Kulağıma dolan ses... Onun zarif sesi değildi. Başımı kaldırdım; tanımadığım bir yüzle karşılaştım. Parmaklarım, çeketin kolundan çözülüp boşluğa düştü. Gözlerim doldu. Nede tam karşımda o durmuyordu? Neden yıllarca aradığım kişi, bu anın içinde yoktu? Bir damla yaş gözümden süzüldü; hemen sildim. Geriye çekilirken titreyen sesimle konuşmaya çalıştım: "Özür... Özür dilerim..." Sesimi duyunca, ne kadar yıkılmış olduğumu fark ettim. Ümitlerimle birlikte, bir düşüşün içerisine çekiliyordum. Kalabalığın gürültüsü içerisinde bedenim sendeledi. Başım dönüyor, midem bulanıyordu. Çaresizlik, beni hasta ediyordu. Yıllar önce bana, sergi açacağı zaman haber vereceğini söylemişti. Bu davetiye, kurumuş ağaçlarımın yeşermesi için bir fırsat sunmuştu. Fakat şimdi karşımda o değil, bir başkası duruyordu. Kuru bir ayaz gelip vurdu kır bahçelerime. Şaşkın bakışlarını üzerimde hissederken, ruhumun yenik düşmüş hâliyle konuştum. "Özür dilerim... Sizi-" sakinleşmek için kısa bir nefes aldım. "Sizi tanıdığım biri sandım. Tekrar özür dilerim." Ses tonumu kontrol edemediğim gibi, gözyaşlarımı da tutamıyordum. Şu an, herkesin gözüne deli gibi görünüyordum. Ama o... beni yıllarca deli etmişti. Onsuz bir hayat... Katlanılmazdı. "İyi misiniz?" Sesi, kalabalığın uğultusunu ince bir bıçak gibi yarıp kulağıma ulaştı. Gözlerimin kenarından akan yaşları aceleyle sildim. Ama o boğazıma düğümlenmiş, yerinden oynamayan çığlık hâlâ oradaydı. "Ben... iyiyim." Sesim, kelimelerin taşıyamayacağı kadar yorgundu. Adam yaklaşınca, toparlanmaya çalıştım. Ayaklarım istemsizce geri çekildi. "Ben özür dilerim. Sizi, beklediğim birisi sandım. Özür dilerim..." Ellerimi yüzüme kapattım. Etrafımızdaki insanlar, göz ucuyla bakıp fısıldaşıyor; o uğultu, kulaklarımda bulanık bir rüzgâr gibi dönüyordu. "Önemli değil. Fakat şu an hiç iyi görünmüyorsunuz. Lütfen size eşlik etmeme izin verin." Karar veremiyordum. "Hayır" demek için dudaklarımı araladım fakat endişeyle hızlıca konuşmaya başladı. "Lütfen, isteğimi kırmayın," dedi bana yardımcı olmak istediğini vurgulayarak. Aslında tek isteğim, kafeme dönüp ağlamaktı. "Kafem hemen yakında. Oraya gidince daha iyi olacağım." Ağlamam durmuş olsa da burnum tıkanmış, sesim hâlâ titriyordu. "Size oraya kadar eşlik edeceğim. Lütfen gösterin." İçimde tuhaf bir güven hissi... Tanımadığım bir adamın yanında, bir anlığına yalnız olmadığımı hissettim. Başımı tamam anlamında salladım. Sarsılarak geri döndüm. Başım, bedenimdeki ağır yükle sızlıyordu. Kafeme geri döndüğümde, mutfak önlüğümün hâlâ üzerimde olduğunu fark ettim. Çalışanlar bana endişeyle baktı. Onları şimdilik görmezden gelip adama döndüm. "Teşekkür ederim ve özür dilerim. Sizi başka biriyle karıştırdım." İki elini hafifçe kaldırdı, gülümseyerek. "Problem değil," dedi nazikçe. "Sanırım o beklediğiniz kişi sizin için çok önemli biri." Başımı sessizce eğdim. "Evet... O, hayatıma giren en değerli insandı." Onu ayakta beklettiğimi fark ederek boş bir masa gösterdim. "Size verdiğim rahatsızlık için, bir kahve ısmarlamama izin verin," dedim. Aslında bir yabancıya böyle bir zahmet vermek hem doğamda yoktu hem de doğru değildi. Adam ilk başta kararsız kaldı. Bakışları dışarıda dolaştı ama çok geçmeden hemen ikna olmuş gibi beni onaylayıp masaya oturdu. Bu sırada ben de hızlıca arka tarafa gittim. Önce lavaboya gittim. Yüzüme baktığımda, aynadaki kırmızı gözlerim ve solgun tenim beni tanımakta zorlanıyordu. Yüzümü yıkadım, soğuk suyun keskinliği, biraz olsun ayıltmıştı. Mutfağa geçip kahveyi hazırlamaya başladım. Bir an için, içerideki adamın 'o' olduğuna öylesine inanmıştım ki... Ama değildi. Yine de bu karşılaşma, onu hiç olmadığı kadar özlememe sebep olmuştu. Neden hayatımda ondan başka kimseyi istemediğimi şimdi daha iyi anlıyordum. Keşke o havalimanındaki güne dönebilsem... Arkasından gidebilseydim. Onunla yürüdüğüm her yol, zorluklar olsa bile çiçeklerle süslenirdi. Kahveyi bitirdiğimde yanına kuru pasta ekleyip masasına bıraktım. Servisi açtığımda yüzünde nazik bir sabır vardı. "Lütfen siz de oturun. Eminim hâlâ kötü hissediyorsunuzdur." İsteğini kırmadım. Dizlerim hâlâ titriyordu, bedenim daha ne kadar ayakta kalabilir bilmiyordum. Yanına oturdum. Kahvesini yudumlayışını izlerken konuşmaya başladı: "Açıkçası ne yaşadınız bilmiyorum. Ama güzel şeylerin çok yakında olduğunu hissediyorum. Güçlü kalın!" Bu sözleri, içimde korku ve çaresizlik içinde kıvranan halimi görüp söylemişti sanki. Dudaklarımın ucu kıvrıldı ama bunun samimi bir tebessüm olup olmadığını bilmiyordum. İçimden gelen bir dürtüyle konuşmaya başladım. "Onu uzun zamandır bekliyorum. Bana verdiği sözlere hep güvendim. Ama artık yoruldum. Daha ne kadar dayanabilirim, bilmiyorum." Adam bana hüzünle baktı fakat bakışında ki sıcaklık bana güç veriyordu. "Bize 'o' kadar değerli insanlar çok nadir gelir. Sanırım beklediğiniz kişi sizin için gerçekte önemli." "O benim için çok değerli biriydi. Bana birçok güzel şey kattı." Fırat bir bardak su getirip önüme koyarken, bugün herkesin bana ayrı bir hassasiyetle yaklaştığını düşündüm. Sakince titrek bir nefes verdim. Fısıltı gibi, ona olan hislerimi tekrar dile getirdim. "Daha önce kimseye hissetmediğim duyguları hissettirdi." Kendi kendime şaşırdım; tanımadığı bir adama sırrımı anlatıyordum. Yıllarca içimde tuttuğum hüzün, ilk kez bu kadar dışarıya taşmıştı. "Sanırım az önce deli gibi görünmüşümdür. Tekrar özür dilerim." Artık daha iyi olduğumu göstermek ister gibi içten bir tebessüm gönderdim ona. Eminim o an büyük bir şaşkınlık yaşamıştır. Ona bakarken, Fotoğraf Sanatçısı'ndan daha kısa boylu olduğunu fark ettim. Ama arkasından koşarken içimdeki son umut damlasına tutunmuş, onu koca bir denize dönüştürmüştüm. "Beklemek nasıl bir şey bilmiyorum... Bu konuda sizi anlayamam ama yakın bir arkadaşım da sizin gibi yıllarca sevdiği birini bekledi." Kahvesinden bir yudum daha alırken, hem dalga geçer hem de sempati besler gibi kıkırdadı. "Gerçekten delice... Fakat bu büyük bir güç ister. Bana sürekli; onu tanıdığı günden beri kendini geliştirdiğini, onun için daha iyi bir adam olmak istediğini söyleyip durur." Adam konuşurken gülümsedim. Birilerinin benim gibi düşündüğünü, yalnız olmadığımı bilmek beni tuhaf bir şekilde mutlu etmişti. "Umarım bir gün arkadaşın sevdiği insana kavuşur," dedim, bunu kendi halimden daha iyi anlıyordum. "Ve umarım ben de sevdiğim insana kavuşurum." Kahvesinin son yudumunu içerken bana döndü. Yüzündeki heyecan, enerjimi yerine getirmek için parladı. "Ben inanıyorum," sesi çoşkuyla ulaşırken, bakışları gözlerimden ayrılmıyordu. "Aşk daima kazanır. Ve biliyorum ki ikiniz de güzel sona kavuşacaksınız." Beni böyle desteklemesi gururumu okşadı. Başımı onu onaylar gibi salladım. Buna ben de inanmak istiyordum, tüm ızdırapla geçen zamana rağmen. "Kahveniz gerçekten lezzetli. Başka zaman mutlaka tekrar uğrayacağım. Kafeniz... Gerçekten hoş. Yıldızlı geceyi izlerken hissettiğim huzuru veriyor." Yıllar önce Fotoğraf Sanatçısı'nın bana söylediği sözler aklıma geldi. Bunun için çok çabalamıştım. Burada olduğum her an, onun yanımda olduğunu hissetmek istemek istediğim için dizayn etmiştim. "Yıllar önce, kafeyi açmadan önce, o da aynı şeyi söylemişti. Huzurlu ve sakin bir yer olacağını... Bunu başarabildiğim için mutluyum." Etrafa kısa bakışlar atarken gözleri Van gogh'un üzerinde gezindi. "Kafenin adının nereden geldiğini şimdi daha iyi anlıyorum," dedi, dudak kenarında hafif bir gülümsemeyle. "Van Gogh'u seviyor olmalısınız." "Evet. Fazlasıyla saygı duyuyorum." Bana, tam adını koyamadığım bir tebessümle baktı. "Bu çok tuhaf," dedi omuzlarını bana doğru çevirerek. "Arkadaşımda Van Gogh sever. Belki sizi onunla tanıştırmam gerek. Belki... birbirinizin yaralarını sararsınız." Sözleri, içimde hafif bir irkiliş yarattı. Şaka yapıyordur diye düşündüm; yine de kalbimde keskin bir rahatsızlık hissettim. Hayatımda zaten belirsiz bir Fotoğraf Sanatçısı vardı. Ve tüm gün boyunca bana kendisini yeni hatırlatan Hakan... Tüm günün ağırlığı yetmezmiş gibi, bu konuşma yüzünden telefonuma bakmaya bile fırsat bulamadığımı fark ettim. Omuzlarımdaki yüz biraz daha arttı. Karşımda hâlâ bir cevap bekleyen adam, suskunluğumun nedenini fark etmiş olmalıydı. "Yalnızca şaka yapıyordum," hafif bir kahkaha atarak açıklama ihtiyacında bulundu. Ona eşlik etmeye çalıştım, ama üzerime serpilen o hüzün gülüşümü yarıda bıraktı. "Hayatım bu kadar karışıkken," dedim, gözlerimi kısa bir an yere indirerek, "yeni birini kalbime almak benim için çok zor." O an yüreğimde keskin bir sızı hissettim. Tanıştığımız günden beri bana hep samimiyetle yaklaşan Hakan'ı oyaladığımı fark ettim. Ve bugün... Fotoğrafçı, ona olan aşkımı yeniden hatırlatmıştı. Onu kalbimden atamadığım sürece başka kimseyi içeriye alamazdım. Sessizce, kendi içimde bir karar verdim: Hakan'a ümit vermek yerine, yollarımızı ayırmak en doğrusu olacaktı. Hem onun için... hem benim için. "Ben artık kalkmalıyım. Sizi de daha fazla meşgul etmeyeyim." Kasaya yöneldiğide onu durdurdum. "Lütfen, bu bizden. Bana çok yardımcı oldunuz, teşekkürümü kabul edin." Cüzdanını ceketinin iç cebine geri koyarken beni kırmamıştı. Yenilgi dolu bir nefes verip, "Yeniden kahve için teşekkürler," dedi. "Ve inanıyorum... kalbinizdeki insan sizi yakın zamana bulacak. Belki yarın... belki de iki gün sonra..." Sözlerindeki keskinlik beni hem şaşırttı hem de gülümsetti. Gün vermesi tuhaftı, ya gerçekten inanıyordu ya da sadece beni neşelendirmek istiyordu. "Keşke söylediniz gerçek olsa," sesimi ona duyurdum. Yine de onun nezaketine aynı şekilde karşılık verdim. "Eğer bu olursa, size daha güzel şeyler ısmarlayacağım." Parmağını bana uzatıp sevecen bir şekilde konuştu: "Söz verdiniz, tutmak zorundasınız." "Söz veriyorum," dedim başımı hafifçe sallayarak. Tuhaf bir biçimde, bu adamla iyi anlaştığımı hissettim. Kafeden vedalaşarak ayrılırken bir süre sözlerini düşündüm. Keşke dediği gerçek olsa... İki gün sonra olacak sergide Fotoğraf Sanatçısı'yla aniden karşılaşsam ve gökyüzüm maviye boyansa... Zihnimde onun hayali, kalbimde Hakan'ın ağırlığı ile müşteriler ile ilgilenmeye başladım. Siparişleri aldıktan sonra arka tarafa ilerlerken Fırat ve Selen iyi olup olmadığımı sordu. Yorgun ve bitkin haldeydim. Kötü olduğumu söylediğim anda bana yöneltilecek soru yağmuruna cevap verecek halde değildim. Onlara sadece "Yorgunum," diyebildim. Bu sayede beni sanki anlar gibi benim yerime müşterilere siparişleri götürdüler. Telefonumu çıkarıp gelen bildirimlere baktım. Hakan'dan birkaç mesaj gelmişti; bir de cevapsız araması vardı. Aramasına geri döndüm. Çok geçmeden telefon açıldı, heyecanlı sesi bana ulaştı. "Derin..." "Üzgünüm, bugün aşırı yoğun bir gündü. Telefonu ancak elime alabildim." Konuşurken dışarıya çıktım. "Bugün cumartesi doğru... Bir an için beni görmezden geldiğini düşünmeye başladım," dedi. Sesindeki rahatlama, önceki endişesini bastırmış gibiydi. "Hayır... Böyle bir şey yapmam." Bunu söylesem de içimdeki suçluluk, sözlerimin boğazımda dizilmesine neden oluyordu. Ona böyle karşılık vermiştim fakat yanlış yaptığım düşüncesi beni suçlu hissettiriyordu. "Peki, nasıl hissediyorsun?" "Yorgun... Ayaklarımı hissetmiyorum." Gülmeye çalıştım. Arkama dönüp kafenin içine baktım. Sabahki yoğunluk geçmiş olsa bile müşteriler hâlâ fazlaydı. "Sen nasılsın?" Sesimi tekrar yükselttim. Hattın diğer ucundan hafif bir nefes duyuldu. "Şu an senin kadar yoğunum. Evraklara bakmaktan gözlerim ağımaya başladı." İkimizin tamamen farklı ve yoğun hayatları vardı. Onu meşgul ettiğimi düşünerek ,"Eğer meşgulsen daha sonra konuşabiliriz," dedim hızlıca. "Hayır," Sesi aniden yükselmişti Olduğum yerde durdum. Onun bu şekilde heyecanla sesinin yükseldiğini ilk defa duyuyordum. "Yani... Sana her zaman vaktim var." Bu sözler dudaklarımda ister istemez bir tebessüm oluşturdu. Ama zihnimde onlarca düşünce varken, ona yaptığım bu adaletsizlik beni içen içe tüketiyordu. Telefonu hemen kapatmak istedim. Kaçmak, gizli yerimde saklanıp, unutulmak... Onunla konuşurken her şey normal devam ettiğini göstermek istiyordum; fakat beceremediğimi bana "Sesin iyi gelmiyor," dediğinde anladım. İyi değildim. Vicdanım öylesine sızlıyordu ki, sanki göğsümün üzerine ağır kayalar düşüyordu. "Yorgun olduğum için olmalı," diye yalan söyledim. Her geçen dakika kendimden biraz daha nefret ettim. "Senin için yapabileceğim bir şey var mı?" "Hayır, düşüncen için teşekkür ederim." Daha fazla onunla konuşmak istemediğim için "Benim geri dönmem gerek," diye sonlandırdım aramayı. Ellerimi bacaklarımın üzerine sertçe düştü. Sakinleşmeye çalıştım. Bir saat içerisinde, altı yıldır beklediğim Fotoğrafçı olduğunu sanarak adamın peşinden koşmuş; şimdi ise sanki o deliliği yapan ben değilmişim gibi başka bir adamla konuşmuştum. Bakışlarım sokaktan geçen insanların üzerinde dolaştı. Beni izlediklerini, yaptığımı bilip kınadıklarını hissedebiliyordum. Bu düşünce, boğazımı iki el gibi sıkıca sarılıp beni boğmaya başladı. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Sabah bulutlu olan hava, şimdi parlak bir gün getirmişti. Serin rüzgâr etrafımda dolaşıyor olsa da güneş sıcaklığı tenime işliyordu. Bu masmavi gökyüzüne rağmen, hayatımda karanlık hâkimdi. Ben ne yapıyordum? Altı yıl boyunca çaresizce beklediğim neydi? Benden çok uzaktaki bir adamın hayaline tutunarak... Ne yapıyordum? Peki, böyle uçuk duyguların içinde başka birinin zamanını çalmak... Kalbinin kırılmasına sebep olmak... Nasıl böyle bir hata yapmaya devam edebiliyordum? İçime dolmayı unutan nefes yakarak boğazımdan aşağı iniyordu. Kalbim göğsüme sığmıyor, bedenim büyük sarsıntılar ile titriyordu. Gözyaşlarım yeniden yenilendi, gözlerimin önünde kalın bir perde oluşturdu. Daha fazla dayanamayarak lavaboya yöneldim. Fırat'ın endişeli bakışları üzerimden ayrılmıyordu. Onların gözünde büyük birisiydim fakat ben de bu hayatı ilk defa yaşıyordum. Bazı şeyleri ilk defa deneyimliyor ve yıkılıp yeniden ayağa kalkıyordum. Kapıyı ardımdan kapatır kapatmak klozetin üzerine oturdum, ellerimle yüzümü kapatıp gözyaşlarımın akmasına izin verdim. Gitmelerini, bir daha geri dönmemelerini diledim. Dudaklarım birbirine bastırıp hıçkırıklarımı susturmaya çalıştım. İçimde tek bir istek vardı: artık her şeyin son bulması. Eğer gelecekse, bir an önce gelsin. Ruhum daha fazla dayanamıyordu. Onun ne kadar güzel olduğunu düşünüp kendimi avutamazdım artık. Beklemek beni tüketmişti. Zaman bana hiç iyi davranmamıştı: "Zamanla geçer" sözü çoktan anlamını yitirmişti. Ne geçmişi bırakabiliyordum, ne de geleceğim için bir adım atabiliyordum. Yıllar beni yaşlandırmış ama olduğum yerde öylece durmaktan başka bir şey yapmamıştım da... Onu aşamadım. Onu aşmak için kendimde hiçbir güç bulamadım. Yeni birini hayatıma alamadım. Denemek istesem de, onun hayali kapılarımı kapatıyordu. Ruhum, zamanın kavurucu çöllerinde susuz kalmış gibiydi. Bedenim, bu dünyada ait olduğu yeri bulmaya çalışırken paramparça olmuştu. Aklım ise çoktan bir uzaklara, benim olmadığım bir yere göçüp gitmişti. Dakikalar sonra, içimdeki ağır yük biraz hafifledi. Yüzümü soğuk suyla yıkayıp aynaya baktım. Gözlerimin kızarıklığını umursamadım. Gücümü toparlar gibi yaptım, oysa içim hâlâ darmadağınıktı. Kendime güç vermek için bir nefes alıp ön tarafa geri döndüm. "Fırat, bana bir fincan latte getirir misin?" "Peki, patron. Hemen getiriyorum." Van Gogh'un portresinin önündeki masaya oturup davetiyeyi incelemeye başladım. Üzerinde yalnızca birkaç kelime vardı: "Saudade Fotoğraf Sergisi", yeri ve zamanı. Görselde ise uzun bir yolun ortasında yere uzanan bir adam... Hepsi bu. Kahvemden bir yudum aldım, başımı kaldırıp Van Gogh'un gözlerine baktım. "Üstat, çok yoruldum," diye başladım zihnimde onun hayalini canlandırarak. Sonra fark ettim ki ona hep hüzünlü sorular sorar derdimi hafifletmeye çalışırdım. "Acaba ne zaman benim mutlu anılarımı göreceksin?" diye sordum. Cevap gelmeyeceğini biliyordum. Bu kez portreye bakmadan başımı çevirip dümdüz sokağa yöneldim. Gözlerim hâlâ yoldaydı; bir umut, onu göreceğime dairdi. Ama aralarından hiçbiri o değildi. Belki de gerçekten vazgeçmem gerekiyordu. Onu bir daha göremeyecektim. O benim için bir rüyaydı. Gerçek olamayacak kadar güzel bir rüya...
Bölüm 23
Devam Eden Hayat Part 2
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.