"Bu kamera... Annemin bana son hediyesiydi. Çektiğim ilk kare... Annem ölmeden önce çekmiş olduğum hüzün duygusu oldu. Benim de ilk kez fotoğrafladığım duyguydu bu." Sözlerinden sonra aramıza ağır bir sessizlik çöktü. İçimde beliren kederle yerimden kıpırdayamadım. Kalbim onun adına ağırlaştı. Yavaşça ona döndüm. Yüzünde yine o ifadesizlik vardı... Sürekli taktığı, her şeyi saklayan o belirsiz maske yeniden yüzüne oturmuştu. Bu beni rahatsız etti. 'Bu mu?' diye geçirdim içimden. 'Duygularını okuyamamın sebebi bu mu?' Ama sonra hatırladım; O hâlâ duyguları yeni öğrenen küçük bir çocuktu. İçimde beliren bir dürtüyle elimi uzatıp başına koydum. Yumuşak saçları elimin altında hareket ederken kalbim hızla çarpmaya başladı. "Zor bir çocukluk geçirmişsin," dedim yavaşça. Başını eğdi. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. "Annen için gerçekten üzüldüm." Elimi geri çekerken hissettiğim boşluk beni beklemediğim kadar derin bir etki bıraktı üzerimde. Ama yüzündeki o ifadesizlik hâlâ oradaydı ve bu beni sarsıyordu. "Duyguları bilmemen senin suçun değil... Ama neden hala bu kadar ifadesizsin?" Şaşkın bir bakışla yüzüme döndü."Nasıl yani?" "Anneni kaybettin... Ama yüzünde ne özlem ne keder var. Hiçbir şey görünmüyor. Bu kadar duygusuz biri olabilir mi? Düşünmeden edemiyorum." Boğazım düğümlendi. Gözlerimde beliren yaşları silerken, onu anlamaya çalışmakla yargılamak arasında sıkışıp kalmıştım. Fotoğraflarında duyguları görebiliyordum ama gerçek hayatta... O duygular, neden ona bu kadar uzaktı? Bana doğru yaklaşıp elindeki küçük bir fotoğrafı uzattı. Siyah beyazdı bir görüntüydü. Göl kenarında rüzgarla savrulan sazlıklar... Gökyüzü boş ve sessizdi. Görüntüde bir şey vardı; ismini koyamadığım bir his. Sakince konuşmaya başladı:"Annem aklıma geldiğinde, kendimi bu fotoğraftaki gibi hissediyorum. Boş, savrulmuş... Oraya gidip sadece ağlamak istiyorum. Ama hastalığım yüzünden bu bile lüks. Ağlayamamak... Beni yavaş yavaş duygusuzlaştırıyor." Başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerinde sadece belli belirsiz bir titreme vardı. Ne bir gözyaşı ne açık bir hüzün... Sadece derinlere gömülmüş ir sızı. Bu haliyle sessizce ağlayan bir çocuğa benziyordu. Zihnim sustu. Artık bana ne yapıp yapmama gerektiğini söylemiyordu. İpleri kalbime bırakmıştı. Ve kalbim ise beni ona doğru sürükledi. Yavaşça bir kaç adım attım. Aramızdaki mesafeyi azalttım. Elimi uzatıp kolunu tuttum, ardından alnımı usulca omzuna yasladım. Bedeninden yükselen sıcaklık beni sarmaladı. Göğsü atan kalbinin ritmi, sanki tüm bedeniyle birlikte sarsılıyordu. Yüzünden hiçbir şey okuyamasam da bu sarsıntı, hızla alıp verdiği nefes... aslında çok şey anlatıyordu. Ona yaslandım, hiçbir şey demeden. Sadece sustum. Belki de bu hareket, onun ihtiyacından çok içimde bastırdığım duyguların taşmasıydı. Onun adına üzülüyor, kahroluyor, mutlu oluyor, umutla doluyordum. Bu hisler... Bu yaşıma kadar ilk defa beni bulmuştu. 'Neden böyle şeyler yaşamak zorundaydı ki?' diye düşünmeden edemiyordum. Bizim için duygularımızı göstermek çok basitti. Hatta çoğu zaman gerçek hislerimizi; sevgiyi, aşkı, özlemi gizleyerek yaşıyorduk, bir utanç kaynağı gibi. Hayatımıza hükmeden duygular daha çok; öfke, alay, kayıtsızlık ve sahte gülümsemelerdi. Ama o... O belli ki her hissi yakalamak, her duyguyu tutabilmek istiyordu. O kadar ki artık onları öğrenebilmek için fotoğraflamaya başlamıştı. Bizim aksimize fazlasıyla masum bir ruhu vardı. Kendi karanlığımızla kıyasladığımda bu masumiyet hem içimi ısıtıyor hem de bana daha fazla büyüleyici geliyordu. Kolunda duran elimi sıktım. Bu hastalığın onu neden bulmuştu? Neden böyle bir ruh, böyle bir yükle sınanmak zorundaydı? Nasıl dayanabilmişti buca zaman bu sahte dünyaya, herkesin rol yaptığı bir hayatın içinde? İnsanların maskeleri düşerken onunki hiç var olmamıştı. Ruhu, tüm bu karmaşanın içinde nasıl hâlâ bu kadar saf, bu kadar masum kalabilmişti? 'Neden?' soruları içimde birikti, beni boğmak ister gibi. Yeniden bir isyanın içine sürükleneceğim zaman tıpkı o zaman beni tuttuğu gibi sıkıca sarıldı bana yeniden, düşünceleri. 'Bazen her şeyin neden böyle olduğunu düşünerek kendine acı çektirme. Sadece bırak; çoktan yaratılmış olanı kabullen, yeter.' Bu sözleri, o küçük çocuğun öldüğünü düşündüğüm gün söylemişti bana. Beni teselli ettiğini düşünmüştüm o zaman ya da sakinleşmem için... Fakat şimdi ne demek istediğini daha iyi anlıyordum. Kaderinde, duyguları hissedememek ve onları gösterememek gibi bir hastalık vardı. Ama o, bu gerçekle kavga etmek yerine onu kabullenmişti. Ne isyan etmişti, ne de öfkeye yenik düşmüştü. İçine kapanmak yerine, onunla yaşamayı öğrenmişti. Fakat bu kabulleniş, onu durdurmamıştı. Kendi içinden çıkmaya , iyileşmeye karar vermişti. Pes etmek yerine adım atmış, kendi sessiz devrimini başlatmıştı. Bu da bana onun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Mücadeleciydi. Hayata, inatla tutunmaya çalışan bir yanı vardı. Ve ben... Onun gerçeğini öğrendikten sonra ondan uzaklaşmak yerine, ona daha da hayran olmuştum. Zihnim onun derin ruhunu her dokunduğunda, içimde biraz daha fazla yer kaplıyordu. Ruhum, onu daha fazla tanımak için beni kurak bir çölde susuz kalmış gibi yakıyordu. Sanki uzayın derinliklerini keşfetmeye çalışan bir astronot gibiydim, oksijensiz ama hâlâ ilerlemeye kararlı. Günlerdir yemek yememiş biri gibi, ona doymaya çalışıyor; ama her an, daha fazlasını istiyordu. Ama bu açlık... Bende eksik olanı ondan almakla ilgili değildi. Ben onunla birlikte yürümek, yükünü omuzlamak ve tıpkı onun gibi ruhumu dinlemeyi ne istediğini öğrenmek istiyordum. Ona daha fazla rahatsızlık vermek istemedim. Geri çekilmek üzereydim ki, eli dirseğimi tuttu. Uzaklaşmama izin vermedi. Başını usulca omzuma yasladı. Yüzüme dokunan sıcak nefesiyle birlikte, parmak uçlarımdan başlayan bir ürperti bütün bedenime yayıldı. İçimde kıpır kıpır bir gıdıklanma hissi oluştu. Ona ilk yaslanan ben olsam da, şimdi esen bir rüzgar gibi içime dola heyecanla karışık utanç, bütün bedenimi sardı. Gömleğini istemsizce sımsıkı tuttum. Tıpkı gözlerimi de sımsıkı kapattığım gibi. Ben onun kalp atışlarını hissedebiliyordum. Hızla atıyor, beni de onunla birlikte sarsıyordu. Peki ya o? Benim kalbimin atışını hissedebiliyor muydu? 'Beni bu şekilde anlayabilmiş olmalıydı, değil mi? Bir erkek arkadaşına böyle sarılmazsın, böyle teselli vermezsin.' Bu şekilde düşünmekten kendimi alıkoyamadım. Hemen ardından 'Ama o, henüz aşkın ne olduğunu bilmiyordu,' dedim. 'Belki bu yüzden endişelenmeme gerek yoktu.' Ama yine de... Duyguları nasıl göstereceğini bilmemek, hiç hissetmediği anlamına mı gelirdi? Zihnimden geçen tonlarca soruya rağmen, hiçbirine cevap veremedim. Tüm mantıksal yönüm benden çok uzaklara gitmişti. Bana tüm doğruları unutturuyordu. Düzgün düşünmemi engelliyordu. Şu an bildiğim tek şey, birbirimize yaslanıyor oluşumuzdu, buna 'sarılmak' denirse eğer. Bana yaslandıktan sonra o a biraz rahatlamış gibiydi. Ben de, onun gibi sürekli telaşlanıp, geleceği düşünmekten vazgeçip sadece bu anın içinde kalmalıydım. Onunla birlikte, sessiz bir kabulleniş içinde çekildim. Bu süre zarfı boyunca bir anlığına, içindeki kötü duyguların bedeninden ayrılıp çok uzaklara gittiğini hayal ettim. Ruhunun bir kuş gibi hafiflediğini, onun artık taşımak zorunda olmadığı yüklerden kurtulduğunu görmek istedim. Sonra başını kaldırdı ama yüzüme bakmadı. Ben de onun yüzüne akacak cesareti bulamadım kendimde. Sessizce yürümeye başladı. Ben de utangaç bir adımla peşine takıldım. Dudağımı ısırdım. Tırnaklarımı avuç içime bastırdım. Bir an önce sakinleşmeliydim. Hiçbir şey söylemeden uzaklaşması... Belki de hem onun, hem de benim için en doğrusu olmuştu. Arkadan yürürken onu izliyordum. Artık neden bu kadar çok duygu fotoğrafı çektiğini anlayabiliyordum. Arada sırada yüzünde beliren o belirsiz ifadeler, donuk bakışlar, samimi gibi görünmeyen gülümsemeler... Hepsi bir maskeydi. Ama o maskenin ardında bir hastalık taşıdığını asla tahmin edemezdim. Bu maskeyi taşımak, onun için ne kadar ağır olmalıydı? Şimdi bunu düşünüyordum. Duyguları çektiğini söylediği ilk gün onunla dalga geçmemiştim. Kalbim o zaman da bunun doğru olduğuna inanmıştı. Ama şimdi gerçeği öğrenmek... Çok daha sarsıcıydı. Onun yüzünde göremediğim hüzün, içimde yankılandı. Kalbim usulca sızladı. Sonra bir an, bana dönüp gülümsedi. Acaba, gerçekten mutlu muydu şu an? Birkaç adım hızlanarak yanına yetiştim. Beni görünce durdu. Yine o tanıdık gülümsemesiyle baktı. Parmağımı ona uzattım. "Bak," dedim yavaşça. "İşte bu gülümseme... Gerçekten mutlu olduğun için mi? Yoksa bir kandırmaca mı? Yanımdayken hep gülümsüyorsun. Ama beni kandırmak için yapmıyorsun, değil mi? Bu düşünceler bile kalbimi acıtıyor." Onun yanımda rahat olduğunu biliyordum, ama şimdi bu düşünce zihnime düğüm atmaya başlamıştı. Önce parmağıma, sonra gözlerime baktı. Ardından gülüşü biraz daha genişledi. Etrafa kısa bir bakış fırlattı, sonra tekrar bana döndü. Gözlerinde farklı bir ışık vardı. Net, berrak, içten bir parıltı... Ve o an içimden istemsizce düşündüm. 'Nasıl bu kadar güzel olabilirsin?' Parmağını uzattı, benim parmağıma dokundu. Konuşmaya başladığında sesi, kalbimi havada asılı bırakmış gibiydi. "Van Gogh bir mektubuna demiş ki: 'Söz söylemeden beni anlarlar sandım.' Ben de öyle sandım, Derin. Başta duygularımı gösteremediğim için anlayacaklarını düşündüm. Ama geçmişim kolay değildi. Bu yüzden duyguları öğrenmeye başladım. Öğrendikçe de göstermeye..." Bakışları parmaklarımızın birleştiği noktaya kitlenmişti. Ardından elimdeki diğer parmaklarımı tek tek açtı; her birinin ucuna nazikçe parmak uçlarıyla dokundu. Nefesimi tuttum. Gıdıklanma hissi tüm bedenimi sararken, yutkunmak zounda kaldım. "İlk kez bir duygu gösterdiğimde, gülümseyerek başladım. Ve senin yanındayken hiçbir duygum sahte değildi." Bakışları gözlerime kenetlendi. Kahverengi gözleri içimi okuyordu sanki. Derinlerimde sakladığım ne varsa, görmek istiyor gibiydi. Ama zorla değil... Nazikçe, kapıyı çalarak. Utanarak başımı eğdim. Yüzümdeki tebessümü gizleyemiyordum. Kendime gelebilmek ondan uzaklaştım. Bacaklarımda hiç güç kalmamıştı. Az önce ki o yarım sarılma şimdi de bu... Bugün benim için çok zorlayıcı ve heyecandan nefesimin sürekli kesilmesine neden oluyordu. Ve bunu bana yapan, ondan başkası değildi. Sakin bir nefes alıp tekrar döndüğümde kamerasını bana çevirmişti. Şaşkınca baktım. Tam o sırada bir 'kınk' sesi duyuldu. Gülümsediğimi fark ettiğim anda yüzümü saklamak istedim ama çok geçti. Bir kare daha... Bir 'kınk' sesi daha yankılandı. Elimi kaldırıp yüzümü kapatmaya çalışırken çekilmişti bile."Neden her defasında beni çekmeye devam ediyorsun?" dedim. Her seferinde de içimi daha çok sıkıştırıyor, beni biraz daha utangaç, biraz daha savunmasız biri haline getiriyordu. Dudaklarının arasından hafif çocuksu bir kıkırtı yükseldi. Bu, telaşlı halimden eğlendiğini gösteriyordu. Kameradaki yansımama bakmaya devam ediyordu. Ben de nasıl çıktığımı merak ediyordum ama bakmaya cesaretim yoktu. Kendimi fazla beğenmediğim için fotoğraf çekilmeyi de sevmiyordum. Saçları rüzgarla savrulurken usulca konuştu. "Sence... Duygularını bu kadar belli eden birini nasıl çekmem?" Başını kaldırıp bana baktı. Yüzündeki yumuşak ifade, sevinçle kıvrılmış dudakları ve huzurla bakan gözleriyle... Artık o yüzde bir maske görmüyordum. Çünkü gerçeğini biliyordum. Duygularını göstermek istediğini, elinden geleni yaptığını, çabaladığını görmemek mümkün değildi. "Az önceki sorunun cevabıysa..." diye devam etti. "Bana böyle bakan birinin kalbini nasıl kırabilirim?" Sözleri ile nefesim tekrar kesildi. Kalbime sancılar giriyor, bedenim aynı anda çok fazla duyguyu yaşadığı için bir hata veriyordu. İçimde ne varsa birbirine karışmıştı; heyecan, utanç, hayranlık, korku... "Tamam!" dedim aniden, sesim olduğundan fazla yüksek çıkmıştı. O kadar utanmıştım ki oradan kaçmak, bir yerlere saklanmak istedim. "Yeter... Lütfen dur artık. Utanıyorum." Gülümsemekten, gözlerim dolmuştu. Yaşlarımı silerken ona kaçamak bir bakış attım. Ardından hafifçe dalga geçer gibi sordum: "Böyle konuşmayı nereden öğrendin?" Bu soruyu yönelttiğim anda, gerçekten benimle flört edip etmediğini düşündüm. İlk zamanlar, benden hoşlandığı için böyle davrandığını sanmıştım. Ama şimdi... Duyguları tanımayan biri... Aşkı gerçekten hissedebilir miydi? Yoksa tüm bunları, o gün söylediği gibi, yalnızca öğrenmek için mi yapıyordu? Yüzüne bakarken bu sorunun cevabını delicesine merak ediyor, ama aynı anda duymaktan da korkuyordum. Bir süre düşündü. Parmaklarına bakarak dudaklarını büzdü. "Hım..." dedi sonunda, sesi alçak ve kararsızdı. "Bur sorunun cevabı... biraz zor." "Açık olmaya çalıştığını biliyorum," dedim. "Ama bazen seni yanlış anlamama neden oluyorsun." Tüm bunları kendi uydurduğum bir senaryo olmasından korkuyordum. Ondan gerçekleri duymak istiyordum. Bakışları yüzüme döndü. Somali'den ayrılmamıza artık çok az kalmıştı. Geriye döndükten sonra, onan haber bekleyerek belirsizlik içinde yaşama korkusu sarmıştı şimdi içimi. Bu yüzden, bir şeyler netleşmesini istiyordum. "Yanlış mı anlaşılıyorum?" diye sordu. Yavaşça yürümeye başladım. Bu sözleri onun yüzüne bakarak söylemeye cesaret edememiştim. "Bazen... güneş gibi içimi kıpır kıpır ediyorsun," dedim ve gökyüzüne kaçamak bir bakış attım. "Ama sonra..." sustum. Devam edemedim. Hastalığını biliyordum. Benden hoşlanmadığını söyleme ihtimali, kalbim şimdiden sızlamaya başlamıştı. Ondan ne kadar uzak durmaya çalışsam da, artık ondan hoşlanıyordum. Buraya gelirken ruhumu bulmak için yola çıkmıştım, ama şimdi yalnızca kendimi değil... Ruhumu tamamlayan birini bulmuş gibiydim. O ise, onun sayesinde içimde yıkılıp yeniden ördüğüm, onu da içine yerleştirdiğim duvarlardan habersizdi. "Her neyse," dedim, kendimle alay eder gibi bir kahkaha atarak. Elimi indirip uçuşan eteğini tuttum. "Fotoğraflarını hiç sergilemeyi düşündün mü?" Ona kaçamak bir bakış attım. Yüzünde beni anlamadığını belli eden bir ifade vardı. Bir şey söylemek ister gibiydi. Dudaklarını ıslattı; sanki az önceki sözlerimi sormaktan vazgeçmişti. Bir süre sessizce, başı önde yürüdü. Ardında, hatırladığı bir cevabı verir gibi başını hafifçe iki yana salladı. "Hem evet hem hayır. Belki bir gün... zamanı geldiğinde. O zaman sana haber veririm." Başını kaldırıp bana göz kırptı. Derin ve sakin sesi içime işledi. Sanki elinde görünmeyen bir yayla kalbimi hedef almış, tam isabetle vurmuştu. Gözlerimi kırpıştırarak boğazımı temizledim. 'Kendine gel, Derin. Biliyorum çok tatlı ama sakin olmalısın!' "Söz verdin..." diye sessizce. Onun beni ne kadar büyülediğini belli etmek istemesem bile, geleceğinde bana da bir yer ayırmasını istiyordum. Tam yanında. Bir yanım onunla birlikte hayatımı şekillendirmek isterken, bir yanım bu anın yok olup gideceğinden korkuyordu. Bu yüzden yüreğim, bir an gökyüzünde özgürce uçarken, diğer an yerin en derinine gömülüyordu. Gözlüğümü takıp sessizce arkasından yürümeye devam ettim. Arabadan indiğimizden beri en az on beş dakika geçmişti. Bu sıcağın altında daha ne kadar yolumuz olduğunu merak ediyordum. Elimdeki şapkayı yelpaze gibi sallayarak serinlemeye çalıştım. Bir çocuk mızmızlanması gibi "Daha gelmedik mi?" diye sorduğumda, yüzünde belirsiz bir ifadeyle başını salladı. "Az kaldı," tıpkı bir evebeynin verdiği cevap gibi karşılık verdi. Yürüyüşümüz devam etti. Gözüm hep ondaydı. Her an kaybolup gidecek bir serap gibi görünüyordu. Aslında onu tanıdığım ilk günden beri varlığı bana gerçeküstü gelmişti. Özellikle şimdi, ona daha da yaklaştıkça... Bir hayal ürünü kadar gizemli olduğunu düşünmeden edemiyordum. "Burası çok güzel değil mi? Doğayla iç içe olmayı seviyorum," dedi birden. Ben duygudan duyguya sürüklenirken, o sadece şu anı yaşıyordu. Onu tanıdıkça, kendimdeki eksiklikleri fark ediyordum. Geleceğe dair endişelerim beni sürekli tetikte tutarken, o kaybolmayı umursamayacak kadar başka bir dünyada yaşıyordu. Benimkinden çok daha farklı bir yerde. Ve belki de ona olan gizli çekimin kaynağı buydu, dünyaya karşı sahip olduğu, benden bambaşka o duruş. "Evet," dedim dalgınca. "Gerçekten çok güzel." Bakışlarım hala onun üzerindeydi. O da benim gibi gözlük takmıştı. Etrafımız, uzayıp giden çölle kıyaslanabilecek kadar ıssız ama tuhaf biçimde enerjikti. Onun sözleriyle çevreme bakabildim ancak. Güneşe rağmen esen serin rüzgar huzur vericiydi. Başımı eğip, ayak içime dolan kumu silkeledim. Hem dalgınlığımı dağıtmak hem de konuşma isteğimi bastırmamak için yeniden sesimi yükselttim. "Bir sergi açarsan, adını ne koymak isterdin? Hiç düşündün mü?" "Hiç düşünmedim," dedi başını hafifçe sallayarak. Kumla arası pek kötü değildi. Hatta, dikenli bitkiler olmasa terliklerini çıkarıp çıplak ayakla yürürdü muhtemelen. "Hım," diye mırıldanıp onun yerine düşünmeye başladım. Duyguları çektiği için belki duygularla ilgili bir isim? Ya da daha şiirsel bir şey? "Bence 'Yıldızlı Gece' olabilir... Ya da... 'Ay Işığı Altına'." Sonra bir anda aklıma gelen fikirle ellerimi birbirine çarpıp ses çıkarttım. "Hah! 'Duygulara Dokunmak' nasıl?" Bana yavaşça dönüp kaşlarını kaldırdı. Alnına düşen saçları rüzgarla birlikte savruluyordu. "Neden böyle bir şey yapayım?" dedi şaşkınlıkla. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm vardı. Şımarık bir ifadeyle ona baktım. "Çünkü ben buldum!" dedim, bilmiş bir ses tonuyla. Parmağımla kendimi gösterdim. Onunla şakalaştığımı anlaması için özellikle çaba harcıyordum. Biriyle yakınlaştığımda genelde samimi olmaya çalışırdım, ama beni yanlış anlar mı düşüncesi hep içimi kemirirdi. Şu an da olduğu gibi. Yine de, yüzümdeki ifadeyi görünce gülümsemesi büyüdü. Gözlüklerini çıkardı. Güneşten kısılmış gözleri yüzümde dolaştı. Saçlarını geriye savurdu, kollarını göğsünde kavuşturdu. Sonra o tanıdık, derin ve etkileyici sesiyle fısıldadı: "Öyle yapmalıyım o zaman." O an, az önceki tatlı çocuk gitmiş, yerine daha karizmatik birine dönmüştü. Bakışım bir kez daha değişti. Ona olan çekimimin nerede son bulacağını merak ederken, o her defasında yeni bir zincirle beni kendine daha da bağlıyordu.Ona doğru yaklaştım. Elindeki gözlüğe uzanıp, sanki yeniden gözlerine takmak ister gibi yaptım. Beceriksizliğime rağmen kıpırdamadı. Parmak uçlarıma çıkıp ona ulaşmaya çalıştım. Yamuk taktığım gözlüklerin ardından, kapalı tuttuğu gözlerini yavaşça açtı. Bakışlarını doğrudan bana çevirdi. Sakince soluk alıp başını hafifçe yana eğdi. Kalbim, yeniden gökyüzüne kanatlanmak istercesine atmaya başladı. "Bir daha... Lütfen böyle şeyler yapma," dedim. Uyarı gibi dursa da, içimdeki terazide ona olan duygularım daha ağır basıyordu. Sonra hızla geri çekilip yürümeye başladım. "Neden? Yoksa çok mu etkilendin?" Sadece elimi kaldırıp salladım. Ben onunla dalga geçtikçe, o da benimle dalga geçmeye devam ediyordu. Bunu bilerek mi yapıyordu, yoksa duyguları henüz tanımayan biri olarak yeni şeyler mi deniyordu bilmiyorum. Ama içimdeki his netti: Evet, etkilenmiştim. Hem de fazlasıyla. Sakinleşmek için başımı gökyüzüne kaldırdım. Bugün hava her zamankinden daha güzeldi. Mavi gökyüzü, sonsuzluğa doğru uzanıyordu.
Bölüm 18
Hatıralar Part 2
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.