İçeriğe geç

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 20 · 11 dk okuma

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 20

Hatıralar Part 4

Yarın kalkacak uçağın biletine baktım. Tarih, boğazıma bir düğüm gibi oturdu. Peki ya yarından sonra ne olacaktı? Ona çoktan tutulmuştum. Hayatımı onun yanında sürdürmek istiyordum. Onsuz bir hayat düşüncesi, göğsümde ağır bir taş gibi duruyor, ciğerlerime hava dolmasını engelliyordu. Oda arkadaşlarım çoktan yataklarına uzanmıştı. Yastıklarına gömülürken, "Yarın dinlenmiş olalım," demişlerdi. Saat henüz on olmamıştı ama odada derin bir uyku sessizliği hâkimdi. Nefes alışverişleri birbirine karışıyordu, loş ışık duvarlarda dalgalanıyordu. Bugün gittiğimiz son köyün tozu hâlâ ayak bileklerime yapışmış gibiydi. Çocukların kahkahaları kulaklarımda çınlıyor, dizlerimdeki sızı o bitmeyen koşuşturmaları hatırlıyordu. Yatağıma uzandım, ama gözlerimi kapatınca bile zihnim onunla doluydu. Bu gece, burada geçireceğimiz son geceydi. Sıradan bir 'İyi geceler' ile bitmesini istemiyordum. İçimde, "özel bir şey yapmalıyım" diyen bir ses vardı. Hırkamı aceleyle aldım. Beni fark eden Lale nereye gittiğimi sordu. "Biraz hava alacağım," bahanesini uydurarak odada çıktım. Koridorda rastladığım bir otel çalışanına yaklaşıp örtü isteğimi dile getirdim; sorgulamadan verdi. Muhtemelen vardiyasını sessizce bitirmek istiyordu. Örtü elime geçtiği an, planım netleşmişti. Açık büfeden iki içecek ve birkaç küçük atıştırmalık aldım: ne olduğunu seçmek için bile düşünmedi. Hazırlığım tamdı. Bu kez sürprizi ben yapacaktım. Asansörün metal kapıları ağır bir nefesle kapandı. Çatı katına çıkan düğmeye bastım; motorun derinden gelen titreşim eşliğinde yukarı çıkmaya başladım. İndiğimde adımlarım beni doğrudan çatıya çıkan merdivenlere götürdü. Sensör ışığı yanıp merdiven boşluğunu doldurdu. Mermer basamakları çıkarken boğazıma hafif bir toz kokusu doldu. Otelin en üstünü ilk günlerde keşfetmiştim; bazen kilitli olurdu. "Lütfen kilitli olmasın," diye içimdeki umutlarla demir kapıyı ittirdim. Gıcırtısıyla birlikte açıldığında göğsüm rahatlamıştı, bu gece şanslıydım. Serin gece havası yüzüme vurdu. Şehir karanlık bir deniz gibi uzanıyor, yalnızca uzak sokak lambaları, araba farları ve gökyüzündeki yıldızlar ışıldıyordu. Ay ilk dördünü geçmişti; birkaç gün sonra dolunay olacaktı. Örtüyü yere serip getirdiklerimi yerleştirdim. Gökyüzü berraktı; yıldızlar neredeyse dokunabileceğim kadar yakındı. Bu an sadece bana ait olabilirdi... Ama onu da burada görmek istiyordum. Örtünün kenarını düzelttim, ellerimi birbirine vurup üzerindeki tozu silkeledim. Artık vakit kaybetmemeliydim. Onun kaldığı koridora vardığımda birkaç tanıdıkla karşılaştım, kısa bir selam verip geçtim. Kapısının önünde durduğumda göğsümde ince bir telaş kıpırdanıyordu. Burada tanıştığım çoğu kişiyle bir daha görüşmeyeceğim. Yani endişelememem gerekmiyordu. Bu gece... Bu gece mükemmel olmalı. Elimi yumruk yapıp kapıya doğru kaldırdım, ama bir an havada beklettim. Buraya kadar gelmiştim geriye dönemezdim. Sonra hafifçe vurdum. Önce ses gelmedi. Ardından kapı aralandı. "Ah, merhaba." Karşımda, adının Burak olduğunu hatırladığım çocuk duruyordu. Gözleri şaşkın ama uykuluydu. "Fotoğrafçı burada mı?" Sesimi duyurdum. Adını bilerek söylemedim. Onun yanlış anlamasını istiyordum, sanki sadece çektiği fotoğraflar için gelmişim gibi. "Evet, ama banyoda. Biraz beklemen gerekecek," dedi. Hala şaşkın olduğu belliydi. Sonra içeri dönüp seslendi. Bir süre sonra, saçından hâlâ su damlayan fotoğrafçı kapıda belirdi. Gözlerim istemsizce yüzünde gezindi. Su damlaları yanağından boynuna doğru süzülüyordu. Yüzümde ani bir sıcaklık yayıldı. Bu hali beni fazlasıyla etkilemişti. Terleyen avuç içlerimi üzerime sildim. "Ah... Merhaba," konuşmaya başlayınca sesim heyecanımdan dolayı daha fazla titremişti. Elindeki havluyu indirip, bana şaşkınlık içinde baktı. Beni beklemediği için bu hali fazlasıyla normal geliyordu. Dışarıya çıkıp kapıyı arkasından hafif aralık bırakarak kapattı. "Sanırım pek uygun olmayan bir zamanda geldim," saçlarını göstererek konuştum. Tüm bedenim titriyordu. Parmakları ıslak saçlarına gitti ve hafifçe geriye yatırdı. "Evet... Yani hayır...Bana sadece... sadece birkaç dakika ver." Telaşlı hali sesine yansımıştı. Çocuksu hali ile fazlasıyla sevimli duruyordu. İçeri koşarak girdi. Onu beklerken aralık kapıdan oda arkadaşlarının fısıldaşmalarını duydum. "Niye gelmiş ki?" "Ne bileyim abi... Bizim kameramanın bu kadar hızlı olduğunu kim tahmin ederdi?" Sözlerini saç kurutma makinesinin uğultusu bastırdı. Dudaklarımda istemsizce bir tebessüm belirdi. Buraya gecenin bir vakti kim gelse aynı şeyi düşünürdü. İçimde yükselen kıpırtıyı saklamak için elimi ağzıma götürdüm. Onlar farkındaydı. Ona duyduğum ilginin farkındaydı. Kapı yeniden açıldığında, kabarmış saçlarını parmaklarıyla düzeltmeye çalışıyordu. Merakla "Buraya neden geldin?" diye sordu. Omuz silktim. Koridorda yürümeye başladım; adımlarının arkamdan geleceğini biliyordum. "Sadece... Gitmeden önce Somali'de son gecemizi iyi değerlendirelim diye düşündüm." Bana yetiştiğinde göz ucuyla baktım; beyaz yerine siyah bir tişört giymişti. "Peki, ne yapıyoruz?" "Bilmem... Belki bu sefer kaybolmamızı ben sağlarım." Ona atıfta bulunarak yüzüne döndüm. Göz kırptım, amacım etkileyici gözükmekti. İrileşmiş gözleri birkaç saniye içinde yumuşamış ve kısılmıştı. Utanmış ifadesi görülmeye değerdi. Asansöre bindik. Sonuncu katın düğmesine basınca bana şaşkınlıkla baktı. "Nereye gidiyoruz?" Ona tamamen dönüp kollarımı birbirine bağladım. "Bu sefer beni takip etmenizi istiyorum bayım, lütfen soru sormayın." Onunla flört ederek konuşuyordum. Şakağını kaşırken kendisini gizlemeye çalışıyordu ama yüzündeki aydınlığı engelleyememişti. Hafif bir öksürükle kendisini toparlamaya çalıştı. "Sizi takip edeceğim, leydim." Sevincim bir türlü son bulmuyordu. Kesinlikle kelimelerle arası çok iyiydi ve nasıl kullanacağını da biliyordu. "Kelimelerin bazen çok tehlikeli olabiliyor." "Sadece sana özel olduğunu bilmeni isterim." "Bak..." dedim yine beni etkisi altına alırken. Sakinleşmek için kendime birkaç saniye tanıyarak sözlerimi devam ettim: "Böyle konuşmayı nereden öğrendiğini bilmiyorum fakat fazlasıyla etkililer." Yanaklarım ısındı. Onun yanında hem dünyanın en cesur kızı olurken hem de en masum insanına dönüşüyordum. Beni her defasında nasıl utandıracağını biliyordu. Bunu özellikle denize gittiğimiz günden sonra daha fazla yapmaya devam etmişti. Ufak dokunuşlar, birkaç flört kelimesi, küçük jestler... Sadece benim fark edebileceğim hareketlerdi bunlar. Parmakları elime ulaştı. Yavaşça avuç içine yerleştirirken asansör sonunda durmuş ve inmemiz için kapılarını açmıştı. İnerken elini bırakmadım, arkamdan gelmesi için çekiştirdim. "Yoksa kullanmamam mı gerekiyor?" Arkamdan seslendi. Merdivenleri aşarken durdum ve ona baktım. Şimdi parmaklarını parmaklarıma kenetlemişti. Ben yarından sonra bize ne olacağını merak ederken o ise sanki hep bu anda kalacakmışız gibi hareket ediyordu. "Hayır," kendime güç vererek hislerimi dile getirdim. "Bu... Hoşuma gidiyor. Sadece, alışık değilim." "Öyleyse alıştırmam gerekiyor." İki basamak yukarıya çıkıp yanımda durdu konuşurken. Onun her zaman masum ve saf halini biliyordum. Duyguları öğrenmeye çalışan ve fotoğraf çekerek hayatına devam eden tarafı haricinde, öğrenmem gereken çok daha başka yönleri vardı. Bu düşünce içimde büyük bir merak ve heyecan duygusu oluşturdu. "Senin hakkında öğrenmem gereken çok şey varmış gibi hissediyorum," dedim hoşuma gittiğini belli etmemeye çalışıyordum fakat kıkırtımı bir türlü bastıramıyordum. "Öyle ise sokaklarımda kaybolmaya hazır olmalısın." Merdivenlerin başına çıktık. Demir kapıyı açmadan önce sözlerine karşılık verdim. "Böylece günün sonunda daha fazlasını öğreneceğim." Kapıyı ittirip çatı katını gösterdim. Serdiğim örtü ve yiyeceklerin serin gece havasında bizi bekliyordu. "Biraz küçük bir sürpriz olabilir... ama birlikte..." konuşmama gökyüzünü işaret ederek ara verdim. "Yıldızları izleyebiliriz." Bakışlarımı ona çevirdiğimde başı gökyüzüne dönüktü. Yıldızlar yüzüne ince bir ışıltı serpmişti. Bana döndüğünde, gözlerindeki parıltının o yıldızlardan daha keskin olduğunu gördüm. Serin rüzgar saç tellerini hafifçe savururken, uzaktan gelen araba sesleri geceye ince bir fon gibi yayılıyordu. Yan yana oturduk. O sessizliği bozdu. "Gerçekten... bugün son gün," sesi hafifçe kısıktı. "Zaman çok çabuk geçti, değil mi?" Kelimeler dudaklarımda ağırlaştı. Göğsüm daraldı. Ama asıl aklımdaki asıl soru şuydu: Geri döndükten sonra ne olacaktı? İlişkimiz burada bu çatı katında bitmeyecekti... Bitmemeliydi. "Peki," dedim, sesim biraz titreyerek, "geri dönünce ne yapacaksın?" Soruyu öylesine sormamıştım. Günlerdir zihnimi kemiren o cevabı duymak istiyordum. Hazırladığım atıştırmalıkları yemeye başladık. Bir süre düşündü. "Babamı uzun süredir görmüyorum." Yüzü karardı. Ona olan özlemini hatırlamış gibiydi. "Sanırım bir süre onun yanında kalırım. Peki ya sen?" "Üniversiteye devam edeceğim. Ailemi ben de özledim... Yaz tatili geldiği için kendi şehrime dönüş yapacağım." Ona bu cevabı bilerek vermiştim. Çünkü onun yaşadığı şehirde sadece öğrenciydim ve seneye mezun olacaktım. Bana tepki vermesini ve hala iletişimde olmamızı istediğini söylemesini istedim. "Nerede yaşıyorsun?" "Sakarya'da..." Artık nerede yaşadığımı da biliyordu. Benimle alakalı bilmesi gereken her şeyi biliyordu. "Peki üniversitede kaçıncı senen?" Bu soruları sanki konu bulamadığı için soruyor gibi hissediyordum. "Seneye mezun olacağım." Başını "Anlıyorum," diye sallarken içeceğinden bir yudum aldı. Onunla birlikte kalacağım son seneydi, tabi hala görüşmeye devam edeceksek. Ama bilmeliydi, mesafeler umurumda değildi. Bana bizimle alakalı şeylerden bahsetmek yerine başka sorular sormaya devam etti. Üniversitede ne okuduğum, nasıl geçtiği, neler yapıyoruz gibi... Ailemden, Ravza ve Cemre'den bahsettim. Onların benim için ne kadar değerli olduğundan. Şu an aklından neler geçtiğini bilmiyordum ama en çokta buna ihtiyacım vardı,bilmeye. "Yapmak istediğin bir hayalin var mı? Ben kendi hayalimden sana bahsettim..." merakla bana döndü. "Fakat sen bana hiç hayalinden bahsetmedin." Bir süre düşündüm. Geleceğim benim için belirsizlikten ibaretti. Okuduğum bölümü bile memur olmak için okuyordum. Çünkü anne ve babam benden memur olmamı istemişlerdi. Bu zamana kadar da onlar mutlu olsun diye hareket etmiştim. Beklentilerini karşılamak için. Şimdi ise bu soruyu bana ciddiyetle soran ilk kişi olmuştu belki de. "Biraz uzak bir hayal fakat her zaman kafe açmak istemişimdir." "Bir kafe mi?" Bu soruyu şaşırarak sormuştu. Başımı onaylarcasına salladım. "Herkesin dinlenebileceği, aile ortamının olduğu sakin bir kafe." Memur olmak isteyip istemediğimi bilmiyordum. Kafe hayatının da ne kadar yoğun olduğunun farkındaydım ama kendi dünyamın içinde yaşamak istiyordum, dört duvarın arasında bilgisayar başında değil.Dalgın halimi omzunu bana yasladı zaman fark etmiştim. Burnuma dolan içecekten gelen hafif şeftali aroması ile endişelerimden ayrılmaya çalıştım. "Peki adını ne koyacaksın?" Bu soru bana bir yerden tanıdık geliyordu. Aynı cümleleri tekrar ediyorduk sanki. Ben de onun gibi bu kelime oyununa ayak uydurdum. "Henüz düşünmedim." "Hım... O zaman 'Yıldızlı Gece' yapmaya ne dersin..." Bakışlarını gökyüzüne kaldırdı. "Tıpkı şu anki gibi huzurlu ve güzel hissettirsin." Kıkırdadım. Yıldızları daha rahat görebilmek için örtünün üzerine uzandım. Alaycı bir tonla konuştum. "Bunu neden yapmalıyım?" Yanıma uzandı. Kolunu başımın altına koydu. Saçlarından gelen hafif şampuan kokusu, etrafımı sarmıştı. Gözlerindeki ciddiyetin içinde hafif bir oyunbazlık vardı. "Çünkü ben söyledim," dedi. Birkaç gün önceki konuşmamızı hatırlayınca dudaklarımın kenarında ufak bir dalga gibi kıpırdandı. "Ah... Gerçekten..." Yüzündeki büyük aydınlık, içten, sevecen ve biraz da utangaçlık taşıyordu. İçimdeki çocuksu tarafımı ortaya çıkarmaya yetmişti. Ona eşlik ederken yıldızları izlemeye devam ettim. Gözlerim geceye alıştıkça gökyüzü daha da parlıyordu. "Ben, çoğunlukla gecenin, günden daha canlı ve daha zengin renklere sahip olduğunu düşünüyorum..." Sesi bir rüzgar gibi hafif çıkmıştı. Bir an düşünmeden edemedim. Bu onun kendi sözleri miydi, yoksa yine Van Gogh'tan bir alıntı mıydı? Merakla tahminimin doğru olup olmadığını sordum."Bu sözleri...Van Gogh mu söyledi?" Bana döndü, bakışlarındaki yumuşaklık sesine de sinmişti. "Evet. O söyledi." Tahminim doğru olması ile ufak bir gurur kıpırtısı ile yanak kaslarımı serbest bıraktım. "Onu oldukça seviyor olmalısın." Parmakları elime uzandı, sıcak bir dokunuşla avucumu sardı. Yeniden o güzel duyguların etkisi altına girdim. "Fazlasıyla saygı duyduğum bir sanatçı." Bana Van Gogh'tan bahsettikten sonra burada elimden gelen fırsatla onu araştırmıştım. Tablolarını biliyordum fakat nasıl bir hayat yaşadığını bilmiyordum. Gerçeği öğrenince hüzünlü bir hayatı vardı ama kesinlikle güçlü melankoli duruşuyla saygı duyulmayı hak ediyordu. Fırsatını kolladığım büyülü an geldiğini hissettim. Bu anı defalarca hayal ettiğim için daha fazla etkili olsun diye Van Gogh'un bir sözünü özellikle ezberlemiştim. Sözleri hatırlamaya çalışırken yavaş hareket ediyordum, yanlış bir kelime kullanmak istemiyordum. "Bir keresinde şöyle demiş: İnsan gerçekten âşık oldu mu yeni bir kıta keşfetmiş gibi olur." Kısa bir duraksamadan sonra bakışlarımı ona çevirdim. "Peki biz... bundan sonra ne yapacağız? Seni keşfedebilecek miyim?" Sonunda günlerdir düşündüğüm soruyu sormuştum. Hem korkuyor hem de bir hevesle dudaklarından dökülecek kelimeleri bekliyordum. Yüzünde kısa bir kararsızlık belirdi. Bakışları boşluğa kaydı. Tenimi okşayan parmakları durdu. İçimde ince bir ürperti yükseldi. Yoksa her şey burada bitecek miydi? Beni kaybetmek istemediğini söylemişti. Bu sözlerinin arkasında duracaktı değil mi? O benim yanımda durduğu sürece ben her zaman onunla kalacaktım.Ben ümitsizlik içine düştüğüm an yanağıma uzanan eli ile beni kurtarmıştı. Başparmağı tenimde gezindi. Yüzümü daha iyi görebilmek için kaldırdı. "Belki de bu kez ," dedi fısıltıyla, "birbirimizin keşfedilmemiş sokaklarında kayboluruz." Yeniden alnıma dokundu. Kaşlarımı çattığımı bana dokunuşundan sonra fark etmiştim. Bu sözleri duymak, son zamanlarda en çok istediğim dilekti. Sözleri yüreğimin derinliklerine indi. Korkularımla yükselen dağların yerle bir olmasını sağladı. Gözlerim doldu, çenem titrese bile ifadem yumuşamıştı. Eğilip alnıma hafif bir öpücük kondurdu. Gözlerimi kapadım, yanağımdan süzülen damla kulağıma kadar indir. "Beni ne olursa olsun bekleyecek misin?" diye sordu. Bunu neden sorduğunu bilmiyordum fakat cevabım hazırdı: "Ne kadar sürerse sürsün... Ama lütfen, sensiz kaybolmadan bana gel." Başını salladı. Gözyaşımı silerken, engellemek istesem bile hüzün yüzüme çöktü. Onun neden böyle bir hayat yaşadığını biliyordum: fotoğraf, seyahat, özgürlük. Benim gelişimle bu sona ermeyecekti. "Bana geleceğine söz verdin mi?" Onu hissetmek için uzandım. Sıcak teni parmaklarımın ucunda bedenimi de ısıtıyordu. Ellerinin büyüklüğünün yanında bu kadar küçük kalıyor oluşum, beni büyüledi. "Sana söz veriyorum." Elimi sıkıca tutarken üzerine bir öpücük bıraktı. "Annem bana bir gün iki duygunun asla unutulmayacağını söylemişti. İlki, sevdiğin birini kaybetmenin verdiği hüzün..." Sesindeki kırıklık içimi titretti. Annesinden bahsetmesi ve kaybettiğini bilmem beni yeniden hüzünlendirmişti. Bakışlarını bana kaldırırken devam etmesini bekledim. Nefesi elimin üzerinde dans ediyordu. "İkincisi ise birine gerçekten âşık olmanın verdiği mutluluk. İlki annemi kaybettiğimdeydi... onu hâlâ çok özlüyorum. İkincisi ise şu an senin bana hissettirdiklerin." Başımın altındaki kolunu omzuma sarıp beni kendisine yakınlaştırdı. Şimdi birbirimize daha yakındık. Nefesini, yutkunmasını duyacak kadar hem de. "Annem derdi ki; Bu duyguları yaşatabilen kişiyi asla bırakma. Çünkü o kişi seni yeniden hayata bağlar." Sesi, ruhumun her köşesine işliyordu; her kelimesi dokunuyor, her cümlesi beni sarıp sarmalıyordu. Gözlerim yeniden nemlenirken ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Onun yaptığı gibi ben de parmaklarının üzerine bir öpücük kondurdum. Duyguları bilmeyen bir adamdı. Bu yaşına kadar onları öğrenmek için bir maceraya çıkmıştı kendi hayatında. Şimdi ise bana kendisini açıyordu... Belki de bugüne kadar kimseye açmadığı kadar. Bana güveniyordu, bana en savunmasız halini gösteriyordu. Sevilmek ve değer görmek istiyordu. "Bana 'Ben de bir gün, birisi için siyah beyaza boyanabilir miyim?' diye sormuştun." Başını salladı. Yanağına uzandım ve onu sevdim. "Seni bana özel olan renklerin ile seveceğim." Narince, kırmadan, onu anlayarak, hissederek, ruhuyla konuşarak onu saracağım. Kalbimin duracağı son ana kadar. Beni yeniden sararken sakince fısılda: "Seni seviyorum..." Bir anlığına öyle kaldık. Benden uzaklaşsa da ellerimi bırakmıyordu; avucunun sıcaklığı hâlâ avucumdaydı. Elimi, tam kalbinin üzerine yerleştirmişti. Deli gibi atan kalp atışını hissettiğimde, bir kez daha ağlamak istedim. Ona ne kadar sevdiğimi söylesem, bana yetmezdi. Ne kadar öpsem, yine yetmezdi. Yanında dursam ya da ona dokunsam, asla yetmezdi. Tamamen onun olmak istiyordum. Aşk gerçekten bu muydu? "Bir gün, yeniden aynı yıldızlı gecenin altında yıldızları izleyelim," dedi. "Bir gün, yeniden aynı yıldızlı gecenin altında yıldızları izleyelim," diye fısıldadım ben de.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.