- Altı Yıl Önce - Kaybolma olayının ardından otele vardığımızda hava çoktan kararmıştı. Yatağa uzandığımdan bacaklarım yorgunluktan titriyordu. O gün yaşadıklarımızın kötü yanlarını anlatmasam da, oda arkadaşlarım olayın kasıtlı bir kaybolma olduğundan emindi. Başta buna inanmak istemedim. Fakat onun bana söyledikleri kafamı kurcalamaya başlamıştı. Gerçekten de bilerek mi kaybolmuştu? Üstelik o an bile fotoğraflarımı çekmekten vazgeçmemişti. Sadece dikkatini çeken insanların fotoğraflarını çektiğini söylemişti. Bu, onun dikkatini çektiğim anlamına mı geliyordu? O anlarda söylediği sözleri tekrar hatırladım. "Sen, sürekli senin yanında durup seni korumak istememe sebep oluyorsun." Bunu henüz tanıştığı birine söylemek oldukça garipti. O gün neden bu kadar sert tepki vermişti? O adam yüzünden zaten çok korkmuştum, ama onun söyledikleri korkumu daha da derinleştirmişti. Sonra... Beni hafifçe sarılıp teselli vermişti. Gün boyu elimi bırakmayışı bana güven vermişti, ama neden elimden tutarak bir çocuk gibi dolaşmıştık ki? Bir de o gün... Dizlerimde uyuması, başka türlü düşünülmesi gereken bir şeydi. Benden sonra uyuduğuna emindim; öyleyse nasıl düşmüştü oraya? Düşse fark ederdim. Ya bilerek dizlerime uzandıysa? Neden? Neden? Kafamda o kadar çok soru vardı ki... Ama hiçbirine net bir yanıt bulamıyordum. Dükkan sahibine benden eşiymişim gibi söz etmesi mi daha utanç vericydi, yoksa birbirimize yaslanarak uyumamız mı? Ve sonra... O düşünce aklıma düştü. Yatağın üzerinde kendimi dönerken buldum, onu kafamdan atmak istedim. Ama artık çok geçti. Aklımda yankılanıyordu: Ya benden hoşlanıyorsa? Hayır! Hayır!Böyle bir şey yoktu. Düşünmek bile saçmaydı. Bu, doğru olamazdı. Sadece kendi kafamda kurduğum bir kuruntuydu. Hepsi bundan ibaretti. Henüz yeni tanıştığın biri için bir şeyler hissedilebilir miydi? Onu düşündükçe zihnim bulanıyor, kontrolümü kaybedecek gibi hissediyordum. Ve garip bir şekilde... Gerçekten onun dediği gibi hissetmeye başlamıştım. 'Farklı olmak kötü değil. Farklı olan, seni düşünmeye zorlar. Merak uyandırır. Öğrenmek istersin. Farklı olmak iyidir.' Sanırım onun farklı oluşu, beni bu kadar düşündüren şeydi. Ne zaman yalnız kalsam, gece gözlerimi kapatmadan önce ya da sabah uyanır uyanmaz... Aklımda sadece o vardı. O günün üzerinden üç gün geçmişti. Ve ben, üç gündür hem ondan kaçıyor hem de onu izlemekten, fakat düşünmekten kendimi alamıyordum. Neden böyle hissediyordum? Yoksa gerçekten onun yörüngesine mi giriyordum? Hayır Derin! Kendine gel!'Her şey bu kadar basit değil. Buraya neden geldiğini hatırla. Sadece on günün kaldı burada. On gün sonra onu bir daha görmeyeceksin... Ve tüm bu duygular, hepsi boşa çıkacak.' Kendimi bu düşüncelerle biraz olsun toparladım. Odanın içinde birkaç adım attım, derin bir nefes alıp dışarıya çıkmak için hazırlandım. Şu an... Ravza'nın burada olmasına öyle çok ihtiyacım vardı ki. Neden benimle gelmemişti? Onunla birlikte olsaydık, bu her şey çok daha kolay olurdu. O mutlaka bana bir şeyler söyler, kafamı toparlamamı sağlardı. Ah Ravza! Şu an... o parlak zekana ve keskin yorumlarına o kadar çok ihtiyacım var ki... Kapıyı yavaşça açarken kendime güç vermeye çalıştım. Aklımı yeni bir köy göreceğimiz düşüncesiyle meşgul ettim. Bugün başka hayatlara dokunacak, yeni yerler görecektik. Bu da beni ayrı bir heyecanla dolduruyordu. "Günaydın!" Ses arkamdan yükseldiği anda kimin olduğunu anlamıştım. Olduğum yerde donup kaldım. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Neden böyle hissediyordum? Tek yapmam gereken, sakin kalmaktı. Sonuçta üç gündür ustaca ondan kaçmayı başarmıştım. Bugün de aynısını yapabilirdim. Kendime bu kararı verip yavaşça arkamı döndüm. Yüzünü görmeye hazırlanırken, istemsizce birkaç adım ona doğru attım. O ise yüzünde bir tebessümle bana yaklaşıyordu. İçimdeki garip duygular çoktan kontrolü ele geçirmişti. "Günaydın," diye karşılık verdim. Yan yana yürüyerek asansöre doğru ilerledik. "Rahat uyuyabildin mi?" diye sordu yumuşak sesiyle. Yalnızca başımı salladım. Ardından sessizlik oldu. Ama bu sessizlik garip şekilde içimi rahatlatıyordu. Konuşmaya devam etseydi, onu daha çok merak edeceğimi, düşüncelerimin dağılacağını biliyordum. En iyisi susmaktı. Tuhaf kişiliklere olan merakımı bir kenara bırakmalıydım. Çünkü kalbim onunla konuştukça daha da hızlı atıyor, bu yakınlık bir arkadaşlıktan fazlasına dönüşecekmiş gibi hissediliyordu. O, her kadının sahip olmak isteyeceği türden biriydi. Ve ben... düşündükçe zihnimde daha fazlası canlanıyordu. Hayal gücüm onu, gerekliğin ötesine taşımaya başlamıştı bile. En sonunda ise kendime sadece şunu söyleyebildim. 'Ondan uzak durmak... benim için en iyisi.' "İyi olmana sevindim," dedi bir anda. Sanırım benim bir şeyler dememi bekliyordu. "Birkaç gündür benden uzak duruyorsun. Sana o günü hatırlattığımı düşünüp korkuyordum." Başımı çevirip ona baktım. Yüzünde tam olarak çözemediğim bir ifade vardı. Gerçekten ne hissediyordu şu an? Demek... kaçındığımı fark etmişti. Şimdi nasıl açıklayacaktım ki? Gözlerimi yeniden yere indirdim, doğrudan cevap vermek yerine konuyu değiştirmeyi tercih ettim. "O gün... Beni bulduğunda gerçekten çok mutlu oldum. Beni o durumdan kurtardığın için tekrar teşekkür ederim." Bu sözleri söylerken çoktan asansöre binmiştik ve zemin kata inmeye başlamıştık. Göz ucuyla ona bakarken, parmaklarının kameranın üzerinde gezindiğini gördüm. İçimden bir soru yükseldi. O kamerada benim kaç tane ve ne tür fotoğraflarım vardı acaba? "Acaba seni bulduğum için en çok kim mutlu?" Bu sözleri söylerken ne demek istediğini anlamaya çalıştım. Ona bir şey soracakken asansör kapısı açıldı. İçeriye, buraya yeni gelmiş birkaç yabancı iş adamı girdi. Asansörde beş, belki altı kişi olmuştuk. Kendimi geriye çekip onlara yer açmak isterken, bileğimden nazikçe tutu beni arkasına aldı. Ne yapmaya çalışıyordu? Ben ondan uzak durmaya çalıştıkça, sanki daha fazla yaklaşıyordum. Adamların tuhaf bakışlarına sahte bir tebessümle karşılık verdim. Ama aynı bakışı o da adamlara yöneltti. İçinde kıskançlık mı oluşuyordu, yoksa bu sadece bir savunma refleksi miydi? Başımı kaldırıp beyaz tişörtünün örttüğü omuzlarını inceledim. Zayıf yapısına rağmen omuzları oldukça genişti. Siyah saçlarının düştüğü, buğday tenindeki boynu... Neden bu kadar dikkatimi çekiyordu? Ve en önemlisi ben neden onu bu kadar dikkatle inceliyordum? Gerçekten, o her kadının arzulayabileceği bir güzelliğe sahipti. Bakışlarımı hızlıca kaçırıp gözlerimi kapattım. İçimden kendime kızarken, bileğimde ki eli avcumun içine kaydı. "İyi misin?" diye sordu, gözlerinde açık bir endişeyle. Ona baktığımda hala elimi tuttuğunu fark ettim. Şaşkınlıkla yüzüne bakarken başımı hafifçe salladım. O ise dikkatle beni inceliyordu. Yoksa hâlâ o günkü olaydan dolayı tedirgin olacağımı düşünüyor, beni koruma içgüdüsüyle mi hareket ediyordu? 'Ah... Gerçekten çok tatlı.' "Ben iyiyim." Zemin kata ulaştığımızda iş adamları asansörden indi. Onlar uzaklaştıktan sonra asansörün kapamak üzere olan kapısını eliyle durdurdu ve elimi bırakmadan ben dışarı çekti. Neyim ben, çocuk mu? Elimi nazikçe onun elinden kurtarıp çantamın sapına sıkıca tutundum. "Gerçekten iyiyim. Böyle davranmana gerek yok." Ona karşı bir mesafe koymaya çalışıyordum ama her çabamda sanki daha da yakınlaşıyorduk. Başını hafifçe salladı. Ses tonu kırık, neredeyse üzgün gibiydi. "Özür dilerim." Neden bir anda özür diliyordu şimdi? Bu söz beni hem şaşırttı hem de istemeden öfkelendirdi. Derin bir nefes alarak kendime fırsat tanıdım. Sonra yavaşça yürümeye başladım, lobiye doğru adımladım. "Nasıl hissettiğini anlıyorum. Gerçekten... Teşekkür ederim. Ama artık böyle hissetmene ve davranmana gerek yok." Belki de bu cümle onu biraz olsun benden uzaklaştırabilirdi. Hem onun hem de benim iyiliğim için en doğrusu buydu. Daha onun cevap vermesine fırsat kalmadan uzaklaştım. Oda arkadaşlarımın yanına doğru hızlı adımlarla ilerledim ve sanki aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi konuşmalarına dahil oldum. Neredeyse tüm grup toplanmıştı. Araçlar çoktan hazırdı. Son kişi de geldiğinde, yeni bir köye gitmek üzere yola çıktık. Yol boyuna benden uzak durdu. Her zaman yanımda olan, bana yakın oturan kişi artık birkaç sıra ötedeydi. Köye vardığımızda da bu mesafeyi korudu. O yanımda olmayınca garip bir boşluk hissi sardı içimi. Bu boşluğu neden bu kadar yoğun hissediyordum ki? Artık benimle ilgilenmiyordu. Ama ben farkında olmadan sürekli gözlerimle onu arıyor, niye yanımda olmadığını sorguluyordum. İçimde büyüyen o tuhaf boşluk beni adım adım ele geçiriyordu. 'Böyle düşünme!' Bu senin için en doğrusu. Sadece yardım etmeye odaklan... Düşünme, hissetme!' Kendi kendime konuşarak bu duyguların beni kandırmasına izin vermedim. Er ya da geç, zaten birbirimizi bir daha görmeyecektik. Böyle hissedip üzülmenin ne anlamı vardı? Kendime telkin verip grubun peşine takıldım. Gittiğimiz köy, öncekilerden çok da farklı eğildi. Toprak üzerinde yalın ayakla koşan çocuklar yüzümde istemsiz bir tebessüm oluşturdu. Zorluklara rağmen umutla bakan o gözler... Bana bir şeyler hatırlattı. Her ne kadar yoksullukla iç içe yaşasalar da içlerinde ki neşe, umut ışığını hala taşıyordu. Dilerim... bu umutlar bir gün, toprağın derinliklerinde kök salan bir ağaca dönüşür. Ve o ağaç, yağmurla beslenir, güneşle büyür. Tıpkı sevgi gibi... İhtiyaç duydukça beslenip büyüyen bir şey. Girdiğimiz evleri dikkatle, neredeyse saygı duyarak dolaşıyorduk. Grup ikiye ayrılmış ve ben, en başından beri onunla aynı gruptaydım. Aslında onunla yan yana yürümekten en başından beri kaçınıyordum. Kaybolduğum o günden sonra bu kaçış onun dikkatini çekecek kadar da belli etmiştim. Ve ona açıkça benden uzak dur demiştim. Acaba ona, bana karşı bir şey hissetme dediğimde ne düşündü? Çok mu kırıcı oldum? İstediğimi elde etmişken neden şimdi bu kararımdan pişman olmaya başlamıştım? Onun benden uzak duruşu ile hissettiğim bu eksik duygu ile aslında ona alıştığım için olmuştu. Yürürken ona kaçamak bir bakış attım. Fotoğraf çekerken yüzündeki ifadeyi inceledim. Bazen yüzü ifadesiz, donuk oluyordu. Bazen ise dudaklarının kenarında sanki yapıştırılmış gibi duran bir tebessüm vardı. Çoğu zaman insanlara gerçek hislerini değil, olması gereken duyguları gösteriyor gibiydi. Ama ne zaman hayatın saf bir anıyla karşılaşsa- mesela şu an olduğu gibi çocukları izlerken- yüzüne yerleşen tebessüm bambaşkaydı. Gerçekti. Samimiydi. Bunu hissedebiliyordum.Ama başka zaman... Neden bu sıcaklığı hissedemiyordum? Beni etkilemeye çalıştığında hissettiğim şey sadece yüzünün güzelliğiydi. Ve belki de bugün, asansörde bunu daha iyi anladım. Kaybolduğum gün, bazen ifadesiz bir yüzle bana bakmıştı. Gülümsediği zamanlarda bile, gözlerini kaçırır sonra o tebessüm silinip giderdi. Belki de nasıl hissetmesi gerektiğini bilmiyordu. Belki de hissettiklerini göstermek onun için zordu. Ya her şey sahteyse? Onu anlamaya çalışmak... dünyadaki kötülüklerin nedenini anlamaya çalışmak kadar zor olabilir miydi? Takım kaptanı bizi başka bir eve yönlendirirken nihayet gözlerimi ondan kaçırabildim. Ama zihnim hâlâ onunla doluydu. Eve girdiğimizde yardım paketini en son giren kişi taşıyordu. Biz içeride aileyle konuşuyor, onları dinliyor, dertlerine ortak olmaya çalışıyorduk. Belki bu kısa sohbet bile onların yalnız olmadığını hissettiriyordu. Ev sahiplerinin gözlerindeki ışık, içten bir minnettarlıkla birleşmişti. Bu bile... Burada olmanın bir anlamı olduğunu gösteriyordu. Ve bu his... her şeyin ötesindeydi. Birinci ev... İkinci... Üçüncü... Saymayı çoktan bırakmıştım. Her seferinde bir kapıdan geçip diğerine ulaşıyor, ardımda yalnızca ayak seslerimi değil, içimde kalan tüm duyguları da bırakıyordum. Ama bu eve adım attığım anda, içimde bir şey kesinleşti. Bir şey değişecekti. Biliyordum. Hiçbir şey aynı kalmayacaktı. Evde yedi kişi vardı. Akrabalarla birlikte sayı on beşi geçiyordu. Erkekler daracık bir odada, kadınlar başka bir köşeye sıkışmıştı. Kalabalıktı. Dolu... ve boğucuydu.Ama tüm o seslerin, kıpırtıların, fısıltıların arasında... tek bir şeye odakladı zihnim. Bir bebek. Üç yaşında... ama yaşamın eşiğinde. Teninin rengi neredeyse solgundu, sanki yaşam ona dokunmayı unutmuş gibiydi. Göğüs kafesi zorla inip kalkıyor, her nefes, bir savaş gibi görünüyordu. İçim burkuldu. Bu kadar küçük bir can... Bu acıyı yaşamamalıydı. Bu hayatı hak etmiyordu. Yanına eğildim, elimi narin bedenine koydum. Sanki elimle acısını hafifletebilirmişim gibi. 'Keşke dokunmakla geçse,' dedim içimden. Yalnızca biraz teselli, biraz sıcaklık... ama bu hissettiklerimi bastırmaya yetmiyordu. Annesi başucunda, yüzünde tarifsiz bir acı vardı. O acı, kadının gözlerinde değil, ellerinde, nefes alışında, bebeğinin tenine titreyerek dokunduğu her harekette gizliydi. Ve sonra... Küçük bedenin hırıltsı bir an için durdu. Sessizlik... Hiçbir hareket yoktu. Gözlerim bebeğe kilitlendi. Zaman donmuştu sanki. Annesi, korkuyla çocuğunu kontrol etti. Ben ise refleksle odanın uzak köşesine kaçtım. Dizlerimden güç çekilmişti, ayakt zor duruyordum. "Hayır... Şimdi değil. Daha çok erken... O daha hiçbir şey bilmeden bu dünyadan gitmemeli..." Kadının sözlerini bize aktaran Sariya Hanım ağlamaklı ses tonuyla, annenin acısına ortak oluyordu. Bizim gibi. Ağlamak istedim. Haykırmak istedim fakat tek yapabildiğim nefesimi tutup izlemekti. Grubumuzdaki doktor hemen bebeğin yanına gidip müdaheleye başladı. Nefesimi tuttum. Gözlerim çoktan dolmuştu. Dudaklarımı elimle kapatarak göz yaşlarımı bastırmaya çalıştım. İçimden yalnızca dua ediyordum. 'Allah'ım... Ne olur...' Ve o anda... Annenin ağzından bir çığlık yükseldi. Yalnızca bir ses değil, kalbi delip geçen bir haykırıştı. Bebeğin öldüğünü düşündüm. Duvardan destek alarak ayakta kalmaya çalıştım. Ama... o ses... ağlamanın değil, şükürün sesiydi. Kadın dizlerinin üzerine düşmüş, doktorun ellerine sarılmıştı. "Allah razı olsun! Allah'ım sizi bana gönderdi... Benim küçük Muhammed'imi iyileştirmek için gönderdi!" Söylediklerini çeviren arkadaşımızın gözleri de dolmuştu. O an, hepimiz için başka bir şeye dönüştü. Küçük Muhammed hayata tutunmuştu. Tüm zorluğa rağmen... Ama içimde, o bebeğin o an nefes almayı durdurduğu saniyelerin ağırlığı hâlâ vardı. Bedenim titiriyordu. Ne zaman döküldüğünü bile anlamadığım yaşlar yanaklarımı ıslatmıştı. Boğazımdak düğüm, içime dolmak isteyen oksijeni engelliyordu. Dayanamadım. Sessizce dışarı çıktım. Evin arka tarafına geçtim. Ve orada, kimsenin görmediği bir yerde... Ağladım. Hem de bağırarak ve hıçkırığımı bastırmadan. Tüm bu yaşananlar.... Adil değildi. 'Neden' diye sordum kendime, tekrar tekrar. Neden acı, hep iyi olanın payına düşüyordu? Neden kötülük, yüzsüzce yürüyüp, güzel yollardan ilerlerken... Masum olanlar her adımda tökezliyordu? Gözümün önünde canlanıp duran küçücük o beden... Ne yapmıştı ki tüm bunları hak edecek? Hayatın güzelliklerini henüz tanımadan, onlardan mahrum kalmak zorunda mıydı? Fırından yeni çıkan sıcacık ekmeğin kokusunu bilmiyordu. Yağmurdan sonra toprağın kokusunu... Bir kardeşle oyun oynamanın, bir arkadaşla kahkaha atmanın ne demek olduğunu... Bilmiyordu. Tüm bunları yaşamadan.... yaşamadan gitmek üzereydi. Ve o an, yalnızca Muhammed'i değil... Bu çoğrafyada doğan tüm çocukları düşündüm. Her bir insanı. Hepsi aynı kaderin ağırlığın taşıyordu. Bu kader, onların omuzlarına bu kadar ağır yükler bırakmak zorunda mıydı?
Bölüm 13
Hatıralar Part 1
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.