinde çizdiğim mor dünyamdı o benim. Her tonunda huzur bulabileceğim, nefes alabileceğim bir dünya. Ama aynı zamanda gökyüzümdü. Gülümsemesiyle kara bulutları dağıtan, sesiyle yağmur sonrası bulutlarımı yeniden toplayan… Güneşiyle yavaşça tenime dokunan. Belki en sevdiği yemek et yemekleriydi, belki de bambaşka bir şey. Onunla ilgili bildiğim tek şey, fotoğraf çekmeyi sevdiğiydi. Ama neyi sevdiğini bilmesem de bir şeyi çok iyi biliyordum: duyguları çekiyordu. Oysa ben, neredeyse her gece onunla bunu yapmak istemiştim. Bana içini dökmesini, endişelerini paylaşmasını, yorulduğunda başını yaslayacağı güvenli bir yer bulmasını istemiştim. Ona sadece bir sevgili değil, aynı zamanda bir aile olmak istemiştim. Şarkıyı kaçıncı kez başa sardığımı bilmiyorum. Ama son kez çalıp da sessizlik odamı doldurduğunda, hayalimin de sona erdiğini biliyordum. Ve biliyordum ki yüzü birazdan yavaşça kaybolacaktı. Hep kayboluyordu. Hiç kalıcı değildi; kalması mümkün de değildi. Hayal kurarken hissettiğim duyguların bir fotoğrafını çekmek istedim. Tıpkı onun yaptığı gibi. Belki bir gün yeniden karşı karşıya geldiğimizde o fotoğrafı ona gösterir, hissettiklerimi anlamasını sağlardım. Ama bu da, diğerleri gibi, gerçekleşmesi imkânsız hayallerden biriydi. Yatağa gidip başımı yastığa koyduğumda, gözlerimi onun rüyalarına kapattım. Yüzünü tekrar görebilmek için içimde bir çocuk gibi heyecan vardı. Yarının gelmesini istemedim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.