Ağlamam dindiğinde, bedenimdeki titremeler yavaş yavaş geçerken, içimdeki yük hafiflemedi. Ama devam etmek zorundaydım. Kendime biraz daha zaman tanıdım. Toparlanmaya çalıştım. Ve sonra... döndüm. Karşımda tanıdık bir çift göz. Kahverengi. Yoğun. Endişeyle dolu. Ne zamandır oradaydı? Ne zamandır beni böyle izliyordu? Ona, bana karşı bir şey hissetmemesi gerektiğini söylemiştim. Bugün bütün gün benden uzak durmuştu. Ama şimdi... tam karşımdaydı. Ne çok yakındı, ne çok uzak. Sadece oradaydı. Varlığıyla beni tutan, ama zorlamayan bir denge gibiydi. Ağzı hafif aralanmış, bir şey söylemeye cesaret edemeyen haliyle beni izliyordu. Bir an, sırtımı ona çevirip kuruyan gözyaşlarımı avuç içimle sildim. Sonra tekrar döndüm ona. Ben adım atmadan, o çoktan birkaç adım atmıştı bile bana. Gergin bir tebessümle karşılık verdim. O da aynı şekilde gülümsedi. Sözcüklere gerek yoktu. Sadece susmak... bazen her şeydi. Tam o an, onun arkasından çıkan küçük bir çocuk elini bana uzattı. Gözlerim şaşkınlıkla büyüdü. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, refleksle bacaklarım beni çocuğa taşımasına engel olmadım. Yere çömeldim ve küçük bedene sarıldım. Onun kolları da boynuma dolandı. O an her şey durdu. Küçücük bedeni, kollarımda eriyordu sanki. Zayıf, kırılgan, bir yaprak gibi... Ama aynı zamanda sanki dünyadaki en ağır yükü taşıyormuşcasına. Bu çocuk içerideki bebeğin abisiydi. Ve aslında ondan farkı yoktu. Sadece biraz daha uzun süredir yaşıyordu. Ama aynı acının, aynı yoksulluğun izlerini taşıyordu. Ona sarılırken ağlamadım bu kez. Ama içim... bir kez daha paramparça oldu. Çocuğun kulağım eğilip, ince sesiyle "Teşekkürler," diye fısıldadığında kalbimde bir kıpırtı oldu. Şaşırmıştım. Ama bu güzel duygunun bedenime yayılmasına izin verdim. Hafifçe gülümsedim. "Asıl ben teşekkür ederim," dedim içtenlikle. Bir süre sonra kollarımız birbirinden ayrıldı ama küçük parmakları elimi bırakmamıştı. Başımı kaldırdım, gözlerim onu buldu: Fotoğrafçı çocuk. Bu kez sahte olmayan, samimi tebessümüyle kalbimi bir kez daha ısıttı. Ve ben biliyordum o sarılma fikri onundu. Ben onu itmeye çalıştıkça, sessizce ama inatla yaklaşmaya devam ediyordu. Kollarını kendine sarmış, yanımda öylece duruyordu. Bakışlarımı yere indirirken, az önce vedalaştığım çocuk hafifçe kolumu dürttü. Ona döndüm, eğildim. Tam o anda, yanağıma bir öpücük kondurup hızla kaçmaya çalıştı. Hızlı bir hareketle yakaladım, iki yanağından öpüp ben de onu uğurladım. Uzaklaşan küçük bedeni gözden kaybolurken, yüzümde istemsiz bir tebessüm büyüdü. Nasıl olurdu da tam ihtiyacım olan anda, o hep tam orada dururdu? "Teşekkürler," dedim bu kez sesli, çekinmeden. Bana şaşkınlıkla döndü. Ağzı hafif aralandı. "Oh... Neden... teşekkür ediyorsun?" diye sordu. Omuzlarımı silktim, gülümsemem sürdü. "Sadece kabul et," dedim basitçe. O da omuz silkti, dudaklarını büzüp aynı tonda cevap verdi. "O zaman... sadece kabul edeyim." Bir anlığına kahkahamı bastırmak için elimi yüzüme gömdüm. Nasıl bu kadar tatlı olabiliyordu ki? Bu, benim için hiç iyi değildi. Farkında olmadan, ona daha fazla bağlanıyordum. Az önce yaşadığım o karanlık anın içinden beni çekip çıkaran kişi olmuştu. Ama neden yapmıştı bunu? Gerçekten benim için miydi? Elimin üzerindeki parmaklarını hissettiğimde, başımı hafifçe çevirdim. Parmakları nazikçe elime dokunuyordu. Bir an sonra, fark etti ne yaptığını ve hemen geri çekti. Gergin bir gülümseme yayıldı yüzün. "Yeniden ağlamıyorsun değil mi?" diye alayla karışık bir merakla. Gülerek başımı salladım, hayır anlamında. Bakışlarım onun eline, sonra gözlerine kaydı. Sadece sustum. Çünkü bazen bir şey söylememe gerek kalmadan beni anlıyordu. Bu yüzden ona alışma hissim, ben onun yörüngesinden çıkmaya çalıştıkça yeniden beni kendisine çekiyordu. "Bazen her şeyin neden böyle olduğunu düşünerek kendine acı çektirme." Konuşmaya başlayınca en başından beri hislerimi okumuş gibiydi. Beni konuşmadan anlayan nadir kişilerden olmuştu, hem de bu kadar kısa bir süre içerisinde. "Çünkü bir şeylere anlam katarak yaşamaya devam edersek, her şey bizim için daha zor olur. Sadece bırak; çoktan yaratılmış olanı kabullen, yeter." Başımı salladım, az önce yaşananları düşündüm. O isyankar halim beni ele geçirmesine izin verilmeden, ruhumla konuşmak için belirmişti. Belki de bu tavsiyeyi dinlemek, benim için en iyisiydi. Kendime küçük bir taviz vermiştim o anda: Bazı şeyleri düşünmeden kabul etmeye karar verdim. Bir kere sorgulamaya başladığım an her şeyden nefret etmeye başlamam kaçınılmaz bir son oluyordu. "Ve bugün... Bana bu hisleri hissetmem gerektiğini söyledin. Bende kendime soruyorum... Tüm bu karmaşık duygular ne? Neden böyle hissediyorum." Bugün asansörün önünde cevap vermesini beklemeden kaçarak söylediğim sözlerin karşılığını almayı beklemiyordum. Hiç olmadı bu kadar çabuk olacağını. Onu bölmeden sözlerini dinlemeye devam ettim. Erkenden yargılamaktan çok nasıl cevap vereceğimi bilmiyordum. "Kendime bu soruları sorarken senin yanına çekilmemi engelleyemiyorum. Kalbim... Kalbim deli gibi çarpıyor, aynı zamanda da acıyor." Elini kalbinin üzerine koydu. Ardından, yaptığı hareketle anlam verememiş gibi parmaklarını sıkarak yumruk yaptı ve yanına düşürdü. "Seni gördüğüm zaman ise sanki tüm dertlerim sona eriyor gibi. Eğer böyle olmasaydım... Kendimi daha iyi anlayabilseydim... Belki de her şey daha farklı olurdu." Yüzünde acı bir ifade belirdi. Bakışları boşlukta takılı kaldı; gözleri, geçmişte sıkışmış bir çocuk gibi umutsuzdu. Titriyordu, sorguluyordu. Onu ilk kez bu kadar açık, bu kadar çıplak bir duyguyla görüyordum. Artık ifadesiz maskesinin arkasına saklanmıyordu. Bu haliyle karşımda durması, içimde derin bir sarsıntıya neden oldu. Bedenim gerginleşti. Kalbimin çarpmasına engel olamıyordum. Çünkü bu sadece bir itiraf değildi, öyle hissettiriyordu. "Lütfen bana yardım et... bu hisleri tanımak istiyorum." Bakışları beni buldu. "Çünkü şu ana kadar yalnızca senin sayende bunları hissettim. Ve merak etmeden kendimi alamıyorum... Ben de bir gün, birisi için siyah beyaza boyanabilir miyim?" Bu sözleri sarf ettiği an boyunca içimde bir karmaşa vardı. Hem korku hem de tanımlayamadığım, yabancı bir çekim hissediyordum. Ama bu sözleri anlamak daha doğrusu keşfetmek istiyordum. Sadece onu değil, belki de kendimi de. Bu içimden gelen bir içgüdü gibiydi; beni, bilmediğim bir yolda yürümeye zorluyordu. Her cümlesi beni daha da derine sürüklüyordu. O da benim gibi bu hislerin ne olduğunu bilmiyordu. Ben, aynı bilinmezliğin içinde ilk kez biriyle aynı dili konuşuyordum. Ama bu, yalnızca arkadaşlık değildi. Bu bir bağdı. Kökleri bilinmeyene uzanan, sessizce büyüyen bir bağ. Aile olmak gibiydi. Kalbimin tüm bedenimi deli gibi sarsmasına engel olamadım. Bana bu soruları sordu ama ben ne yapacağımı bilmiyordum. Bu yolculuk yakında bitecekti. Ve ondan sonra ne olacaktı? Belki de bu soruları düşünmek için henüz çok erkendi. Ama hisler... Onlardan kaçmak istesem bile sonunda beni bulmuştu. "Sana nasıl yardımcı olacağımı bilmiyorum," dedim. Onun iç dünyasının ne kadar derin ve karmaşık olduğunu az da ola öğrenmiştim. Ama yine de bu yeterli miydi? Ona istediği gibi bir cevap verebilir miydim? Ya da... Ben bile tam olarak tanımadığım bu duyguları, bir başkasına nasıl öğretebilirdim? Bakışları yüzümde dolaşırken, umutsuzca bana bakan bu adamı kırmak istemedim. "Ben... Ben tüm bu bahsettiklerinin cevabını bilmiyorum. Sana ne öğreteceğimi de öyle..." Belki de onun yaptığı gibi, benim de şeffaf ve içten olmam gerekiyordu. Kendi içimdeki bilinmemezlikten bahsetmem gerekiyordu. "Fakat... Anlatmak istediklerimi anlayabileceğini düşündüm. Böyle konuşarak saçmaladım, üzgünüm." Yüzünü buruşturdu. Her an ağlamaya hazır haliyle konuştu. Bu, kalbimdeki heyecanın yerini ağır bir hüzne bırakmasına neden oldu. Yerimde kıpırdandım. Karşımda, istediği cevabı alamayan bir çocuğun çaresizliğini görmek... Bu beni daha fazla yoruyordu. Bu ben değildim. Ben kimseyi kıramazdım. Elimden geldiği kadar yardım etmeye çalışırdım. Ama henüz ben bile ne olduğunu bilmiyordum ki... Aramızda geçen sessiz saniyelerde ben ne diyeceğimi düşünürken, o ise gitmek için hazırlanmıştı. Bunu anladığımda, içimde bir şey koptu. Bu anın büyüsü bozulduğunda, içimde günlerce atamayacağım bir ağırlık şimdiden oluşmaya başlamıştı. Ve bu ağırlık belki de ona söylemek istediklerimi söyleyemediğim için, geceleri uykumu bölecekti. Bunu hem kendim hem de onun için yaptım. Ona bir adım attım. Elimi, onu durdurmak için uzattım. Tişörtünden kavradığımda bakışlarının yeniden beni bulduğunu hissedebiliyordum. Ama başımı kaldırıp ona bakamadım. Bunu yapacak cesaretim yoktu. "Peki, öyle yapalım." Ne dediğimi bilmiyordum. Bu gücün nereden geldiğini de bilmiyordum fakat içimden gelen o hisse sıkıca sarılıyordum. Bunu söylemem gerekiyordu. Çekingen bakışlarımı ona kaldırdım. Hevesle titreyen kahverengi gözleri, benim kararsızlığımı sabırla bekliyordu. "Tüm bu hislerin ne olduğunu birlikte öğrenelim." Sesim titriyordu ama bu gerçekti. İçten gelen bir karardı. Dudaklarının arasından sakince çıkan nesefiyle birlikte gülümsemesini engelleyemedi. Gözleri doldu. Ama bu sefer hüzünden değil; bir kabullenmenin, bir başlangıcın ışığıyla... Yıldızlar gibi parlıyordu. Tişörtünü tuttuğum elimi tutarak sıktı, ardından sanki onu sevmemi ister gibi yanağının üzerine yerleştirdi. Elini, elimin üzerine yerleştirerek, kendini avcumun içine bıraktı. Sessizce. Böylesine bir adamın altında eriyip, hislerin içinde kaybolmak... Beni hem korkutuyordu hem de büyülüyordu. Ama o an anladım:Ne olursa olsun, onunla bu duyguları keşfetmek için çabalayacaktım. Bu adamla yeni dünyalar öğrenecek, aynı duygulara dokunacaktım. Belki bir gün... O gerçekten benim için siyah beyaz bir kare olurdu. Onun da dediği gibi; renkleri yalnızca bana ait olan.
Bölüm 14
Hatıralar Part 2
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.