"Bir şeye ihtiyacınız mı vardı?" Hosteslerden biri, kendisini çağıran yolcunun yanına nazikçe eğildi, sesi yumuşak, duruşuyla dikkatle ölçülmüş bir saygı taşıyordu. Kabin sessizdi. Motorun derin uğultusu kulaklara doluyor, yalnızca hosteslerin topuk sesleri bu monotonluğa eşlik ediyordu. Bir ay önce bu uçağa bambaşka duygularla binmiştim. Şimdi ise içimde yepyeni bir "ben" sessizce yerini almıştı. Bir aylık Somali serüveni son bulmuştu. Göz açıp kapayana dek geçmişti her şey. Hızlı, yoğun, sarsıcıydı. Bolca gözyaşı, yeni yüzler... Tanımadığım ama bir yerlerden tanıdık gelen hayatlar. Çocukların çıplak ayaklarıyla tozlu sokaklarda oynadığı oyunlar, yankılanan neşeli kahkahalar... Yetişkinlerin, hayata tutunmak için verdiği o amansız mücadele... Ve her şeye rağmen dudaklarından dökülen umut dolu "Allah" sesleri... Yaşlıların, yılların yükünü omuzlarında taşırken bile isyan etmek yerine sessizce nasihat vermeyi seçmeleri... Orada, Somali'de bir hayat vardı. Ve o hayat, bizim için yalnızca bir belgesel sahnesi değil, onların tüm ömrüydü. Onların her gün yaşadığı zorluklardan birini biz yalnızca bir gün yaşasaydık, muhtemelen saçlarımız erkenden ağarırdı. Orada öğrendiğim en kıymetli şey şuydu: Nasıl bir hayat yaşadığımız değil, o hayata hangi pencereden baktığımız belirliyordu kim olduğumuzu. Bu yüzden her şeye rağmen şükrediyorlardı. İlk günlerde, "Bu hayatı hak etmiyorlar," deyip durdum. Kaderi suçladım. Ama sonra fark ettim ki, onların imtihanı böyle bir hayat yaşamak, bizim imtihanımız ise bunu görüp ne yapacağımızdı. Yardım etmek de, sırt dönüp gitmek de bizim elimizdeydi. Aslında mesele Somali değildi. Mesele, insanlığı nerede hatırladığımızdı. Kötülük her yerdeydi. Neden kötü oldukları değil, neyi seçtikleri önemliydi. Hayat bazen yalnızca iki renge indirgeniyordu: siyah ve beyaz. Ve seçim, bizim irademize bırakılıyordu. Bir de gri olanlar vardı. Asıl tehlike onlardaydı. Çünkü onlar nereye ait olduklarını bilmez, rüzgar nereye eserse oraya savrulurlardı... Yüzleri değişir, dilleri dönüşürdü. İnsan gibi görünür, ama insanlığı taşımazlardı. Somali'de bunu iliklerime kadar hissettim: Orada ölen sadece insanlar değil, insanlıkta ölüyordu. Bir ay önce buraya, ruhumu dinlendirmek ve içimdeki boşluğa bir anlam bulmak için gelmiştim. O zamanlar geceleri uykusuz bırakan, içimi kemiren dertlerin her biri şimdi gözümde sıradan bir ayrıntı gibi görünüyordu. Gördüğüm onca hayattan sonra bu küçük sıkıntıları hâlâ büyük görmek... Yalnızca düşündürmüyor, aynı zamanda utandırıyordu. "Değerli yolcularımız, Hargeisa Uluslararası Havalimanı'ndan kalkan uçağımız İstanbul'a ulaşmıştır. Kısa bir süre içinde iniş yapacağız. Lütfen kemerlerini bağlayınız." Kaptanın sesi, beni düşünce girdabından çekip çıkan ilk ip olmuştu. Sabahın erken saatlerinde havalanan uçağımız, günün ortasında inişe geçiyordu. Kabindeki serin klima havası tenime değdiğinde, hafifçe ürperdim. Ama içimde bambaşka bir sıcaklık vardı. Avuç içimde hissettiği o tanıdık sıcaklıkla yan koltuğa çevirdim başımı. Somali'de yalnızca ruhumu değil, ruh eşimi de bulmuştum. Bunu hissediyordum; tenimde, ruhumun en kuytusunda... Başlarda sadece fotoğraf makinesinin mekanik sesiyle tanıdığım bu adamın, zamanla kendi hikâyesine tanık olmuştum. Onun hayatı, henüz kıyında durduğum bir deniz gibiydi. Ama biliyordum; zamanla derinliklerine inecek, karanlıkların ardındaki o gizli yere varacaktım. Kalbinin en gerçek yerine. Uçağın iniş anonsu yapıldığında, parmaklarını usulca elimden çekti. Kemerimi bağlamak için eğildi. Bu küçük jest bile içimdeki kelebekleri yeniden uyandırmaya yetmişti. Dayanamadım, uzanıp saçlarını okşadım. Ona dokunmaktan bir an bile vazgeçemiyordum. Ne kadar bakarsam bakayım, doyamıyordum.Kemerin tokasını hafif bir tok sesiyle yerine oturdu. O anda başını kaldırıp bana baktı. Elimi usulca geri çektim, onu rahatsız etmek istemedim. Ama hemen ardından, parmakları tekrar uzandı ve elimi tutu. Gülümsedi. Gözleri neredeyse kaybolacak kadar küçüldü, ama içindeki parıltı daha da büyüdü. Ona karşı koymak benim için imkânsızdı. Uçağın tekerlekleri yere değdiğinde hafifçe sarsıldık. Son bir silkelenmeyle tam anlamıyla durmuştu uçak. Pilot, alışıldık tonuyla konuştu: "Tüm yolcularımıza iyi günler dileriz..." İstanbul'a inmiştik. Yuvama dönmüştüm. Özlemle andığım, rüyalarıma giren ülkeme... Ama garipti; hayat, tam da şimdi başlıyordu sanki. Giderken böyle döneceğimi, kalbimi birine kaptırmış olarak geleceğimi hiç tahmin etmemiştim. Hosteslerin yönlendirilmesiyle sıraya girip uçaktan indik. Bavullarımızı almak için yürümeye başladığımızda çevreme bakındım. Somali'nin kavurucu sıcaklarının aksine İstanbul ılıktı. Güneş tepede olmasına rağmen yakmıyordu. Rüzgâr, yüzüme dostça dokundu. Sanki hoş geldin diyordu. Derin bir nefes alıp, özlemle içime çektim bu kokuyu. Kollarımı kendime sarıp başımı gökyüzüne kaldırdım. O anda, ülkemle kucaklaşır gibi hasretimi giderdim. Klik! Tanıdık bir ses... Deklanşör. Gözlerimi açıp sesin geldiği yöne çevirdim başımı. Kaşlarımı çatıp hızlı adımlarla ona yürüdüm. "Lütfen... Her anımı çekmekten vazgeçer misin?" dedim, yarı ciddi bir sesle. O, her zamanki gibi ufak bir kahkaha attı. "Bu çekilmeye değerdi." Elimi kaldırıp hafifçe omzuna vurdum. "Ülkemi kucaklıyorum... Sadece ikimizin arasında." Kalabalığa karışıp yürümeye başladık. Kamerasının kayışını boynuna yerleştirdi. "Gerçekten geri döndük," dedi. Benimle dalga geçiyor gibi görünse de, o heyecanın onun gözlerinde de parladığını görüyordum. "Yurt dışına kaç defa çıktın?" diye sordum merakla. Eminim bu, onun ilk seferi değildi. Dudak büktü, hatırlamaya çalışır gibi mırıldandı:" Sanırım bu, on birinci ülke oldu." "Vay! O kadar çok gezdin mi?" Şaşkınlığım onun rahat ifadesi ile iyice artmıştı. Ben geleceğim hakkında kaygılanırken o, gidebildiği her ülkeye gitmişti. Vaktini nasıl geçirdiğini, benim için imkânsız gözüken farklı ülkelere gitmeyi nasıl başardığını merak ettim. Hayatlarımız bambaşka yerlerden geçmişti ama garip bir şekilde, birbirimize bu kadar yakın hissetmemizin de bir sebebi vardı. Grubun arasında ilerlerken telefonunu kurcalamaya başladı. Ben de telefonumu çıkarıp açma tuşuna bastım. Gelen mesajları merak ediyordum. Bavullarımızı beklerken, kısa bir süreliğine yanımdan uzaklaştı. Telefonuyla ilgileniyordu, dikkatle ekrana bakarken yüzündeki ifadeden bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştım. Ne olduğunu merak etmeden duramıyordum. Acaba kötü bir mesaj mı almıştı? Bu düşünce istemsizce geçti aklımdan. Hemen ardından başımı hafifçe salladım, "Hayır, olmaz" der gibi. Kötüyü düşünerek kötüyü çağırmak istemiyordum. Bavulum geldiğinde hemen ardından onun çantasını göründü. İkisini birden alıp ona doğru yürümeye başladım. Somali'de bavulumun kırık tekerleğini tamir edişi geldi aklıma. O küçük yardımı bile unutamıyordum. Yaklaştığımda, telefonla konuştuğunu gördüm. Adımlarımı yavaşlattım; çünkü ona rahatsızlık vermek istemiyordum. Konuşurken huzursuzca bir ileri bir geri yürüyordu. Elleri hafifçe titriyor, dudaklarını kemiriyordu. Bakışlar boşluğa takılmıştı. Saçlarını geriye atıp derin bir nefes aldı rahatlamaya çalışıyordu, belli ki. O an anladım... İyi bir konuşmanın ortasında değildi. Adımlarım yavaşladı, sonra tamamen durdum. Uzaktan izlerken, içimde ona sarılıp "her şey yoluna girecek" demek vardı. Ama yapamadım. Dün birbirimize öylesine güzel sözler söylemiştik ama şimdi, ona yaklaşacak güven yoktu içimde. Telefonu kapattığında, titreyen bedenini duvara yaslayarak sakinleşmeye çalıştı. Ben de yaklaşıp yaklaşmamayı tarttım; yalnız kalması belki daha iyiydi... Bu yüzden, sadece bekledim. Başını eğmişti; ardından yavaşça kaldırıp çevreye baktı. Göz göze geldiğimizde, yüzünde donuk ama gerilim yüklü bir ifade vardı. Sanki bir şey söylemek istiyor, ama kelimeler boğazında asılı kalıyordu. Duvardan ayrılıp bana doğru yürüdüğünde, ben de nihayet ona doğru bir adım atabildim. Yan yana geldiğimizde bavulları yere bıraktım. Elimi sırtına koyup usulca sordum: "Bir şey mi oldu?" Gülümsedi... Ama bu gülümsemenin ardını görebiliyordum. Yüzüne taktığı o tanıdık maskeydi bu. İçi konuşmak istiyor ama dili susuyordu. Kalbim sıkıştı; benden bir şeyler sakladığı hissi beni ele geçirdi. Başını "Hayır," diyerek sallasa da ses tonunda üzerini örttüğü duygular vardı. Gözleri bomboştu. Bu bakışı daha önce görmüştüm, annesinden söz ederken... Ruhsuz, yaşamdan kopmuş ve duygusuz. Bavulları aldı ve sessizce yürümeye başladı. Ben de arkasından ilerledim. İçime çöken o karanlık ihtimalleri bir bir bastırmaya çalıştım. Belki kötü bir haber almıştı, belki sadece canı sıkkındı. Ama sonuçta... Anlatmak isterse, anlatırdı. Onun hayatında yeri sağlam, kaybetmeyi göze alamayacağı birisi olduğumu düşünüyordum. Ama ya bu sadece güzel sözlerden ibaretseydi? Ya ben, onun çizdiği sınırların ötesine hiç geçememişsem? Başımı sağa sola salladım. Bana sarılmış, öpmüş, beni sevdiğini fısıldamıştı... Ama belki de tüm bunlar, zihnimin kendi yarattığı kırılgan bir hayaldi. Peki, gerçekten ona kalbimi emanet edebilir miydim? Havalimanının çıkışına varana kadar zihnimi kemiren düşünceler dinmedi. Kaptan grubu yeniden toplayıp konuşmaya başladığında bile, içimdeki o karanlık çukurun dibindeydim. Nefes almak zorlaşıyordu. Onunla olmak istiyordum; ama gerçeklerini bildiğim halde bu hayatı kabullenip onunla birlikte şekillenebilir miydim? "Evet arkadaşlar, bir ayın sonuna geldik. Bugüne kadar yaptıklarınız için teşekkür ediyorum..." Kaptan konuşurken kelimeler kulağımda dağılıyordu; gözlerim yalnızca Fotoğrafçı'ya takılıydı. Onu ilk tanıdığımda bir şeyler sakladığını hissetmiştim. Sonra, sırlarını bana anlattığında bunun nedenini anlamıştım. Ama ya gerçek buydu da, ben onun sözlerine inanmak uğruna maskesini görmezden gelmişsem? Duygularını kolay kolay belli edemiyordu. Ona karşı hislerim filizlendiğinde, aslında pembe bir hayalin peşinden gittiğimi biliyordum. Sevmek için zor bir adam seçmiştim ve eğer birlikte olursak bunu aşabileceğimizi sanmıştım. Ama bana hislerini hiç anlatmazsa? Bu ilişkiyi tek başıma yaşarsam, geriye ne kalırdı? Şimdi yüzüne her baktığımda, görmezden geldiğim gerçekler gözlerimin önüne seriliyordu. İleride karşıma çıkacalarını bildiğim bu şeylerin, daha ilk günden beni bulacağını hiç sanmamıştım. Bugün yüzü -özellikle o telefon görüşmesinden sonra- daha soğuk, ulaşılmaz ve belirsizdi. İlk gün beni ondan uzak tutan o gölge, yeniden üzerimize çökmüştü. "...iyi dinlenmeler, görüşmek üzere." Kaptanın son sözleri hâlâ kulağımda yankılanırken, kolumda hafif bir çekiş hissettim. Döndüğümde, oda arkadaşlarım yanımdaydı. "İletişimde kalmaya devam edelim, Derin." "Bunu ben de isterim, Meryem. Lale, kendine dikkat et." "Sen de etmelisin. İyi tatiller... Görüşürüz kızlar." Lale son kez vedalaşıp uzaklaştı. Meryem ise ailesinin geldiğini söyleyerek arkasına bile bakmadan gitti. Onların kalabalığın içinde kayboluşunu izlerken, içime derin bir boşluk çöktü. Ama bu, kızların gidişinin yarattığı bir boşluk değildi; yaklaşan bir fırtınanın habercisiydi. İçimde, kökleri derinlere uzanan kötü bir his vardı. İç sesim, bana fısıltıyla bile olsa, "hazırlıklı ol" diyordu. Ama onu susturmaya çalışıyordum; bir kez daha aynı güven kırıklığını yaşamaya katlanamazdım. Bileğimde hafif bir dokunuş hissettim. Arkamı döndüğümde gözleri benimkilerle buluştu. Onunla birlikte gitmem gerektiğini biliyordum; ama asıl istediğim,benden gizlediği gerçeği öğrenmekti. Neden böyle soğuktu? Neden, kelimeler yerine suskunluğu seçiyordu? Çıkışa vardığımızda, güneşin beyaz mermerden yansıyan keskin ışığı gözlerimi kamaştırdı. Hafif bir rüzgar esiyor ama sıcaklık tenime yapışıyordu. Dışarıda gürültü birbirine karışmış; havalanan uçakların uğultusu, sabırsız kornalar, taksi arayanların telaşlı bağırışları... Her şey üstüme geliyor gib iydi. Beni bir kaosun içerisine düşürüyordu. Belki de ben böylesine karmaşık duygular içerisinde olduğum için bu şekilde hissediyordum. Sonunda beni peşinden sürüklemekten vazgeçti. Adımları durdu, başını bana çevirdi. Bileğimdeki eli, yavaşça avuç içime süzüldü. Parmak uçlarının sıcaklığı, kalbimin en kırılgan yerine dokunuyordu. Gözlerimiz buluştuğunda, içimdeki şüphe denizi kabarıyor, dalgalar kıyılarımı dövüyordu. Yine de... her seferinde ona güvenmek istiyordum. Hem de çaresizce. "Bir şeyler oluyor, değil mi?" Sözler, farkında olmadan dudaklarımdan döküldü. Kısa bir süredir tanışıyor olsak da, sanki onu yıllardır tanıyordum. Bu yüzden içimdeki huzursuzluğu en iyi bu şekilde son bulmasını sağlayabilirdim. Başını sessizce eğdi. Tek yaptığı, ellerimi biraz daha sıkı kavramak oldu. Ona bir adım yaklaştım; çenemi hafifçe kaldırdım, gözlerimin önünden kaçmasına izin vermedim. "Lütfen bir şey söyle. Bu bakışı tanıyorum... Bana-" dudaklarımı bastırıp derin bir nefes aldım. Sinirlenmek ya da hayal kırıklığına kapılmak için çok erkendi. "Bana ne hissettiğini söylemen gerekiyor." Israrla bakışlarımı üzerinde tuttum. Sonunda başını kaldırdı. Dudaklarında yarım kalmış bir tebessüm belirdi; yüzü gölgelenmişti, gözlerindeki parıltı çoktan sönmüştü. Sanki içindeki kıvılcım, soğuk bir rüzgarla söndürülmüştü. "Konuşmadan beni anlayacağını biliyordum," dedi kısık bir sesle. Onu hafifçe sarstım. Ağzımı açıp bir şey söyleyecekken devam etti: "Sanki yalnızca sen anlayabilirmişsin gibi hissediyorum." O an beni kendine çekip sıkıca sarıldı. Kalbim düzensiz atıyor, sırtımdaki ellerinin titremesi korkusunu ele veriyordu. Başını boynuma dömdü; derin ve uzun bir nefes aldı, sanki bu nefeste benden aldığı bir güç vardı. Omuzlarından tutup ona daha sıkı sarıldım. "Çünkü seni anlamak istiyorum," dedim, sesim titreyerek. Onu yalnızca tanımak istemiyordum; ruhunun kıvrımlarını bilmek, sessizliğin içinde bile konuşabileceğim bir bağ kurmak istiyordum. Boğazımdaki düğümü çözmeye çalışsam da, yerini çoktan bulmuştu. Burnunu yanağıma sürttü, fısıltı kadar sessiz konuştu: "Bir gün... yeniden aynı gecenin altında yıldızları izleyeceğiz." Bu sözler, şüphe denizimin dalgalarını kabarttı. Her kelime, içimdeki huzursuzluğun kıyına vuran yeni bir dalga gibiydi; geri çekildiğinde geriye sadece daha büyük bir boşluk bırakıyordu. Korkularım, suyun altından yukarıya tırmanan gölgeler gibi gün yüzüne çıkmaya başladı. Ayak bileklerimden kavrayarak beni en dibe çekecek kadar güçlüydü. Ama ben yine de yanlış anlamak istiyordum. Bazen insan, en acı gerçeği bile tatlı bir yalan olarak duymayı seçer. Bu sözlerin altında yatan gerçeğin, daha umut dolu bir cümlenin tohumu olmasını diledim. O an yüzüne bakmak istedim, belki gözlerinde bir başka anlam bulurum diye. Ama kolları beni biraz daha sıktı; kaçışımı engelledi. "Sana söz veriyorum..." Her kelime boğazımda bir düğüm gibi beni kavradı, daha fazla boğulmamı ister gibi. "Sana geri döneceğim. Ne olursa olsun, ne kadar zaman geçerse geçsin." Bedenim, kulaklarımın duymaya hazırlandığı kelimeleri gerçekten işitince titredi. Onunla tanıştığım günden beri, beni sarıp sarmalayan bir ilizyonun içinde yaşamıştım. Şimdi ise o dünya, çatlaklarından ışık değil, karanlık sızdırıyordu. Umutlara tutunarak bugüne kadar devam etmiştim; fakat üzerini örtüp durduğum kabus, nihayet gün yüzüne çıkmıştı. Gitmeye hazırlanıyordu. Ve geri döneceğine dair bu söz, belki de hiçbir zaman tutulmayacaktı. "Yalan..." Gözlerim çoktan bulanıklaşmıştı. Onun kararsız bakışları, emin olmadan kurduğu cümleler... Hepsi, beni o anlık avutmak için söylenmişti. "Söz veriyorum..." Kendimi ondan uzaklaştırmaya çalıştım. Dudaklarımın arasından, nereye ait olduğunu bilmediğim bir inilti çıktı. "Bunu... en başından beri biliyordum." Korktuğum buydu; geri döndüğümde onu bir daha göremeyecektim. O da biliyordu bu günün kaçınılmaz olduğunu... Yine de etrafımda dolanmış, attığım her adımın ona çıkmasını sağlamıştı. "Tutamayacağın sözler verme!" "Sana söylediğim hiçbir şey yalan değildi." Sonunda onu kendimden ittim. Burnum sızlıyor, gözlerim yanaklarıma boşalmak için sabırsızlanıyordu. Elini bana uzattı ama geri çekildim. "Beni bırakmayacağını söyledin!" Sözlerim, ciğerime çekemediğim hava yüzünden yarıda kaldı. "O sözleri... bana neden söyledin?" Belki en başında böyle davranmasaydı, şimdi giderken ardıma bakacak hiçbir sebebim olmazdı. Dizlerim titriyor, zihnim bulanık, kelimelerim dağınıktı. "Derin!" Başımı kaldırdım. Göz göze geldiğimiz anda, bekleyen yaşlardan biri yanağıma doğru süzüldü. Bir damla gelirse diğeri de gelecekti, biliyordum. Beni bu hâle getirdikten sonra hâlâ bana seslenmeye cesaret edebiliyor muydu? "Derin..." İkinci kez söylediğinde, içimde bir şeyler yıkıldı. Bu gürültü, onunla birlikte ördüğüm duvarların çöküşüydü. Kendimi savunmasız, çıplak hissettim. Sesi yumuşak, dokunuşu çaresizdi. Parmakları yüzüme uzandı; gözyaşlarımı sildi, sanki bir daha akmasın ister gibi. Yanaklarımı okşadı, hâlâ sevildiğimi hatırlatmak ister gibi. Alnıma dudaklarını bastırdı, güvende olduğumu söylemek ister gibi. "Aşk zorluklar getirir," dedi fısıltıyla. "Ama en güzel yanı... insana güç vermesidir." Titrek bir nefes bıraktım dudaklarımdan. Artık Van Gogh'un değil, onun sözlerini duymak istiyordum. Bakışlarımı ona diktim. Güçlü olmasını, beni yeniden sarmasını, elimi tutup bir daha bırakmamasını istiyordum. "Senin sözlerin... benim için daha önemli." Gözlerini kısa süre kapattı. Yutkunurken, adem elması yavaşça hareket etti. Gözyaşlarımın tuzlu tadı damağımda yayıldı. "Sana acı vermek istemiyorum," dedi sonunda. Sanki bir ilişki sadece acıyı önlemek üzerine kurulurmuş gibi. Ya da tek tarafın sürekli vermesi gerekiyormuş gibi. "Peki ne yapacaksın?" Sesim sertleşti. "Hayat sadece güzel şeylerden ibaret değil. İlişkinin amacı da sadece aşk değildir, bir olmaktır! Bana acı vermek istemediğini söylüyorsun... O zaman neden?" Cümle yarıda kaldı. İçimden, sessizce ona sordum: Neden bana yaklaştın? Neden beni kendine aşık ettin... şimdi gideceksen? "Beni anlaman gerek..." Sesi, boğulmak üzere olan birinin son nefesi gibiydi. "Seni bırakmak... yapacağım en son şey. Ama-" Sustu. Kelimeler dudaklarından zorla dökülüyordu. Bir sebep vermek yerine, sadece gitmekten bahsediyordu. "Ama?" "Keşke seni yarım bir adamken değil, tamamken tanısaydım." Gözlerini çaresizlikle kapattı. Yüzündeki çizgiler, karanlık bir fırtınanın içinde yönünü kaybetmiş birinin izlerini taşıyordu. Sesi, acizliğin ve yenilginin kabullenişiydi. Güneş bizi aydınlatırken, yalnızca bizim olan bu dünyada büyük bir fırtına hakimdi. Uçağın havalanma sesi bizim için gök gürültüsüydü. Hızla yanımızdan geçip giden insanların aksine zaman bizim için yavaş akıyordu. Titreyen ellerimi kendi avuçlarının içine aldı. Nefesi yüzüme çarparken, neredeyse fısıltıyla konuştu: "Bir gün... bir gün geri geleceğim. Ne olursa olsun sana döneceğim." Alnını alnıma bastırdı. "Ve o gün geldiğinde, seni... şimdi tutamadığım kadar sıkı tutacağım. Dudakları son kez beni öptüğünde zaman bir anlığına durdu. Nefesiyle birlikte içimdeki son sıcaklığı da aldı sanki. Göğsümün ortasında ince bir sızı büyüyordu; kalbim, göğüs kafesime çarpa çarpa kaçmak ister gibiydi. Bedenim hafifliyordu ama bu hafiflik özgürlükten değil, ondan kopmaktan doğan boşluktandı. Kolları bedenimi sardı; sanki her an yıkılıp gideceğimi anlamış gibiydi. Gözlerim kapalı olsa bile ağlayışım sessizce devam ediyordu. Gömleğinin yakasından tuttum. Bırakmak istemiyordum. Korkulu düşüncelerim sonunda gerçek olmuştu... Bizim aramızdaki bu bağ sıradan değildi ve bunu bizden başka kimse anlayamazdı. Zihnim sustu. Dudaklarım sustu. Kalbim sustu. Bedenim, görünmez bir alevin ortasında kalmış gibi yanıyordu; içimden yükselen bu yangını söndürecek hiçbir su, hiçbir söz yoktu. Ona aşık olduğum ilk anda anlamıştım: Bu aşk, beni kül ederken aynı anda gökyüzüne de çıkaracaktı. Hem yakacak, hem de cennetin kapısını aralayacaktı.
Biz birbirimizi seçmemiştik; kader, aşkın eliyle yazılmış bir anlaşma yapmış ve imzalarımızı çoktan atmıştı. Sanki o dünyada yalnızca ben onu, yalnızca o beni anlayabilirmiş gibi... Sanki kalplerimiz, aynı ritmi çalan iki enstrüman gibi, aynı şarkıda buluşmuştu. Ellerimi, kokusunu içine çeker gibi öptü. O an, sıcaklığını son kez hissettiğimi biliyordum. Parmakları yavaşça avuçlarımın arasından kayarken tutmak istedim: ama ellerim boşluğun içine kapandı. "Ne söylersem söyleyeyim, gideceksin... değil mi?" Onu anlamamak elime değildi. Hayatını, benimle yaşamak yerine ona verilmesi unutulmuş bir armağanı, duyu körlüğünü iyileştirmeye adamıştı. Hüzünlü bakışları yüzümde dolaştı. Tek kelime etmedi, ama yine de anladım. Bir gün geri döneceğini söylemşti; fakat o belirsiz günler, daha şimdiden göğsümün ortasına oturmuştu. Tam karşımda durmasına rağmen, ona uzansam yalnızca boşluğu kavrıyordum. Ayrılışımız bu kadar basit olmamalıydı. Neden bir anda her şey yıkılmıştı? Ruhum onu tanıyordu; böylesi bir bağ, bu kadar kolay kopmamalıydı. Çantasını eline aldı, benden bir adım geriye çekildi. Dudaklarımdan, farkında olmadan döküldü: "Yapma!" Bana döndü. Son kez, bütün bedenimi sarmalayan bir kucaklama verdi. Tenimdeki her hücre, o anın ağırlığını hissetti; iliklerime kadar işledi. Kalbim son kez onun kalbiyle bu sarılma sayesinde bütünleşti ve onun ritimlerini duydu. İçim, onun kokusuyla belki de bir daha dolmayacaktı. Ayrılırken, avuçlarımda bir kağıt bıraktı. Gözlerim, ondan başka hiçbir şeye bakamıyordu. Az önceki ruhsuz hâlinin yerine, kırık cam parçalarının acısıyla yoğrulmuş bir gülümseme yerleşmişti yüzüne. Büyük, masum, ışığını içinde saklayan bir gülüştü bu. Zihnimin her köşesine kazındı. "Bir gün, yeniden yıldızları izleyelim." Benden uzaklaştıkça, nefesim göğsümde düğümlendi. İçten içe sessiz çığlıklar atıyordum; kimse ne yaşadığımı bilmiyordu. Gözyaşlarımı tutmaya çalışsam da her biri yolunu bulup yere düşüyordu. Bacaklarım artık bedenimi taşımadı. Dizlerimin üzerine çöktüm. Avuçlarımda, kenarları avuç içime batmış buruşmuş bir kağıt duruyordu. Onu sıktıkça, üzerindeki desen daha da belirginleşiyordu. Boşlukta savrulan sazlıklar... Boğazımdan kopan bir hıçkırık, sessizliğin içinde yankılandı. Ona defalarca "Gitme!" diye seslenmek istedim; ama silüeti, sisin içinde yitip gidiyordu. Tıpkı bir rüya gibi... Bana başka bir evrenden gelmiş gibi hissettiren adam, uyanmamla birlikte elimden kayıp gitmişti. Büyük bir acı ve ızdırap ile kayboldu gözümün önünden. Tatlı, beni büyüleyen o mistik kokusunu da beraberinde götürmüştü. Tıpkı karahindiba tüylerinin rüzgarla savrulup gitmesi gibi. Ve bana, yalnızca bu küçük resim ve hatırlar bırakmıştı. Her biri hâlâ capcanlıydı.