Yine bir rüya gördüm. Sahil kenarında, çıplak ayaklarına çarpan dalgaları umursamadan denizi izliyordu. Kumun üzerinde ona doğru koşmaya başladım. Tam yanına varmak üzereyken uzaklaşmaya başladı. Beni fark etmemişti. Koşumu hızlandırdım, adını seslendim. Döndü... ve gülümsedi. Adımlarım yavaşladı. O tebessümü tanıyordum: benden ayrılmadan önce bana gönderdiği son gülümsemeydi bu. Ona doğru ilerlemeye devam ettim. Elimi uzatınca o da bana yaklaştı. Parmak uçlarım avuç içine değdi. Rüyada hisler olmazdı ama tenim, onun dokunuşunu hatırlıyor gibi sıcaklığını bana duyurdu. Tıpkı o gün, fotoğraflarımı çekmeden önce bana kendimi güzel hissettirdiği gibi dokundu. Yanaklarımı kavradı, sakince okşadı. Yağmurdan kaçarken bir sığınağın altında beni öptüğü gibi öptü. Zihnim o günün hatırlarını canlandırdı. Heyecanla atan, içimde büyüdükçe büyüyen hisler bir çiçek olup taşmıştı. Yatağımda uzanırken, rüyamda onu tekrar görmek... Bu mutluluğun içinde saniyelerimi, dakikalarımı geçirdim. Beni sardı ve bulutların üzerinde yürüyormuşum gibi hafif hissettirdi. Ellerimi göğüsümün üzerine koymadan önce bile kalp atışlarım tüm bedenimi sarsıyordu. Rüyamda onu gördüğüm için ne kadar sevinmiş olmalıydı. Onun yüzünü ve tebessümünü yeniden görebilmek için yanıp tutuşuyordum. O zamanlar yüreğimde korku vardı; sanki bugünü hissediyormuşum gibi. O ve ben uzun süre ayrı kalmıştık. Çatı katında bana söylediği sözleri hatırladım: "Bir gün, aynı yıldızlı gecenin altında yıldızları izleyelim." O sözler yıllar öncesine aitti. Zaman geçtikçe sesini bile unutur olmuştum. Yalnızca umutsuzca hatırladığım anılara tutunuyordum. "Ne olursa olsun, bir gün seni bulacağım. Sana geri döneceğim." Bulutların üzerinde hissettiğim o duygu ağırlaştı. Beni bir yağmur damlasına dönüştürdü ve fırtınalı dünyamın toprakları üzerine düşürdü. Bitmek bilmeyen bir sağanak gibi gönlümün üzerine yağıyordu. Ve burada boğulmak artık günlük rutin olmuştu. Ne buradan çıkıyor, ne de gökyüzümü dağıtacak bir neden arıyordum. Islanmak tek seçeneğimmiş gibi öylece duruyordum. Yastığımın üzerini ıslatan yaşlarla kalbimin üzerindeki elimi sıktım. Çarpıntım, yavaş yavaş acı dolu kıvranışlara dönüştü. Onun kalp atışlarını özlemiştim. O akşam beni nazikçe sevmiş, nazikçe öpmüştü. O gece geri dönüşü olmayan sözler söylemişti. Ama belli ki unutmuştu. Merak ediyorum... Beni hâlâ hatırlıyor mu? Alarmım çaldığında uzanıp kapattım. Telefon ekranında Hakan'dan gelen bir "günaydın" mesajı gördüm. Peki, ben ne yapacaktım? Gördüğüm bu hülyada, zihnimin onu yeniden hatırlamasıyla kederle doluydum. Yatağımdan kalkarken ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum. Mutlu mu olmalıydım, yoksa içimdeki aldatılmışlık duygusuna yenilip her şeyden yeniden mi vazgeçmeliydim? Eğer bir kez daha Fotoğraf Sanatçıcı'na yenik düşer, yalnız kalmaya devam edersem beni ne bekleyecekti? Kendimi nasıl bir sona hazırlamalıydım? Onu daha ne kadar içimde saklayabilirdim? Üzerinden bunca zaman geçmiş, bana verdiği sözü tutmamış olmasına rağmen, onun için daha ne kadar fedâkarlık yapabilirdim? O bana geldiğinde gökyüzüm masmaviydi; bulutlar bembeyaz ve huzur veriyordu. Şimdi ise hüzne mahkûm edilmişti. Yıldızlara bakmayalı uzun zaman olmuştu. En parlağını da, en sönüğünü de göremiyordum. Ayım ise uzun süredir yeni ay evresinde takılı kalmıştı. Ben de o karanlık gökyüzünün altında tek başıma dikiliyordum. Yıpranmıştım... Yorulmuştum... Ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum. O gökyüzünü açacak tek kişi oydu, ama artık burada değildi. Beni yalnızca o kurtarabilirdi; fakat kayıplara karışmıştı. Yine de, zihnimdeki mahkeme salonundan, onun kayıp olduğuna dair kesin bir karar çıkmamıştı. Onunla yaşadığım en özel duyguyu kaybetmek istemiyordum. Aşkı bir daha bulamayacağımı hissediyordum. Onun gibisini bir daha bulamayacaktım. Sanki bana özeldi... Ve ben yalnızca ona özeldim. Ona doğru sonsuz düşüşüm hiç bitmeyecekti. Onu düşünmeye devam ettikçe, hayatıma girmek isteyen Hakan'a yaptığım haksızlık içimi kemiriyordu. Henüz kimseyi hayatıma alabilecek durumda değildim. Onu tamamen unutana kadar bunu kimseye yapamazdım. Kalbimde hâlâ Fotoraf Sanatçısı varken bakasına nasıl yer bulabilirdim? Bu, diğer kişiyi de incitmez miydi? Evden çıkıp kafeye gitmek için sessiz sokaklardan yürümeye başladım. Zihnimde sürekli oynatılan filmi durduramıyordum. Her defasında ilk bakışla başlayan, son tebessümle biten bu filmde başrol yalnızca onundu. Ve o... çok güzeldi. Onu izledikçe ağlama isteğime engel olamıyordum. "Nasıl bu kadar güzel olabilir?" diye düşünüyor, sonra daha çok ağlıyordum. Gerçekten, altı yıl boyunca onun yüzünden delirmiş gibiydim. Onunla ilgili her duygu, başkalarına çılgınca görünse de bana mükemmel geliyordu. Titrek bir nefes çıktı dudaklarım arasından. Adımlarımı durdurdum, başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bugün hava, sanki beni anlamış gibi yavaşça kara bulutlarla kapanmaya başlamıştı. Tıpkı içimdeki dünyamı yeniden kapatmaya hazırlanan bulutlar gibi. Bir sokakta oturdum, günümü karartmasını izledim. Öyle ya... İlk önce tatlı bir rüzgâr esmişti yüreğimin sokaklarına. Şimdi ise o rüzgârla birlikte gelen bulutlar, yüreğimin her köşesini yağmur damlalarıyla ıslatıyordu. Ve ben, bu yağmurun altında ıslanmaya izin vermiştim kendime... bir ceza gibi. Sevilmeyi, aşkı bilmeyen çorak toprağıma bahar olmuştu. Onunla yeniden canlanmış, renklerime kavuşmuştum. Şimdi ise o yeşermiş topraklarda... Onsuz, sonsuz yağmurlarda ıslanıyordu yüreğim. Sakince yutkundum. Bedenimi banktan kaldırıp, kulağımda çalan hüzünlü müzik eşliğinde adımlarımı atmaya devam ettim. Beynimin her köşesini kaplayan, istemsizce Fotoğraf Sanatçısı'na düşen benliğim... Ona ait olmak isteyen yanım, Hakan'ın aniden hayatıma girişiyle altüst olmuştu. Bu beni huzursuz hissettiriyordu. Yanlış bir şey yapmışım gibi af dilenmek istiyordum.Hakan'ın yanında mutluydum, ama onu bir arkadaştan öte göremiyordum. Evet, o muhteşemdi; yakışıklıydı, eğlenceli bir tarafı vardı. Ama bende hepsi bu kadardı. Eğer başkaları gibi sevdiğim insanları kolayca unutabilseydim, Hakan'ı kabul edebilir miydim? Kafeme ulaşmıştım; yoğun düşüncelerim içinde boğuluyordum. Bugün, diğer günlerdan farklı olarak daha dalgındım. Onunla olan anılarımı yeniden hatırlamak, bana o gün verdiği -boşlukta savrulan sazlıkların olduğu- fotoğraf karesi gibi, bomboş ve umutsuz hissettirmişti. O gün neden bana o kareyi verdiğini, aradan geçen bunca zamandan sonra daha iyi anlıyordum. Annesine duyduğu özlemi, benim ellerime bırakmıştı. Ardında bıraktığı onca ümitten sonra geçen yıllar... Beni, çölün ortasında bir gemi kadar çaresiz hissettiriyordu. Kapıyı açtım. İçeriye girdiğimde, beni karşılayan, onun bana verdiği o kare oldu. Kafeyi açmadan önce onu büyütüp çerçeveletmiştim. Zarar gelmemesi için her zaman özenle saklıyordum. Siyah-beyaz olan bu resim, onun da dediği gibi, tüm renkleri bize özel kılıyordu. Sazlıkların arkasında görünen denizin mavi tonunu hayal edebiliyordum. Kumun sıcak rengini, gökyüzünün parlaklığını... Fakat şimdi, soluk renkler anımsatıyordu. Belki de fırtınalı bir günde çekilmişti. Deniz kararmış, gök koyu tonlarına bürünmüştü. Rüzgâr ise bunaltıcı havayı dağıtmak yerine, daha da ağırlaştırmak için sakince esiyordu. Tıpkı şu an, hayatımın hakimiyetini ele aldığı gibi. Bakışlarımı duvarda asılı duran Van Gogh potresine çevirdim. Her defasında Fotoğraf Sanatçısı'nı hatırlatıyordu bana. "Üstat... Sence ne yapmam lazım? Bir yanım Hakan hakkında iyi şeyler söylerken, diğer yanım hâlâ onun yanında. Bir çıkış yolu bulamıyorum. Tamamen kayboldum." Van Gogh,her zamanki o hüzünlü bakışlarını bana yöneltirken, yalnızlığımın ağırlığını yeniden hissettim. "Ah, Üstat... Umarım çektiği fotoğrafların sonu, senin tabloların gibi olmaz." Portre, bakışlarını üzerimde sabit tutuyordu. Ondan cevap beklemekten vazgeçerek kahvaltı için gelen müşteriler ile ilgilenmeye başladım. Hafta sonu olduğu için kalabalıktı: öğleye kadar epey yorulmuştu. Saat iki civarı kafe boşaldığında mutfağa yardım ettim. Son bulaşıkları da bitirip dinlenmek için bir fincan çay aldım. Ön tarafa geçtiğimde, Fırat elinde bir zarfla yanıma geldi. "Derin Abla, bunları biri getirdi. Davetiyeymiş, civardaki çoğu yere dağıtmış." Zarfı alıp açtım. Bir fotoğraf sergisiydi bu. Zihnimde o tanıdık ses yankılandı: "Eğer bir gün sergi açarsam, sana haber vereceğim." Kalbimde oluşan hissi tarif edemedim. İçime dolan heyecan, küçük bir çocuğun sevinç çığlıkları gibi koşuşturmaya başlamıştı bile. Yüzümde belirsiz bir tebessüm oluştu. Sergi iki gün sonra başlıyordu. Başımı hızla kaldırdım, aceleyle konuştum: "Bunu kim verdi? Göster bana!" Fırat'ı yanımda sürükleyerek dışarı çıktım. Bir süre etrafına baktı, sonra uzaklaşmakta olan birini işaret etti: "İşte, şu ceketli adam," dedi; şaşkın, neden böyle davrandığımı anlamaya çalışarak. Hiç düşünmeden kafeden çıkıp adamın peşine düştüm. Kalbim deli gibi çarpıyordu; bastırmaya çalıştım. Henüz çok erkendi. Biraz daha sabretmem gerekiyordu. Önüme çıkan insanlara çarpmamaya dikkat ederek ilerledim. Arkasından seslendim: "Pardon, bakar mısınız?" Ama duymamış gibiydi. Adımlarımı hızlandırdım; artık yürümüyor, koşuyordum. Yüreğimde büyüyen umutlar elimden tutmuş, bana büyük bir cesaretle vermişti. Bir kadına çarptım. "Özür dilerim," deyip hızlıca geçtim. Adama yetiştiğimde düşünmeden ceketinden tuttum. "Sen... Sen bunca zamandır..." Nefes nefese kalmıştım: düzgün düşünebilen bir zihnim yoktu. Saçma şeyler söylüyordum. Söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki... Kaç yıl geçmişti? Şimdi mi beni hatırlamıştı? Çevredeki bir kaç kişinin bize baktığını fark ettim ama umursamadım. Başımı öne eğikti. Kendime cesaret verip bakmaya hazırlandım. Her an ağlayabilirdim. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. "Pardon? Bana mı dediniz?"
Bölüm 22
Devam Eden Hayat Part 1
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.