İçeriğe geç

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 17 · 8 dk okuma

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 17

Hatıralar Part 1

- Altı Yıl Önce - Bir ay ne kadar çabuk geçmişti? Uçağa ilk bindiğim andaki heyecanı ve korkuyu hâlâ unutamıyordum. O gün uçağa son anda yetişebilmiştim; üst üste gelen aksilikler resmen beni sınamıştı. Hatta bavulumun tekerliği bile kırılmıştı. Uçaktan indikten sona, bavulumu taşımama yardım eden Fotoğrafçıyı hatırlıyorum. Tesadüfen başlayan hikâyemiz, o günden sonra bambaşka bir renge bürünmüştü. İlk günler ondan kaçarken, bir anda ilişkimiz gizli buluşmalara, birlikte geçirilen zamanlara dönüşmüştü. Onu hâlâ tam anlamıyla anlayamasam da, olduğu haliyle kabullenmek bana cazip geliyordu. Onu tanımak; sihirli bir kutuyu açmak, yeni bir kitaba başlamak ya da bilinmeyen bir yeri keşfetmek gibiydi. Her şey taze, büyüleyici ve çok özeldi. Bu duygular kalbimi hızla çarptırıyordu. Ama birlikte geçirdiğimiz zaman hızla azalıyordu. Birkaç gün sonra evimize dönecektik. Peki ya sonra? Onunla tekrar görüşebilecek miydim? Belki de bu flört bir adım öteye geçer, gerçek bir ilişkiye dönüşebilirdi. Bu hayallerle yastığıma sıkıca sarıldım. Gülümsememi bastıramıyordum. Bugün dinlenme günümüzdü ve oda arkadaşlarım dışarı çıkmak istemişti. Bana da teklif etmişlerdi ama dinlenmeyi tercih etmiştim. Aslında içten içe, onun bana randevu teklif etmesini umduğum için kalmıştım. Dakikalar geçtikçe, yatakta kollarımı ve bacaklarımı açmış hâlde tavana bakmak sıkıcı hâle gelmişti. "Son birkaç gün..." diye mırıldandım kendi kendime. "Birkaç gün sonra geri dönüyorum." Ellerimi havaya kaldırıp parmaklarımı saydım. Annemi, babamı özlemiştim. Ravza'yı ve Cemre'yi de... Bensiz neler yapıyorlardı acaba? Elimi göğsümün üzerine bırakmıştım ki kapı aniden çalmaya başladı. Acaba kızlar dışarıdan erken mi dönmüştü? Yavaşça kalkıp kapıyı açtım ve karşımdaki kişiyi görünce donakaldım. Fotoğrafçı! Şaşkınlıkla kapıyı hemen kapattım. Hazırlıksız yakalanmıştım. Üzerimde hala pijamalar vardı. Aceleyle birkaç para giyinip kapıyı yenide, yalnızca başımı gösterecek kadar araladım. "Merhaba," dedi. Şaşkınlıkla baktı bir an, sonra dudaklarındaki kıvrım giderek genişledi. Ona "Merhaba," diyerek karşılık verdim. Utancımdan yerin dibine girmek istiyordum. "Şey... Benimle dışarı çıkmak ister misin?" dedi çekinerek. "Yani... tabi, eğer istersen." Beklediğim teklif sonunda gelmişti. İçim kıpır kıpır olmuştu ama gülümsememi bastırdım. Onun bu telaşlı hali o kadar tatlıydı ki, biraz daha izlemek için evet demeyi erteledim."Ah... Bilemiyorum. Biraz düşünmem gerek..." Yüzü hafifçe düştü. Elini başının arkasına götürüp saçını kaşıdı. "Sanırım iyi bir zamanda gelmedim," dedi dudaklarını büzerek. Hemen vaz mı geçiyordu? Bir an duraksadım. Doğru şeyi mi yapıyordum? Kendimi sorgularken ve onu kaçırma ihtimali içimi kemirirken usulca sordum. "Peki, neden benimle dışarı çıkmak istiyorsun?" Onunla uğraşmaya devam ediyordum. Bu küçük oyun hoşuma gidiyordu ama aynı zamanda bu yüzünden fırsatın elimden kayıp gitmesini de istemiyordum. Çocuksu tavırları o kadar tatlıydı ki, insanın içini ısıtıyordu. "Bir yer... Bir yer öğrendim," dedi. Aceleci ve tedirgin tavırları, kelimelerin ağzından yavaşça ve kekeleyerek çıkmasına neden oluyordu. "Oraya seninle gitmek istemiştim sadece." Şimdi ise sesi cesur tonundan uzak, neredeyse fısıltıya dönmüştü. Düşüncelerini bu kadar açıkça ifade etmesi kalbimi daha da hızlanırdı. Hafifçe başımı sallayarak "Tamam," dedim. "Eğer gerçekten gelmemi istiyorsan, seni biraz bekletmem gerekecek." Başını eğmişti ama sözlerimden sonra birden kaldırdı. Gözleri bana çevrildiğinde yüzündeki tebessüm, ne kadar mutlu olduğunu açıkça gösteriyordu. Hâlâ bazen duygularını gizlediğini düşünüyordum ama böyle anlarda içindeki çocuğu saklayamıyordu. Bu defa duyguları çeken kişi ben olmak istemiştim. "Ne kadar beklememi istersen, beklerim," dedi yerinde sabırsızca hareket ederken. "O zaman seni aşağıda bekliyor olacağım." Parmakları ile aşağıya göstererek, benim izlemekten keyif aldığım tepkilerini göstermeye devam ediyordu. Benden uzaklaşırken, yüzü bana dönük haldeydi ve el sallamaktan vazgeçmiyordu. Tam kapıyı kapatacakken, hızla yaklaşan ayak seslerini duydum. Bir anda geri dönüp heyecanla seslendi: "Gelmeni heyecanla bekliyorum!" Bu sözler beni gerçekten eritebilirdi. Gülümseyerek ona el salladım ve sonunda görüş alanımdan uzaklaştığında içimdeki heyecanı zor bastırıyordum. Kapıyı hızla kapatıp hazırlanmaya koyuldum. Zaman geçtikçe kalbim daha da sızlıyor, içimden bir ses hemen ona gitmemi söylüyordu. Elbise seçmek, makyaj yapmak derken, hem güzel görünmek için ekstra çaba harcıyor hem de geç kaldığım düşüncesiyle iyice telaşa kapılıyordum. Sonunda hazır olduğumu hissettiğimde aynaya döndüm. Yüzümde belirgin bir özellik yoktu, ama çenemdeki küçük ben, bana ait özel bir detaydı. Vücudum ince ve uzundu. Dudaklarım çok dolgun sayılmazdı. Onları hafifçe ısırarak doğal bir kırmızılık verdim. Hazırlanmış olsam da heyecanım dinmemişti. Aynadan kendime tekrar ve tekrar baktım. Ona güzel görünmek istiyordum. Geçen zamanı hatırlayınca, onu daha fazla bekletmek istemedim ve aceleyle odamdan çıktım. Resepsiyona doğru ilerlerken her adımda kalp atışlarım daha da hızlandı. Bekleme salonuna yönelirken açlıktan sızlayan mideme aldırmamaya çalıştım. Şu an önemli olan tek şey, beni neredeyse bir saattir bekleyen Fotoğrafçı'ydı. Gözlerim onu ararken çoktan gitmiş olabileceğini düşündüm. Onu kaçırmış olmanın hüznü içimi kaplarken birden gözüm ona takıldı. Yeni oturmuştu. Elindeki kamerayla oyalanıyor, bir yandan da dışarıya bakıyordu. Bacağı durmaksızın sallanıyor, dudaklarını hafifçe ısırıyordu. Bir süre öylece durup onu izledim. Siyah, düz saçları hareket ettikçe usulca sallanıyordu. Hafif tombul yanakları, dudaklarını her ısırışında daha da belirginleşiyordu. Burnunun ucundaki küçük ben, onu herkesten ayıran tatlı bir detaydı. Bir adım attım ama bakışlarımı hâlâ üzerinden alamıyordum. Uzun ve ince bir bedeni vardı. Geniş omuzlarını gömleği bile saklayamıyordu. Ve elleri... Uzun, zarf parmakları nasıl bu kadar güzel olabiliyordu? 'Evet,' dedim içimden, 'Ben böyle birini yanımda görmek istiyorum.' Sonunda beni fark etti. Başını kaldırdı. Önce hafifçe aralanmış dudaklarında beliren gülümseme yanaklarını oraya çıkardı, gözleri küçüldü. İçim yeniden ısındı. Belki de Somali bile bu kadar sıcak olmamıştır. "Fazla mı beklettim?" Mahcup bir sesle, biraz da heyecanımı gizlemeye çalışarak. "Hayır, sadece birazcık," dedi. Başparmağı ile işaret parmağını birbirine yaklaştırıp 'çok az' anlamında gösterdi ve ardından kıkırdadı. "Ben daha kahvaltı yapmadım." Açlığım midemi sızlatıyordu. Bu şekilde ne kadar dayanabilirim, bilmiyorum. Gideceğimiz yeri de öyle. "Biliyorum," dedi, eğilip çantasını açarken. "O yüzden bunlar senin." Çantasından streç filme sarılı bir sandviç çıkarıp uzattı. Hayranlıkla baktım ona. Ancak o, bu durumdan rahatsız olmamdan çekinmiş gibi açıklama yapma gereği duydu: "Sabah kahvaltıya indiğimde seni göremedim. Meryem ve Buse, senin kahvaltı yapmayacağını söylediler... Ben de böyle bir şey yapmaya karar verdim." Onu dinlerken 'anlıyorum' der gibi başımı salladım. Tüm kahvaltı boyunca beni bekleyen, onu düşündüm. Sanırım son çareyi, benim odamda bulmuştu. Kızların dışarıda olduğunu bildiği için daha rahat davranmıştı. Bakışları yüzümde dolaşırken kararsızca sordu. "Yoksa bu seni rahatsız mı etti?" Başımı hayır anlamında salladım. Bunu başkası yapmış olsaydı belki rahatsız olabilirdim. Ama onun yapması, beni düşündüğünü gösteriyordu ve bu hoşuma gitmişti. "Teşekkürler," dedim sevimli bir ses tonuyla. "Kahramanımsın." Sandviçi havaya kaldırıp salladım. İçimdeki gülümseme büyüdü. O da tebessüm etti, gözleri yine küçüldü, bu kez hafifçe başını öne eğdi. Utandığını anlamıştım. Sandviçi yerken otelden çıkmış, rotayı ona bırakmıştım. Bir süre yürüdükten sonra otobüse bindik. Yol boyunca tek düşünebildiğim, açlığımın nihayet dinmeye başlamasıydı. Otobüsten indiğimizde kendimi bambaşka bir yerde buldum. Merakla etrafıma bakındım. "Nereye gidiyoruz?" diye sordum." Kayboluyoruz," dedi. Cevabı duyduğum anda içim kıpır kıpır oldu. Kelebekleri susturmaya çalışarak gülümsedim ve hafifçe omzuna dokundum. "Geri dönüş yolumuzu hatırlıyorsun, değil mi?" Sadece gülümsedi. Ve ben, o gülüşe güvenmekten başka seçeneğim olmadığını biliyordum. Başka bir araca bindik. Onun tarif ettiği yöne doğru ilerlemeye başladık. İçeride kısa bir sessizlik oldu, bu durgunluğu bozmak istedim."Bana çektiğin fotoğrafları gösterebilir misin?" Bir an tereddüt etti. Sonra kamerayı uzatarak isteğimi yerine getirdi. Ekranda kareleri tek kaydırmaya başladı. Bazen bir manzara, bazen tanımadığım insanlar... Hepsi de dikkat çekici bir netlikte ve ustalıkla çekilmişti. Derken, içlerinden bazıları gözüme takıldı. Benim görüntülerimdi. Onunla tanıştığım ilk gün fotoğraflarımı gördüğüm zaman benden izin almadığı için sinirlenmiştim. Bir süre geçtikten sonra ise hala ona karşı temkinli kalmış, mesafemi korumuştum. Fakat şimdi o günlerin aksine, çok kısa bir süre içerisinde -özellikle kaybolduğum günden sonra- ona karşı bakış açım tamamen değişmişti. Şimdi onun gözünde yer etmiş olmak, fark edilmek değil, görülmekti. Gerçekten görülmek. Bu fark edilmenin verdiği tatlı utancı ise içimde saklayacak yer bulamıyordum. Midemden yükselen kelebekleri bastıramadım. Sürekli çıkmak ve ona doğru uçmak istiyordu. "Neden beni çekip duruyorsun?" diye sordum merakla. Dudaklarında beliren yavaş bir tebessümle fısıldadı. "Çünkü çekmeye değersin." O an, sesiyle birlikte kalbim duracak sandım. Boğazım düğümlendi, nefesim göğsümde sıkıştı. Gözlerimi kırpıştırarak ona bakmaya devam ettim. Şaşkınlığım geçtikç, sözleri zihnime sızıp her yanıma yayıldı. Bir öksürükle toparlamaya çalıştım kendimi. Her geçen saniye kontrolüm biraz daha elimden kayıyordu. Zihnim değil, kalbim onun peşinden gidiyordu... Sanki o kalbin başka hiçbir yeri yokmuş gibi." Böyle sözleri söylerken gerçekten çok cesur oluyorsun," dedim, yanaklarımdaki sıcaklığı gizleyemeden. Fotoğraflarım neredeyse her yerdeydi. Hatta o karmaşık anların içinde bile beni çekmişti. Sanki gözleri sürekli benim üzerimdeymiş gibi. Birden aklıma o gün geldi; kabinde saklanırken bana bir şey söyleyecekti ama lafı yarım kalmıştı." O gün..." dedim usulca. "Kabinde saklanırken bana bir şey söyleyecektin. Ama tamamlayamamıştın. Ne diyecektin?" Gözleri bir an bana döndü, sonra hızlıca kaçırdı. Başını eğip camdan dışarıya bakmaya başladı. "O gün hissettiklerim, bugünkünden farklı değildi," dedi kısık bir sesle. "Senin fotoğraflarını çekmeden duramıyorum. Sanki... mecburmuşum gibi." Yine beni utandırmayı başarmıştı. Kalbim bu hızla daha ne kadar atabilirdi, emin değildim. Acaba bu sesi o da duyabiliyor muydu? Kısa bir süre sonra araç durdu. Gideceğimiz yere varmıştık. İndik ve yürümeye başladık. Çevrede neredeyse kimse yoktu. Gökyüzü derin bir maviliğe bürünmüştü, güneşse her zamankinden daha parlaktı. Hafif bir rüzgar, şapkamı uçurdu; elime alıp yürümeye devam ettim. O önümdeydi, ben arkasındaydım. Sessizlik yine aramıza yerleşti. Dayanamadım, bu kez de sessizliği ben bozdum. "Fotoğraf çekmeye ne zaman başladın?" Bir süre sustu. Sonra uzaklara dalarak yanıtladı: "İlkokuldayken başladı. O zamanlar içine kapanık bir çocuktum. Ne gülebiliyor ne de ağlayabiliyordum. Annem, duygularımı tanımam için bana bir kamera hediye etti. 'Hoşuna giden şeyleri çek,' demişti. Ben de duyguları çekmeye başladım." Gülümsedi. "Tebessümler, kahkahalar... Neşe gibi duyguları çektim ama kötü olanlara hiç dokunmadım. Fotoğraf sayesinde insanlarla bağ kurmayı öğrendim. O günden beri elimden kamera düşmedi. Bir adım yavaşladı, sonra boynundaki kameraya dokunarak sesini alçattı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.