İçeriğe geç

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 19 · 13 dk okuma

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 19

Hatıralar Part 3

Önüne geçtim ve şımarık bir dille konuştum: "Bu sefer güzel fotoğraflarımı çekmen gerek." Elimi havaya kaldırıp poz vermeye çalıştım. Ve kesinlikle bunun nasıl yapılacağını bilmiyordum. Kamerayı indirip bana baktı. Eski tebessümü geriye geldi. Benimle eğlendiği fazlasıyla belliydi. Fakat gülümsemesini görmek beni memnun etmişti. "Nasıl durmam gerek..." dedim ellerimi belime koyarken. "Bu şekilde iyi gözüküyor muyum?" Kendimi tuhaf hissetmiyordum ya da yapmacık. Şu an kendimi saklama isteği olmadan özgürce hareket ediyordum. Oturduğu yerden kalktı beni bir süre izledikten sonra yanıma gelerek vermem gereken pozları söyledi. "Sadece kendin ol. Yürü, denize bak, kumla oyna... Her türlü çekilmeye değersin." Sözleri ile yüzüme sıcaklık dolmaya başladı. Kalbim atmayı unutmuştu kısa bir anlığına ama yeniden beni etkisi altına aldı. Sanki kalbim onun için atması gerektiğini bana hatırlatır gibi hızla çarpıyordu. Sessizce durdum. Şapkamı başıma yerleştirip düzgün durmasını sağlarken, ona bakmaktan kendimi alamıyordum. "Bu gayet güzel oldu," derken benden habersizdi. Kalbimin sesini, kumları döven şiddetli dalgalar bile bastıramıyordu. Biraz geriye çekilip kamerasına ayar vermeye başladı. Onu izlemeye devam ettim. Her bir hareketini... Duruşunu, saçların savruluşunu, yüzündeki yumuşak hatları, dudaklarını hareket ettirişini, parmakları ile kamerayı nazikçe tutuşunu... Onu izledikçe içimdeki isteğe bir türlü engel olamadım. Elini tutmak, ona sarılmak, onu öpmek, başımı omzuna yaslamak, tüm vaktimi onunla geçirmek istiyordum. Bu düşünceler bana tek bir şeyi hatırlatıyordu: Ben bu adamdan gerçekten hoşlanıyordum. En başından beri uzak duramam gerektiğine inandığım bu adama sahip olmak istiyordum. Onunla birlikte hayatımı şekillendirmek, ilklerimi onunla yaşamak istiyordum. Dokunuşunu hissetmek, kıkırtısını duymak, adını bilmediği duyguları öğrendiğinde hislerini öğrenmek... Tıpkı onun yaptığı gibi ben de onun ruhuna dokunmak istiyordum. En derinlere sakladığı onu bulup, nazik ve sevgiyle sarmak... Neredeyse uçup gidecek olan şapkamı son anda yakaladım ama bu duygulardan sıyrılamadım. Bana böyle derin bakan bir adamın sadece beni görmesini istedim. Onun dediği gibi kendim gibi davranırken, onu düşünmekten vazgeçemedim. Bu şekilde düşünmek, yanlış mıydı? Bu şekilde hissetmek yanlış mıydı? Onu istemekte hakkım var mıydı? Adımlarımı sahil boyunca atarken ona bakmadan alamadım kendimi. Kadrajına sadece beni sığdırmasını isteyecek, küstah arzuların içine düşmüştüm. Bir bulut, güneşin önüne geçip bizi gölgede bıraktığında kamerasını indirip birkaç şeyler meşgul olmaya başladı. Şapkayı iki elimde sıkıca tutuyordum. Rüzgarın şiddeti artmış, dalgalar yükselmiş ve çoğalmıştı. Onu izlerken yüzümdeki tebessümü engelleyemedim. Başını kaldırıp bana baktı. Tam o sırada güneşi kapatan bulut çekildi ve yeniden aydınlığa kavuşturdu onu. Fısıltı gibi bir sesle konuştum: "Seni seviyorum..."

Beni duymadığını biliyordum. Hislerimin ona ulaşmasını istiyordum ama korkularım peşimi bırakmıyordu. Belki de onu yanlış anlamıştım... Peki ya aramızda geçen o anlar, hepsi birer yanılgı mıydı? Sürekli bana dokunması, benimle ilgilenmesi, 'çekilmeye değer' olduğumu söylemesi, beni dinlemesi, özel hissettirmesi... Daha önce hiç kimsenin yanında bu kadar özel hissetmemiştim. Ama beni ona bu kadar umutla bağlayan şey, duygulara neredeyse hiç erişemeyen birinin bana bu kadar özenli davranmasıydı. Duygu körlüğü yaşayan birinin, bu denli hassas davranması... Belki de bu yüzden çok aha fazlasını hissettiğimi düşündüm. Onu sevmek, hayatım boyunca verdiğim en zor karardı. Belki de, o ömrü boyunca asla hissedemeyecekti bu derinlikte duyguları... Belki de bu yüzden bir süre sonra ben de, sürekli tek taraflı hissetmekten yorulup kaçmak isteyecektim. O anda zihnime bir düşünce daha düştü: Acaba onu gerçekten mi seviyordum, yoksa sadece bana kendimi değerli hissettirdiği için mi? Zihnim susmak bilmiyordu. Birini susturduğumda, bir diğeri dile geliyordu. Öyle ki, yanıma kadar geldiğini fark etmemiştim. Yeniden uzanıp parmağını alnıma bastırdı. Tam kaşlarımın ortasına. "Ne oldu?" diye sordu merakla. Dalgınlığımı fark etmesi doğal bir şeydi. "Hiçbir şey..." dedim, parmağını geriye çekerken. "Neden sürekli alnıma dokunuyorsun?" "Kaşlarını sürekli çatıyorsun da onda. Farkında değilsin sanırım."Parmaklarımı kaşlarımın üzerine götürdüm. Bu, farkında olmadan yaptığım bir alışkanlıktı. Hatta bazen kendime kızmama bile neden oluyordu. "Kaşlarımı çattığımı bilmiyordum..." Onu düşündükçe, bulutların birinden diğerine zıplarken bir anda en şiddetli şekilde yere çakılıyordum. Sanırım bu düşüncelerim, istemsizce kaşlarımı çatmama neden oluyordu. "Tüm gün kaşlarını çatmana sebep olan o düşüncelerin ne? Gerçekten merak ediyorum." Gözlerine baktım. İçimden ona seslendim: 'Seni düşünüyorum... Seni düşüncükçe hem dünyanın en büyük aşığına dönüşüyorum hem de aynı anda korkak birine.' Ama bunları ona söyleyemedim. Hafifçe yutkundum, hiçbir şey düşünmüyormuş gibi başımı salladım. "Bu bir alışkanlık... Düşündüğüm bir şey yok aslında." Başını, söylediğimi onaylarcasına salladı. Ardından kısa bir an gökyüzüne baktı. "Sanırım yağmur yağacak. Artık gitmemiz gerekiyor." Denizden hemen ayrılmak istemesem de, onunla olmak benim için yeterliydi. Zaten o, bana bir denizin sakinliği kadar güzel geliyordu. Ona baktığımda, sanki denizin en derinliklerine dalmışım gibi hissediyordum. Sesiyse, bir dalganın uğultusundan daha huzur vericiydi. Sandaletlerimi giyerken, "Peki," dedim onu onaylayarak. Geldiğimiz yöne doğru yürümeye başladık. Rüzgar şiddetlenmiş, gökyüzü hızla bulutlarla kapanmıştı. Denizden uzaklaştıkça serin hava yerini yeniden bunaltıcı sıcağa bıraktı yerini. Henüz yolun yarısına gelmiştik ki, yağmur ince ince yağmaya başladı. Tamamen ıslanmak umurumda değildi aslında ama kamera zarar görebilirdi. Asıl mesele buydu. Etrafıma bakındım. Uzakta duran bir kulübeyi gösterdim. "Şuradaki kulübeye gidelim," dedim. Gerçi bu kulübe, yıkık dökük bir barınaktan farksızdı ama yağmurdan korunmak için yeterliydi. Oraya doğru ilerlerken gömleğini çıkardı, başıma yerleştirip sevecen bir sesle konuştu: "Önce seni korumalıyım." Ve yine, ona bir kez daha aşık olmam için bir neden daha vermişti. Ona olan hislerimin ne zaman başladığını bilmiyorum ama şu an kendimden emindim. Başımı hafifçe sallayarak itiraz ettim, sonra kameranın olduğu çantayı gösterdim. "Kamera?" Eğer ıslanırsa, içindeki her şey mahvolabilirdi. "Merak etme, ıslanmayacak," dedi. Onu onaylayarak koşumuzu hızlandırdık. Yağmur iyice bastırdığında nihayet kulübeye ulaşmıştık. İçeri girip biraz soluklandım, başımda duran gömleği ona uzattım. Kabul etmedi. Üşüdüğümü düşündüğü belliydi ama yağmur yağsa da hava hâlâ bunaltıcıydı. Bir süre yağan yağmuru dinleyip sakinleştim. "Çok güzel hissettiriyor," dedim.Elimi açıklıktan dışarıya uzattım ve ıslanmasına izin verdim. Parmak uçlarıma değen yağmurun hissi bile şu an benim için çok özeldi. Hemen yanımda duran bu adama başımı yaslamak istiyordum, fakat bir türlü ilk adımı atamıyordum. Onun bir şeyler yapmasını bekliyordum. "Gerçekten çok güzel fotoğraflar çekiyorsun. Ve her karede duyguları okuyabiliyorum." Benim gibi elini uzatmıştı yağmura dokunmak için. Ona iltifat ettiğimi duyunca duraksadı. Halbuki ben onu şımartmak için değil, bunu içten gelerek söylemiştim. Yeteneği değer görmeyi hak ediyordu. Başını hafifçe eğdi, elini geriye çekip ıslanan parmak uçlarını birbirine sürttü. Sesi neredeyse çekingen bir fısıltıya dönüştü: "Açıkçası... Fotoğraflarımı göstermek konusunda çok cesur değilim. İyi olup olmadıkları konusunda hep endişeliyim." Bakışlarım kameranın olduğu çantayı buldu. Benim görmediğim ve bugüne kadar yüzlercesini sakladığını biliyordum. Islanan parmaklarımı sildim ve ona biraz daha yaklaştım. "Hadi, en başından itibaren bakalım. Gerçekten görmeye değerler." Biraz utangaç bir ifadeyle kamerayı yerinden çıkardı ve açtı. İlk çektiği fotoğraflara gitti. Pek çok farklı açıdan çekilmiş kareler vardı. Çoğu, benim bile aklıma gelmeyecek özgünlükteydi. Uçakla ilgili birkaç kareye denk gelince parmağımı ekrana uzattım. "Bu çok güzel bir açı..." Bir sonraki karede, köye giderken yoldan hızla geçerken çekilmiş, kurumuş yalnız bir ağaç vardı. Arka planda uzanan sonsuz kuraklıkla birlikte çok güçlü bir kompozisyon oluşturuyordu. "Bunların her biri çok güzel," hayranlığımı gizleyemedim. Sadece bizde değil, doğanın da duyguları vardı ve o bunları çok iyi yakalamıştı. Ona dönerek ciddiyetle konuştum. "İnsanların yorum yapması için önce görmeleri gerek. Eğer her şeyi içinde yaşarsan, bir noktada kendini en berbat sanatçı olduğunu düşünürsün." Bana kararsız bir şekilde baktı. Aklından neler geçtiğini tahmin edebiliyordum; kendisine henüz güvenemiyordu. Onu cesaretlendirmek için sözlerime devam ettim: "Ama ben sadece bunlara bakarak bile... Senin çok muhteşem bir fotoğraf sanatçısı olduğunu söyleyebilirim." Bakışları değişti. Dudaklarında hüzünle karışık bir tebessüm oluştu ama bu, benim kalbimi ısıtmaya yetmişti. Sessizce fısıldadı. "Teşekkür ederim, bana inandığın için... Bu benim için her şeyden daha değerli." Bu onun hayaliydi. Annesi sayesinde başladığı bir yolculuktu ve ben ona destek olmak istiyordum. Onun büyüdüğünü, ilerlediğini ve parladığını görmek istiyordum. Çünkü bunu hak ediyordu. "İçimde büyük bir ateş yanıyor," dedi yavaşça, "Ama kimse ateşin başına gelip ısınmıyor. Yanından geçenler sadece dumanı görüyor." Duraksadı. Bakışları boşlukta takılı kaldı. Düşünceli ve dalgın hâli geri dönmüştü. "Van Gogh böyle söylemişti. O, tuvallere çizerek yaşadığını hissediyordu. Ben ise fotoğraf çekerek... Ve yıllar önce söylediği o sözleri, ondan yıllar sonra yaşayan ben hâlâ hissediyorum." Onu dinlemek sıkıcı gelmiyordu. Sanattan konuşmak, hislerden ve düşüncelerden bahsetmek beni çok iyi hissettiriyordu. Sanki yıllar sonra aradığımı bulmuş gibiydim. "Gerçek sanat çoğu zaman görünmez kalıyor. İnsanlar hep popüler olanın peşinden gidiyor. Asıl görülmesi gereken şeylerse sessizce yok oluyor," diye devam etti sözlerine. Bu hâli isyan gibiydi; gerçek sanatın peşinden gidenler için konuşuyordu, sadece kendisi için değil. "Bazen bu hayalimin peşinden koşarken istemeden düşünüyorum…" gözleri beni buldu. Yağmurun fonunda konuşmalarımız derinleşti. "Ya sonum Van Gogh gibi olursa?" Sözlerini tamamladı. Sanki benden destek bekler gibiydi. Kendine güvenmeyişinin tek nedeni, popüler olanı denemediği için duyduğu şüpheydi. Bu, çok normal bir endişeydi. Bazen Ravza'da edebiyattan bahseder ve kendi doğruların yanlış olup olmadığından nasıl korktuğunu anlatırdı. Onun bu şekilde konuşması bana yabancı gelmedi bu yüzden. Sesi zayıflamıştı. Yağmur, sanki onun duygularını tamamlayan bir fon müziği gibiydi. Hava karanlıktı ama onun sözlerinde bir güneş parlıyordu. O, gerçekten bu dünyaya ait değilmiş gibi güzeldi. "Sen nasıl birisin?" diye sordum. Onun gizlediği sırlarına inmek heyecan vericiydi. Bana nasıl cevap vereceğini bilemedi. Yanlış sözler söylemekten korktuğunu, bu yüzden sessiz kaldığını anladım. "Böylesine derin düşünceleri olan bir adamın varlığı bile başlı başına muhteşemken, çektiğin her fotoğraf da senin kadar etkileyici. Hissediyorum... Bir gün Van Gogh kadar ünlü olacaksın. Bugün olmasa bile o günler çok yakında. Ve sustuklarını, seni tanımayan her insan bilecek." Bunları sadece moral vermek için söylememiştim; gerçekten ona inanıyordum. Hayatının en parlak zamanları çok yakındı. Gittiği yollar zor olsa da, bunu başaracaktı. "Ben biliyorum. Ne kadar yorulsan, ne kadar dar yollardan geçsen de... Kalbinden geçen dilekler bir gün gerçekleşecek." Bana hüzünle baktı. Ben ise ona en içten gülümsememi gönderdim. "Kendine, ideallerine inanmalısın!" Onu heyecanlandırmak için içten ve sevinçle cesaretlendirdim. Ellerimi yumruk yapıp havada salladım. Beni sadece izledi. Az önceki hüzünlü, ağır hâli yavaşça kayboldu. Bakışlarındaki parıltı çoğaldı. Elini bana uzattı yeniden; bir elimi kavrayınca parmaklarımı açtım. Onu izlerken, şimdi içimde büyük bir heyecan oluştu. Bedenim titriyor ve bu dokunuşu istediği için seviniyordu. "Ne olursa olsun, kazanan ben olacağım demiştim," dedi sakince. Elimi avuç içine yerleştirdi. Kamerayı zarifçe tutan parmaklar, şimdi benim elimi tutuyordu. Nefesimi tuttum. "Kaybetmiş olsam bile, senden gelen her dilek benim kazancım olacak." Tuttuğum nefesi titrek bir şekilde geriye verdim. Ona ne söylemem gerektiğini bilmiyordum, fakat şu an tam zamanıydı. Beni bir arkadaş olarak mı yoksa daha fazlası olarak mı gördüğünü öğrenmek istiyordum. "Ben, senin için tam olarak neyim?" Bakışları yüzümden ayırmadan, elimi kaldırıp boğumların üzerine bir öpücük kondurdu. Nefesi, tenimde dolaşıyor ve beni gıdıklıyordu. İçimden çığlık çığlığa koşan düşüncelerimi susturamıyordum. "Sen benim... Asla kaybetmemem gereken tek kişisin." Bir öpücük daha kondurdu elimin üzerine. İçim titredi. "İçimi daha önce hissetmediğim duygular ile dolduran tek kişisin." Tüm bu sözlerden tek bir anlam çıkıyordu. Bana açık bir şekilde 'seni seviyorum' demek yerine kendi diliyle konuşuyordu. Bu sözlerin boşa olmadığına inanmak istedim. Başını kaldırıp bana baktı. Bakışlarında daha önce görmediğim bir parıltı, bir heyecan vardı. Yüzünü bana yaklaştırırken, heyecanla atıp duran kalbimi sakinleştirmeye çalıştım. Gözlerinin içine bakarken, aklından geçenleri anlamaya çalışıyordum. İçimde, bunun ne olduğunun biliyordum. Sadece buna hazır olup olmadığımı bilmiyordum .Boşta kalan elimi kaldırıp parmaklarımı dudaklarının üzerine yerleştirdim. Zihnim susmuştu; artık sadece hislerim konuşuyordu. Parmak uçlarıma hafif bir öpücük kondururken içimin eridiğini hissettim. Bu heyecan, daha önce hissettiğim hiçbir şeye benzemiyordu; tüm bedenimde yankılanıyordu. Kalbime ilk kez birisi yerleşmiş ve onun sayesinde pır pır olmuştu. Zihnim, ilk kez bir erkekle dolup taşmıştı. Fakat bir yanım hâlâ korkuyordu. Ona ilklerimi verdiğimde, beni incitmeden sarabilecek miydi? Bu büyülü adamın sihrine kapılıp geri dönüşü olmayan deneyimler yaşarsam, beni neler bekliyordu? Tüm bunları öylesine merak ediyordum ki? Hislerimin beni yönlendirmesine izin verdim. Parmaklarımın altındaki dudakları tebessüm etti. Onu hissetmek, hayal etmek gibi değildi. Kalbim sanki orada atıyordu; zihnim ise yalnızca o noktaya odaklanmıştı. Yumuşak ve sıcaktı. Beni, farklı rüyaların içerisine sürüklüyordu. Gözlerine bir kez daha baktım. Bakışları yüzümde dolaşmak yerine direk gözlerimin içine bakıyordu. Sakin ve emin duruşu içimde duyduğum tereddütlerin son bulmasına sebep olmuştu. Bu bakışlar içimi okuyup korkularımı anlamıştı ve ben hazır olana kadar beni sabırla bekleyeceğini söylüyordu. Sıcak nefesi tenimin üzerinde geziniyordu. Elimi indirdim. Ona kapıyı açtığımda ise kendisini öne itti. Uzandı ve yanağıma bir öpücük kondurdu. Dudaklarının hafif nemi ve tenime bıraktığı sıcaklık içimde küçük bir titreme yarattı. Onunla bilinmez bir yola adım atmak beni ürkütse de, kollarında kendimi güvende hissettiriyordum. Bu masum öpücük bile, tenimde sessiz bir yangın başlatmaya yetti. Geri çekildim, yüzüme bakacak cesareti bulamıyordum. Yanaklarım alev alev halini görmesini istemedim, bu yüzden ellerimi ondan kurtarıp gizlenmeye çalıştım. Onun beni böylesine savunmasız yakalaması... Hem kalbimi hızlandırıyor, hem de kaçıp saklanma isteği uyandırıyordu. Eli yüzüme uzandı ve parmaklarıyla çenemi kaldırıp nazikçe kendine çevirdi. Yüzüme yerleştirdiğim parmaklarımın arasından ona baktım. Klik! Makinenin sesi o anda duyuldu. Daha da utandım."Neden? Tam şimdi mi çekmek zorundaydın?" Gülüşü çoğalırken bana doğru eğildi ve yeni bir öpücük verdi. Bu kez karşı koyamadım. Ardından bana sarıldı ve kulağıma fısıldadı: "Her şeyinle bana özel olmanı istiyorum." Başımı boynuna gömdüm. İçimde aynı anda hem gülme hem de ağlama isteği kabardı. Bu anı hangi hisle tarif edeceğimi bilmiyordum; kalbim hızla çarpıyor, boğazım düğümleniyordu. "Kızarmış yanaklarını, utangaç halini görmek..." dedi fısıltıyla, "bunu sevmemek mümkün değil." Kıkırtısı kulağıma doldu. Bu daha fazla utanmama sebep olurken ondan kaçınmaya çalıştım. Elimi omzuna vururken söylendim. "Neden beni böyle utandırıyorsun?" Kolları gevşemek yerine daha da sıkı sardı. "Duyguları bilmeyen benim... Ama yine de, içimde çırpınan bu hisleri bana yaşatan sensin. Bu an... benim için bir hazine." Ona karşı koymak yerine yeniden ipleri onun eline bıraktım. Onun geçmişini bilmiyordum, ama bu sözlerin ardından saklı yalnızlığı ve özlemi artık hissedebiliyordum. "Bu sözler... Beni dünyada yaşayan tek kadın benmişim gibi hissettiriyor." "Benim dünyamdaki tek kadın sensin." Gülüşüm çoğaldı. Yeniden beni ele geçirdi. Kelimeleri kullanma konusunda çok başarılıydı. Mutluluğum, yağmurun hüzünlü sesi yerine, ardında bıraktığı toprak kokusu gibi yoğundu. Parmaklarım saçlarında dolaştı. Hayal ettiğimden bile daha yumuşaktı; dokundukça içimde sıcacık bir şeyler filizleniyordu. Kokusunu bu kez yakından duydum. İçime kazımak ister gibi derin bir nefes aldım; sanki onunla dolup taşmak istiyordum. Ne zamandır bunu yapmak istiyordum? Onu öpmek, ona dokunmak ve ona sarılmak... Kulağıma bu tatlı sözleri fısıldamasını ne zamandır diliyordum? Tüm bu sorulara verecek cevabım yoktu. Sadece bu anda yaşayıp ona doyasıya sarılmak istedim. Kolları arasında, sıcaklığı beni iyice sarsa da bundan rahatsız değildim. Şu an sadece bedenimi değil, sanki ruhumu da sarıyordu. Yavaşça geriye çekildim fakat ellerimi ondan uzaklaştırmadım. Yanaklarını okşadım. Buğday teni, kızarmış yanaklarını gizleyemiyordu. Zorlukla gözlerinin içine baktım. Elimi tutup, avuç içimi dudaklarına bastırdı. "Ben biraz beceriksizim... O gün dediğim gibi bu duyguları bilmiyorum, bu yüzden birlikte öğrenelim." Başını salladı. Bakışlarında, sonunda istediği oyuncağa kavuşmuş bir çocuğun saf ve masum ifadesi vardı. Kahverengi gözleri nemlenmişti; bu, onlara yıldızlı bir parıltı veriyordu. "Bu yüzden..." Ne dediğimi bilmiyordum; sadece ona sözlerinin karşılığını vermek istedim. "Bu yüzden, sana sevgimi narince göstereceğim." Duyu körü hastalığına sahip olduğu gerçeği zihnimden ayrılmıyordu. Ona sevgimi gösterdikçe, kendini eksik hissetmesini istemiyordum. Bu yüzden elimden geldiğince dikkatli olmam gerekiyordu. "Ben... Bunu hak ediyor muyum?" dedi titrek sesiyle, neredeyse ağlayacak hâle gelmişti. Ellerimi kendine daha sıkı bastırıyordu; sanki beni kaybetme korkusu yaşıyordu. "Duygular çok karışık. Ben... Bunun aşk olup olmadığını bilmiyorum. Fakat seni kaybetmek istemiyorum." Bana yaklaştı. Alnını alnıma yasladı. "Herkesin," dedim ondan daha umutluydum, "kendince sevgi dili vardır." Emindim. Bugüne kadar bana yaklaşma şekli, beni teselli edişi, endişelenmesi, koruması... Tüm bunlar normal bir arkadaşlıktan çok daha ileriye işaret ediyordu. "Her sevginin dili vardır," diyerek beni tekrar etti. Titrek bir nefes vererek yerinde kıpırdandı. "Evet," dedim; gülümsememi bir türlü silemiyordum. Kalbim, tüm bedenimi sarsacak kadar hızlı atıyordu. Nefesim hızlanıyor ve içimde filizlenen bu duygular bedenimi ele geçirmeye başladı. "Birini gerçekten sevdiğinde, ona sadece güzellik değil, kendi acılarını da verirsin..." dedi; gözleri boşluğa dalmıştı. Tekrar bana baktığında kaldığı yerden devam etti. "Acılarımı sana vermek istemiyorum." "Aşk; yalnızca birisini sevmek, onunla hayaller kurmak, mutlu olmak veya her günü birlikte geçirmek değildir. Aşk birlikte aynı hayatı paylaşmaktır. Sen de benim acılarımı alabilirsin..." Onun şimdiye dek nasıl ilişkiler yaşadığını bilmiyordum. Belki çevresindeki aşklar sahteydi. Ama ben... Henüz bir ilişki yaşamamış olsam bile, onunla olabileceğime inanıyordum. Bu inanç, o bana ilk adımı attığında köklerime sarıldı; ayakta dimdik durmamı sağladı. Sözlerimi dinledikçe başını salladı, ama gözlerinde hâlâ bir tereddüt vardı. Belki de şu an ilk kez gerçekten geleceği düşünüyordu. Ben ise şu anda kalmak istiyordum. Ama biliyordum ki, tıpkı onun beni beklediği gibi, benimde onu beklemem gerekiyordu. İlişkimizi aceleye getirmemeliydik. Onu yavaş yavaş, ağır ağır işlemeliydik hayatımıza, geleceğimizin ince ipliklerine. Ancak böyle örülen bir bağ, ileride kolay kolay sarsılmazdı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.