İçeriğe geç

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 15 · 11 dk okuma

Fotoğraf Sanatçısı

Bölüm 15

Devam Eden Hayat Part 1

- Günümüz - Geçmişin tozlu raflarından zihnime yol bulan bu anı, gecenin bir yarısı, kalbimde tarifsiz bir heyecan ve sızıyla uyanmama neden olmuştu. Ravza hala uyuyordu. Onu rahatsız etmemek için sessizce yataktan kalktım, mutfağa geçip sandalyeye oturdum. Bir elim kalbimin üzerinde duruyordu; sanki oradaki boşluğu bastırmak ister gibi. O söylediği sözler hâlâ kalbimi sarsıyordu. Ve ben, o zamanlar bilmiyordum... hayatım boyunca siyah beyaz renklere bürünecek tek kişinin sen olacağını. Bilmiyordum yıllar boyunca yalnızca seni seveceğimi. Ve bilmiyordum tüm bu hisleri, benden çok uzakta olan senin öğreteceğini. Titrek bir nefes verdim. Ne kadar sakinleşmeye çalırşırsam çalışayım, ağlama isteğimi bastıramıyordum. Onu çok özlüyordum. O gün, 'Bu hisleri birlikte öğrenelim,' demiştim ona. 'Beraber yaşayalım,' demiştim. Ama beni yalnız bıraktı. Ben bu duyguları tek başıma öğrendim. Bu duygular ile yıkandım, bu duygular ile yıkıldım. Yıllar boyunca, nerede olduğunu bilmeden bir adamın sevgisiyle yanmayı öğrendim. Bu kadar uzun süre beklemek zorunda olmak canımı yakıyordu. Kalbim neden hâlâ direniyordu? Geleceği bilmeden, ondan bir an olsun vazgeçmeden, onu sevmekten hiç yorulmadan yaşadım. Ama artık... hatıralarımda bile yüzü solmaya başlamıştı. Elimi ona uzattığımda etrafı bir sis sarıyordu. Ona yaklaştıkça sis yoğunlaşıyor, adımlarım ağırlaşıyordu. Koşsam da yetişemiyor, göremiyor, hissedemiyordum. Bu sahnede yalnız başımaydım. "Yalnız bir kadının, bilinmeyen bir adama duyduğu aşk"ı oyununu oynuyordum: seyircisi bile olmayan bir gösteriydi bu. Yıllar sana ne katmıştı, kim olmuştun? Hangi sokaklarda yürüdün, hangi anlarda içten güldün, neler ağlattı seni? Ve... o zamanlar bilmediğini söylediğin o duyguları, acaba başka biri mi öğretti sana? Seni beklemek hiç bu kadar ağır gelmemişti. Seni özlemek, daha önce hiç bu kadar yıkmamıştı beni. Seni görememek, bu kadar öldürmemişti içimi. Dirseğimi masaya dayadım, avucumu yüzüme yasladım. Ağlamam dinmiyordu. Hıçkırıklarım boğazımda birikiyordu, nefes almamı zorlaştırıyordu. Nefesimi tutup sesimi bastırmaya çalıştıkça daha da yanıyordum. Bu duygularımı kimse değil, yalnızca onun bilmesini istiyordum. Ama biliyordum.... En imkansız şeyi istiyordum. Benim aşkım, yıllar önce sessiz bir tebessümle gitmişti. O günden beri ben, soğuk bir kışın ortasında kalmıştım. Gökyüzüm onun gidişiyle birlikte kararmış, içimdeki mevsim donmuştu. O gittikten sonra, içimi ısıtan hiçbir şey kalmamıştı. Göğsüme vuran yumruklar bile beni kendime getirmiyordu. O gece, sessizce döktüğüm gözyaşlarıyla yeniden hayata tutunmaya çalıştım. Yorgun bedenimi toparlamak için çabaladım. Masanın üstüne düşen her damlayla birlikte içimden bir şeyler daha döküldü. Ve ben, o gece... adını bile koyamadığım bir duygunun içine sürüklenmeye başladım. O geceyi aydınlatan güneş, beni kendime getirmemişti. Dünyam kara bulutlarla çevriliydi ve içimde hiç dinmeyen bir yağmur yağıyordu. Dışarıda baharın geldiğini haber veren o sıcak güneş, bana dokunmuyordu. Yorgun bedenimi zorla kafeye götürdüm. Ne çalışmak istiyordum ne de bu akşam katılmam gereken buluşmaya gitmek. Ruhum, artık bedenime sığmıyordu. Müşteri seslerinin ve duvarlara çarpan müziğin arasında bir nebze olsun nefes aldım. Bugün, diğer günlerden farklı olarak daha hareketli müzikler seçmiştim. Kendimi ondan uzaklaştırmaya, ona benzeyen tarafımı unutturmaya çalışıyordum. Aile olarak gelen müşteriler için dışarda en güvenli köşeyi hazırladım. Bir arkadaş grubuydular, her birinin çocukları vardı. Siparişlerini alırken çocuklara gülümsedim, el salladım. İkisi utangaçça bakışlarını kaçırdı, ama biri... O küçük çocuk, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle el salladı bana. Belki de o çocuğun içten gülüşüydü bugünü katlanır kılan. Ne olursa olsun, tamamen ümitsiz kalamazdım. Dün ne kadar yıkılmış olursam olayım, bugün yeniden ayağa kalkmalıydım. Güçlenmeli ve hayatımı yeniden kurmalıydım. Başımı kaldırıp duvarda asılı duran Van Gogh'a baktım. "Üstat," dedim içimden, "Bugün kendimi aşacağım. Bugün, eski halime geri döneceğim. Bu aşk için ne söylesem boş... Ama sonum bir mısır tarlasında bitmeyecek. Aşkımı kurtaramasam bile, kendimi kurtaracağım." Gün boyunca bu düşünceye tutundum. Kafeyi devralmaya gelen Ravza'ya gitmeden önce sıkıca sarıldım. Onun desteğiyle nefes aldım. "İyi olacak mısın?" Başımı kararlılıkla salladım Ravza'ya. Tüm gün boyuna kendime verdiğim güçlenme umutlarını gerçekleştirmeye başlamak için daha fazla geç kalamazdım. Altı yıl öncesine takılı kalarak zaten hayatta bir çok şeyden mahrum kalmıştım... Şimdi beklemek yerine umutlara benim yürümem gerekiyordu. "İyi olacağıma dair kendime söz verdim." Kolumu sıvazladı. "Tüm gece boyunca döktüğün gözyaşların sana birer kahkaha olarak geri dönsün, canım arkadaşım." Demek gecenin bir yarısı, ruhumun acılı sancılar halini görmüştü. Gözlerine bakarken bir şey diyemedim. "Neyi seçersen seç ya da kimi... Ben her zaman senin mutlu olmanı dileyeceğim." Gözlerim bu bir kaç kelimeyle ağlamaya hazırlamıştı kendisini. Tüm gün boyunca herkesten gizlemeye çalıştığım kırgın halimi görmüştü ve onu iyileştirmek ister gibi elini bana uzatmıştı. Başımı kararlılıkla salladım. Bu akşam, yeni hayata adım atmak için sakin adımlarla yürümeye kararlıydım. Artık gözyaşlarımın dinmesini istiyordum. Artık kendim için yaşamaya başlamalıydım. Hazırlanmak için geri döndüğüm evinin içinde, hafif bir heyecanla oturuyordum. Uzun zaman sonra bu evde, dalgın düşüncelerle Fotoğrafçı'yı hatırlamak yerine başka bir hayatı öğrenmek için bekliyordum. Zil çaldığında, derin bir nefes aldım. Aynanın önüne geçerken üzerimi son kez düzelttim. Hazırdım... En azından dışarıdan öyle görünüyordum. Kalbim bu yeni başlangıca hazır mıydı bilmiyorum fakat bir yerden başlamam gerekiyordu. Kapıyı açtığımda, karşımdaki adam nazik bir tebessümle bakıyordu bana. Ben de aynı şekilde gülümsedim. "Merhaba..." dedi, sesi görüntüsünün aksine daha kalın ve tok bir tonla. "Merhaba," dedim yavaşça. Elini bana uzattı. Parmakları uzun, avuç içi güçlüydü: onun ellerine göre daha sert ve kemikli. Elimi ona uzatıp uzatama konusunda kararsız kaldım başta fakat kendime verdiğim o sözleri hatırlayarak sınırlarımı aşmak için hareket ettim. Elimi usulca tuttu, parmakları nazikçe ama sıkıca kavradı, sonra hafifçe öne eğilip elime bir öpücük kondurdu. Bir anlığına, garip bir his kapladı içimi... Tanıdık olmayan bir sıcaklık gibi. "Derin Hanım, bu gece çok güzelsiniz." Nazikçe başımı eğdim, yanıt verdim. "Teşekkür ederim. Siz de çok şıksınız..." "Böylesine zarif bir kadının yanına layık olur muyum, emin değilim." Elim kolundaydı. Arabasına doğru yürürken bu sözleri söylemişti. Şaka yollu söylediği bu söz, yüzümde hafif bir tebessüme yol açtı. Kalbimin çarpmasına ve tenimin ısınmasına engel olamadım. Uzun zamandır birisiyle flört etmediğim için bedenim en basit iltifata bile tepki verebilirdi. "Merak etmeyin, Hakan Bey... Siz ilgi odağı olmayı bilen birisiniz," dedim. Bu sözümde tamamen samimiydim. Gerçekten de dikkat çeken bir adamdı. Bakımlı, kendinden emin, ölçülü... Saygı duyulması gereken biri olduğu belliydi. Arabaya yerleştikten sonra, yemeğe gideceğimiz restorana doğru yola koyulduk. Yol boyunca gün içinde yaptıklarımızı konuştuk. Gündelik konular, küçük gülüşmeler... Hakan'la konuşurken zihnim biraz olsun hafifliyordu. Onunla olan sohbetimiz, geçmişte yaşadığım o derin, sessiz konuşmalardan çok farklıydı. Daha açık, daha samimi ve sanki uzun zamandır tanışıyormuşuz gibi rahattı. İçimden geçenleri tam olarak adlandıramasam da... Sanki bir şeyler iyileşmek için ilk kıpırtılarını hissediyordu. Kıkırtılar ve fonda çalan hafif caz eşliğinde restorana ulaştık. Hakan, zarif bir tavırla kapıyı açtı; ardından sandalyemi çekip oturmamı sağladı. Hayatım boyunca böyle bir yere hiç gelmeyeceğimi düşünürdüm. Ama işte buradaydım. Kristal bardaklar, parlayan şamdanlar, kibarca eğilen garsonlar... Dizilerde gördüğüm o sahnelerin tam ortasındaydım. Ve içten içe, bu kadar şık bir yerde olmanın garip bir tedirgiliği sarıyordu içimi. Belki de bazen kendimi şımartmam gerektiğini hatırlatmalıydım kendime. Ama menü önüme geldiğinde, bu düşüncem tarifsiz bir çekingenliğe dönüştü. Fiyatlara gözüm iliştiği an, o 'şımartma' fikri sessizce köşesine çekildi. Sayfaları karıştırırken Hakan sessizliği bozdu. "Sizin için en iyi restoranları araştırdım. Sonunda burası için rezervasyon yaptırdım. Umarım beğenmişsinizdir." "Evet, evet... Çok şık bir yer. Düşünceniz için teşekkür ederim," dedim hafif bir tebessümle, fakat gergin oluşumu gizleyebildim mi bilmiyordum. "Ne yemek istediğinize karar verdiniz mi?" Başımı hafifçe yana eğerk menüye baktım. "Sanırım... Şunu seçeceğim." İsmi fazlasıyla süslü olsa da, aslında köri soslu tavuktu. Başını onaylarcasına sallayıp garsonu çağırdı. Siparişlerimizi verdiğinde ortam yeniden bir sessizliğe gömüldü. Bu kez bu sessizliği ben kırdım. "Daha önce yurt dışına çıktığınızı söylemiştiniz. Peki hiç gezmeye fırsat bulabildiniz mi?" Gülümseyerek cevapladı. "Evet bolca. Genelde şehir merkezlerinde birkaç saat dolaşırım. Ama çoğu zaman günlerim toplantılarla geçer. Akşam olunca biraz yürür, bir kaç mekanda takılırım. Sonra da otelime dönerim. Rutine dönmüş bir serbestlik aslında." Bir anda geçmişten bir gölge düştü zihnime. Fotoğraf Sanatçısı'nın gözleri, ses tonu, o spontane sokak yürüyüşleri... Tebessümüm soldu. "Peki," dedim hafifçe bir duraksamayla, "hiç... bilerek kaybolmayı denediniz mi? Sadece yürümek için yürümeyi. Haritasız, plansız. Gittiğiniz sokakları tanımadan sadece adımlarınıza güvenerek dolaşmayı..." Gözlerim masadaki mum ışığında dalıp gitmişti. Aslında başka bir gözün derinliğindeydim. Sadece onun anlayabileceği bir soruydu bu. Ama artık başka bir yüz, başka bir masa ve başka bir hayattaydım. Beni bir an duraksayarak, hafif tuhaf bir ifadeyle süzdü. Ardından, ne demek istediğimi anlamış gibi başını salladı. "Açıkçası, kaybolmak konusunda oldukça tecrübem var," diyerek gülümsedi. "Ama bu tecrübeler genelde panikle sonuçlandığı için... Bilerek kaybolmak gibi bir isteğe pek sıcak bakmıyorum." Gülüşünü izlerken, bu düşüncenin herkes için aynı anlamı taşımadığını fark ettim. Oysa Fotoğraf Sanatçısı... Kaybolmayı severdi. 'Bilinçli olarak kayboluyorum,' beni yeni keşfettiği lokantadanın masasında yemeği beklerken söylemişti bunu. 'Çünkü insanlar ancak bilmedikleri yerlerde, kendilerini gerçekten bulabilir.' "Merak ediyorum," dedi Hakan bir süre sonra, sesinde hafif şaşkınlık ve merak vardı. "Gerçekten... Siz öyle mi dolaşırsınız bir şehirde?" Başımı hafifçe eğdim, geçmişe gizli bir kapı aralanmıştı. "Hayatımda sadece bir kez yaptım," dedim yavaşça. "Ama hayatımın en eğlenceli ve en öğretici anıydı. O anlarda şehrin asıl kalbiyle tanışıyorsunuz. Sokak aralarında, sessiz meydanlarda, kaybolduğunuzda buluyorsunuz asıl olanı." İçimden geçen o sıcak anıyı hatırlayarak, o özlemi yeniden hatırladım. "Bu hissi tekrar yaşamak isterim." Bakışlarımı ona çevirip aralanan kapıları kapatmaya çalışır gibi. Gözleri üzerimde dolaşıyordu. Bakışlarında bir merak ve hafif bir hayranlık vardı. Belki... Bende yıllar önce o sözleri ilk duyduğumda böyle bakmıştım. "Bu..." dedi yavaşça, dudaklarında ince bir tebessümle, "Bu hayatımda duyduğum en güzel şey olabilir. Bilerek kaybolmak... Ne kadar doğru... Çünkü biz hep gözümüze sokulan yerlere gidiyoruz. Mağazalar, vitrinler... Oysa bir şehrin gerçek yüzü sokaklarında gizlidir." Bu benzer düşünceler beni bir nebze rahatlatmıştı. İçimden taşan o küçük tebessümü bastıramadım. Tam o sırada, fonda tanıdık bir piyona melodisi yükseldi. Küçük bir tesadüf gibi... Biraz hüzünlü, biraz tanıdık bir parça çalıyordu. Yemeğe sessizce devam ederken, Hakan bir anda konuştu: "Sizin için seçtiğim ürünleri kullanmaya başladınız mı?" Başımı hafifçe sallayarak onayladım ama aslında hepsi odamın köşesinde hala açılmadan duruyordu. Bir an için pişmanlık hissettim. Sözlerine devam etti. "İtalya'dayken yaptığım bir sunumla, temsil ettiğim şirketin sadece bir kozmetik markası olmadığını anlatmaya çalıştım. Biz... Sadece makyaj ürünleri üretmiyoruz. Dokunuşlar veriyoruz. İnsanların kendini yeniden inşa etmesini sağlayan küçük ama etkili yapboz parçaları..." Bu sözler, dışarıdan bakıldığında yalnızca iş odaklı gibi görünse de, içinde bir duyarlılık taşıyordu. Belki de o da, bir şeyleri iyileştirmeye çalışıyordu. Kim bilir... Belki hepimiz, biraz kaybolup biraz dokunarak iyileşmeye çalışıyorduk. Yemek, Hakan'ın konuşmalarıyla yavaş yavaş bir iş yemeğine dönüşmeye başlamıştı. Çatalın ucundaki parçayı ağzıma götürürken, anlayışlı görünmeye çalışarak başımı salladım. "En son Glow Up firmasıyla yaptığımız anlaşma bizi çok daha iyi bir konuma taşıyacak. Şimdiden devam anlaşması için hazırlıklara başladık," dedi. Glow Up adını daha önce hiç duymamıştım. Belki de güzellik ürünleriyle pek ilgilenmediğimdendi. Yine de heyecanına ortak olmaya çalıştım. "Bu gerçekten güzel bir haber. Umarım her şey gönlünüzce olur." O konuşmaya devam ettikçe içimde bir huzursuzluk belirdi. Bu hep böyle mi sürecekti? Onunla aynı yolu yürümeye karar verirsem, her akşamı iş planları, toplantılar ve projelerle mi paylaşacaktım. Üstelik... Bazen onun kim olduğunu gerçekten anlayamıyordum. Bazen yüzü birden asılıyor, sonra da sanki hiçbir şey olmamış gibi yapay bir tebessümle o anı kapatıyordu. Henüz çok erken biliyordum. Ama bir şeyler içimde usulca 'yanlış 'diye fısıldıyordu. Ve tüm bunların, hâlâ zihnimde yer ede Fotoğraf Sanatçısı'ndan kaynaklandığını düşünmek... Canımı daha da sıkıyordu. Yüzümdeki değişimi fark etmiş olmalı ki, sözünü kesip dikkatini bana verdi. "Sıkıldınız mı? Özür dilerim... Buraya oturduğumuzdan beri iş hakkında konuşmaya devam ediyorum." Sonunda yaptığı şeyi hatırlamıştı. Daha dün ona kendisini tanımak istediğimi söylemiştim sanırım iş hakkında konuşmaya fazlasıyla alışmıştı. "İşiniz hakkında konuşmayı çok sevdiğiniz anlaşılıyor." Kibarlık bende kalsın diye bu şekilde konuşmuştum ama bir an için kabaca konuştuğumu düşünerek hemen ekledim. "Konuşmaya başlayınca gözlerinizin içi parlıyor." Çekingen bir hareketle geriye yaslandı. Tabaklarımız neredeyse bitmişti. Elinde ki çatalı, parmakları arasında çevirip dururken dalgın bir sesle konuştu. "Açıkçası işten başka bir hayatım olmadığı için ne konuşacağımı tam bilmiyorum." Bu şekilde düşünmeye ya da yaşamaya onu iten gerekçenin ne olduğunu merak etmiştim. Fakat bana kendisi bir şey anlatana kadar ona bu merakı sormayacaktım da. Bir gün yakınlaşırsak ve kendisi bana anlatmak isterse, o zaman öğrenebilirdim. "Sizi anlıyorum," diye soludum. Son zamanlarım kafeyi açmak, ayakta tutmak için gecem gündüzüm birbirine karışmıştı. "Kafemi açtıktan sonra tüm hayatım iş olmuş gibi hissediyorum. Yapmaktan keyif aldığım bir çok şeyi yapamıyorum bile." "Değil mi? Tüm günümüz işte geçiyor akşam eve dönüyor uyuyor sonra bir daha aynı işe geri dönüyoruz." Bardağımdan su içerken başımı onu onaylar gibi salladım. "Hiç olmadı şu şekilde düşünelim... Severek yaptığımız işleri yapıyoruz." "Evet," dedi, benimle aynı fikirde olduğunu belli ederek. Yemeğimiz çoktan bitmişti. Ortamda hafif yemek yiyen kişilerin mırıltıları, hâlâ çalmakta olan klasik müzik sesi ve çatal bıcak sesleri ile iyice sıkılmaya başlamıştım. Kalabalık ortamları, özellikle kapalı alanları pek sevmezdim. Kafemi dizayn ederken bile ferah olabilmesi için beyaz tonlarını kullanmış, kapalı olan duvarlara pencere yerleştirmiştim. "Böyle konuşunca, bu şekilde düşünen tek kişi ben değilmişim gibi hissettirdi." "Hayata geliş amacımız yalnızca çalışmak olduğunu düşünmeyen her insan aynı düşünür. Kocaman bir dünyada yaşıyoruz fakat dört duvar arasından çıkamayacak haldeyiz." Bu sözleri, kendime neredeyse her gün diyordum. Fakat çoğu zaman beni olduğum yere hapis eden şeyin, uzun zaman boyunca beklediğim kişi olmasıydı. Dünyayı gezip, keşfedilmemiş sokaklarını görme arzum çok büyüktü. Bunu da en çokta, dünyaya aynı pencereden baktığım kişi ile yapmak istiyordum. Şu ana kadar da Fotoğrafçıdan başka birisini düşünemedim yanımda bu hayalimi gerçekleştirmek isterken. "Siz böyle konuşunca her defasında daha fazla şaşırtıyor, her defasında daha fazla merak etmeme sebep oluyorsunuz." Utangaç bir tebessüm oluştu dudaklarımda. Buraya gelirken kendime sürekli Fotoğrafçıyı unutacağımı söylesem de, her defasında onu düşünmeden edemiyordum. Yıllar önce ona bu sözleri sarf eden bendim, acaba o gün ne düşünmüş ve hissetmişti. Şu an benim hissettiğim gibi 'anlaşılıyorum' düşüncesi ile heyecanlanmış mıydı? O gün bana kurduğu sözleri ona söyleyip söylememe konusunda kararsızdım. Çünkü henüz beni merak etmesini isteyecek kadar ona yakınlık hissetmiyordum. "Neden," dedim aniden, "Bu güzel akşamı dışarıda yürüyerek tamamlamıyoruz? Belki birer içecek alırız?"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.